Rejim savaşları

İşçi ve emekçilerin, rejim krizi temelinde siyasallaşması hem bir olanak, hem de akacak devrimci sınıf kanalı bulamadıkları oranda tehlikedir.

GÜNCEL
Pazar, 4 Şubat 2007 (19 yıl 8 ay önce)

Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink faşist katillerce öldürüldü. Dink’i katledenlerin faşist devlet ve bağlantılı kontrgerilla çeteleri olduğu herkes için açık olmalıdır. Nitekim, cinayetin arka planında BBP’den Türk Ocakları‘na, kontrgerillanın Karadeniz’de önde gelen yataklarından kafatasçı Çepni cemaatine, TSK ile Elele Vakfı’na bağlı örtülü psikolojik savaş şirketlerine, emekli albay ve generallere kadar Susurluk benzeri bir “resmi ve gayrınizami” ilişkiler ağı ortalığa döküldü.

Hrant Dink’in bir Ermeni aydın ve gazeteci olması, hele ki devletin ırkçı-şoven resmi ideolojisi ve linç histerileri karşısında sembolleşen bir Ermeni aydını olması, “katli vacip” olması için yeterli nedendi! “Türkün Türkten (ve tabii, bir de ABD emperyalizminden) başka dostu yoktur”, “Kürtler, Aleviler, Ermeniler, komünistler, devrimciler, demokratlar, (hatta liberal aydınlar)… bizi bölüp parçalamak isteyen dış mihraklı düşmanlarımız, vatan hainleridir” der resmi ideoloji. Ve bu kafatasçı provokatif söylemleri, içteki toplumsal-siyasal muhalefet dinamiklerini bastırmakta, toplumsal gericilik birikimini körüklemekte, saldırganlığını meşrulaştırmada, yanısıra faşist rejimi ve onun içindeki Genelkurmay’ın merkezi konum ve dokunulmazlığını korumakta kullanır.

Cinayetin Arka Planı
Bununla birlikte Hrant Dink’in katledilmesinin amacı, yalnızca halklar arasında düşmanlığı körükleyen resmi ırkçı-şoven ideoloji ve saldırganlığa kendi çapında muhalefet eden, Türkiye ile Ermenistan’ı “uzlaştırmaya” çalışan liberal-demokrat bir aydın ve gazetecinin “susturulmak” istenmesi ile sınırlı değildir.

Türkiye’de giderek şiddetlenen bir rejim krizi, rejim sarsıntıları ve savaşları yaşanmaktadır. Rejim krizi, tarihi daha eskilere dayanmakla birlikte, ele avuca gelir hal alması 1990′lardan itibaren gelişmiş; 1997′de başlayan AB süreci ve 2003′te ABD’nin Irak’ı işgaliyle yeni sıçramalar kaydetmiştir. Rejim krizi, kendisini ilk elde, işbirlikçi burjuvazi içerisinde güç ve iktidar çatışmaları, uluslararası ve iç politikada işbirlikçi burjuva programlar çatışması olarak göstermektedir. Burjuvazi içindeki gerilim ve çatışma eksenleri farklı biçimler ve saflaşmalar gösterse de, tümünü kesen ağırlıklı çatışma konuları bellidir: Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Ermeni sorunu, bunlarla da bağlantılı Irak, İran, Ortadoğu, Avrasya ve AB politikaları…

Çatışan her iki kesim de, ABD emperyalizmi ile işbirlikçilik çizgisinde buluşmakla birlikte, elbette ki özgül çizgilere sahiptirler -bu arada bazı ‘ara’ duruşların varolduğu da unutulmamalıdır. Örneğin bugün TÜSİAD’da cisimleşen eğilim, bölgede ABD emperyalizminin tamamen yörüngesinde daha fazla konumlanma ve etkinleşmeye kapalı olmamakla birlikte, AB’yi de gözeten ve biraz da bundan hareketle zaman zaman “bağımsız bölge gücü” pozlarında taktik inisiyatif atakları geliştiren bir yaklaşım sergilemektedir. Genelkurmay’da cisimleşen ve ABD’ye tam teslimiyete daha yakın duran kesim dahi, en başta statükocu “kırmızı çizgi” bağlarından dolayı bu konuda gözükara bir tutum sergileyememektedir. Fark şudur: Bir kesim bunu rejimin geleneksel “kırmızı çizgiler”ini koruyup pekiştirerek, ABD yörüngesinde bölge gücü olarak konumlanırken, bunu “fobilerini” ABD ve AB’ye de bir ölçüde kabul ettirerek yapmak istemektedir. Diğer kesim ise, “kırmızı çizgileri”, uluslararasılaşan jeoekonomi ve jeopolitikanın yeni gereklerine göre (sermayenin uluslararasılaşması; Kürt, Kıbrıs, Ermeni sorunlarının uluslararasılaşması ve daha fazla emperyalist kapitalizme tabi hale gelmesi) uyarlamayı ve emperyalizme bağımlı bir bölge gücü olarak etkinleşmeyi, içerde daha geniş bir “toplumsal ve sivil mutabakat”a dayandırmayı istemektedir.

Rejim krizinin uzun vadede temelinde, son dönemde iyice belirginleşen altyapı-üstyapı çelişkisi vardır. Mevcut üstyapı, rejim biçimi ve onun son derece taşlaşmış siyasal, ideo-kültürel kurumlaşma biçimi, sermayenin uluslararasılaşma ve bölgeselleşme dinamiklerinin engeli haline gelmiştir. Rejim sarsıntılarının, devleti, yasaları ve ideokültürü yeniden yapılandırma yapbozlarının, güç çatışmalarının bir yanı budur. Fakat “rejim savaşları” yalnızca bununla açıklanamaz. AB süreci ve özellikle de ABD’nin Irak’ı işgali, tüm taşları yerinden oynatmıştır. Emperyalizmin Avrasya jeostratejisi, bölge çapında giderek derinleşen bir jeopolitik ve jeokültürel dengesizlik durumu yaratmıştır. Emperyalizmin jeopolitiği, işbirlikçi rejimin de geleneksel "kırmızı dikişler"ini patlatmakta ve onu bölgesel-uluslararası yeni durum ve dinamiklere uyarlanmaya, içerde ve dışarda buna göre yeniden konumlanmaya zorlamaktadır. Nitekim rejim krizi de, eskimiş üstyapı işbirlikçi burjuvazinin (iyice iç içe geçen) uluslararası, bölgesel ve içteki ihtiyaçlarına artık yanıt vermediği, fakat yeni durum ve dinamiklere uygun “açılım” ve “dönüşüm”lerin henüz üstyapıda ete kemiğe bürünmediği, çalkantalı ve gelgitli bir süreci ortaya çıkarmaktadır.

Bu krizi daha öncekilerden farklı kılan bir diğer yön ise, “bölünme/Yugoslavyalaşma” sendromunun basıncı altında yaşanıyor olmasıdır.(*) Bu aslında bütün taraflar tarafından paylaşılan bir korkudur. Ancak geleneksel devlet yapısının “reformize” edilmesinden yana olan güçler bunu “Eğer bu düzenlemeyi biz kendimiz yapmazsak yine yaptırırlar ama bu arada parçalayarak yaptırırlar” korkusu biçiminde bir tehdit ve şantaj aracı olarak kullanırlarken; “gelenekçi” kuvvetler, “Asıl yaparsak bölünürüz” korkusuyla daha saldırgan bir tutuculuk sergilemektedirler. Esas olarak ‘dış’ etkenlerden –özellikle de ABD ve AB’nin Avrasya statejilerinden, yakın geçmişte ve günümüzde Balkanlar’da, Kafkasya ve Ortadoğu’da yaşananlardan- kaynaklanan bir etkendir bu korku. Dolayısıyla krizin kendisi gibi onun seyri, temposu, alabileceği biçimler vd. bu kez çok daha fazlasıyla ‘dış’ etken ve gelişmelerden etkilenmeye açık bir özelliğe sahiptir. Yani bugünkü rejim krizi, bir anlamda ‘dış’ etken ve gelişmelerin bile ‘içleştiği’ bir krizdir ve çok derin bir toplumsal kriz ile birleşik/iç içe geçmiş olarak yaşanmaktadır.

Fırsat ve Tehlike
Tehlike, her ikisi de işçi sınıfı ve emekçi halkları en iyi kim ezer ve yönetir derdinde olan işbirlikçi burjuva güç odaklarının, çatışmasını emekçi kitlelerin saflaşması, bölünmesi, ABD ve işbirlikçi burjuva çıkarları doğrultusunda provoke edilmesi ve savaşa sürülmesi üzerinden yürütülüyor ve yürütülecek olmasıdır. Kudurganlaşacak kafatasçı, ırkçı-şoven saldırganlığa, linç histerilerine karşı çok net bir duruş, işçi ve emekçileri de cesaretlendirecek militan bir mücadele zorunludur. Ancak faşist rejim ve çetelerin artacak baskı, saldırı ve kudurganlığına karşı net bir savaşım verilirken, geleneksel rejim çizgisinden şu veya bu düzeyde rahatsız, şu veya bu düzeyde muhalif kesimlerin, TÜSİAD-MİT programına, AKP ve Ağar’a doğru itilmesine, yedeklenmesine karşı da çok net bir mücadele verilmelidir.

Gerek örnek olarak sayılan provokasyonların gerekse anılanlarla birlikte ortalığı nasıl kapladıklarını kestirmenin zor olmadığı “çeteler” olgusunun asıl işaret ettiği gerçek, Türkiye’nin nasıl gerici bir iç savaş ortamına sürüklenebileceğini, faşist gericiliğin nasıl bir hazırlık ve örgütlülük içinde olduğunu bağıra bağıra göstermektedir. Tehlikenin büyüğü, devrimci güçlerin hem bu tehlikenin hem de fırsatların yeterince farkında ve bunlara hazırlıklı olup olmamalarında yatmaktadır.

Fırsat ise, işbirlikçi rejim ve kontrgerilla savaşlarında, artık her iki tarafından sağını solunu pek hesap etmez hale gelmesiyle, birbirinin ayağını kaydırma ve yıpratma çabalarını artırması, devletin büyük açıklar vermeye başlaması, kan ve irin aygıtı olarak deşifre olmasıdır. Dink’in görkemli cenaze töreni, “sivil toplumcu” liberal, vicdani, insanı tepkiler kadar toplumda kirli savaş ve Susurluk’tan bu yana biriken faşist rejim karşıtı dinamiklerin de aslında çok daha geniş bir potansiyel oluşturduğunu gösterdi. Kuşkusuz Dink cenazesine katılan 100 bin kişi (ve katılamayan 100 binler) rejimin geleneksel biçim ve çizgilerinden rahatsız olan ve şu veya bu yönde değişmesini isteyen son derece heterojen bir kitleydi. Ağırlıklı olarak beyaz yakalı emekçiler ve orta sınıflar, fakat işçisi de, (tıpkı Susurluk sürecinde “sivil itaatsızlık eylemleri”ne katılanlar gibi) burjuvası da vardı. Burjuva liberalinden küçük burjuva liberaline, demokratından antifaşistine, devrimcisinden komünistine kadar… Bir yandan toplumdaki kafatasçı, ırkçı-şoven, dinci-gerici birikim daha fazla hareketlenirken, diğer yandan sözkonusu mevcut rejim muhalifleri de kendi içinde ayrışacaktır.

Radikal gazetesi yazarlarından Taha Erdem, Dink’in cenaze törenine 100 bin kişinin katılmış olmasından, “Bu kitleyi temsil eden bir siyasi parti yok, siyasal boşluk tehlikedir” sonucunu çıkarıyor. “Tehlike” çanları, toplumsal gericilik birikimine karşılık toplumdaki faşist rejim ve devlet karşıtı tepki birikiminin açığa çıkmış olması ve bu “boşluk” liberal temelde doldurulamazsa devrimci-demokratik bir örgütlenme ve mücadele kanalına da akabilecek olması. TÜSİAD programı, büyük olasılıkla şimdilik AKP ile tamponlayıp kendi politikalarına taban oluşturmaya ve CHP-MHP gibi bir koalisyon veya hükümet, Cumhurbaşkanı tehlikesini kendisi açısından bertaraf etmeye çalışacaktır. Ancak burjuva liberalizminin gerçek yüzünü açığa çıkartacak ve dalaştığı faşist kankalarıyla şıp diye buluşturacak olan, emekçi sınıflardaki rejim karşıtı birikimin neoliberal ve sosyal liberal-reformist barikatları aşacak biçimde harekete geçirilmesi, emekçilere özgürlük mücadelesi kanallarına akıtılmasıdır. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerin, siyasal ve toplumsal kriz temelinde giderek siyasallaşması hem bir olanak, hem de akacak devrimci sınıf kanalı bulamadıkları oranda tehlikedir. Kitlelerin hiç de siyasal süreçlerin dışında olmadıkları, tarihi şu veya bu biçimde etkiledikleri, artan siyasal-toplumsal sarsıntılara kafa yordukları, tartıştıkları, bir çıkış aradıkları ve siyasal tercihlerde bulundukları unutulmamalıdır. Kitleler tam da bu tür siyasal-toplumsal süreç ve sarsıntılar içinden özdeneyimlerini geliştirmektedir. Kitleleri kendi gerçek sınıfsal çıkarları doğrultusunda siyasal özne haline getirmek, öncelikle devrimci sınıf bilinçli işçilerin ve komünistlerin, tam da bu sıcak süreçlerde kitlelerin içinden öncü özne olmasından geçer.


(*) Doğmakta olan rejim krizinin görece daha yumuşak ve kontrollü bir geçişle ötelendiği daha önceki tarihsel kesitlerde, örneğin 1946 sonrası “çok partili demokrasiye geciş” sürecinde de “SSCB ve komünizm korkusu” gibi bir ‘dış’ etken sözkonusudur ama bu ‘dış’ etken o zaman bugünkü kadar baskın ve belirleyici konumda değildir.

Ufuk Çizgisi, Sayı: 55, 2 Şubat 2007