Zorlu eşik

Her devrimcinin zorlu eşiği, siyasal konulara görünüşteki kayıtsızlığın üzerini kabaca değil, ısrarlı ve yaratıcı bir tarzda kazımasıyla başlıyor.

GÜNCEL
Pazar, 4 Şubat 2007 (19 yıl 8 ay önce)

Hrant Dink‘in cenazesi, son yılların en kitlesel, antifaşist dinamikler taşıyan gösterisiydi. Devrimci güçlerde bile özgüven erimesine, ölçü daralmasına yol açan, kitleler için ise bir çekim oluşturmayan basın açıklaması formundaki “sokak hareketleri”nden sonra, yalnız İstanbul değil, devrimci hareket de bu kitlesel eylemle “yıkandı”.

Devrimcilerin yanı sıra, faşizme, şoven gericiliğe, kölece çalışma ve yaşam koşullarına her biri ayrı yoğunluklarda tepki duyan, o güne kadarki bir dizi saldırıya karşı tepki verme gücünü ve güvenini kendisinde bulamamış, pratik, politik, hatta duygusal bakımdan uzak ve belki de kayıtsız kalmış kesimler, aynı alanda bulunmanın hem hazzını hem de acemiliklerini yaşadılar. Aynı politik-toplumsal heterojenlik, öfke ve/veya coşkunun rengini verdiği eylemlerden farklı olarak, bu gösteride öfkenin hüzünle, özgüven duygusunun ancak süreklileşmiş bir kitle hareketi içerisinde giderilebilecek içsel bir tereddütle iç içe olduğu bir ruh haline de ebelik etti. Yüzbin katılımcı için bu gösteri, yaşamlarında belki ilk kez, bu toprakların ev sahiplerinden biri olma konumundan kanla kovulup varlığı onbinlerle ölçülebilecek sayılara düşürülmüş Ermeniler nezdinde bir halklar hapishanesinde kıstırılmış olduklarının ve bunu kabullenemediklerinin kendi dillerinden haykırılması oldu.

Dink’e sıkılan kurşunlar, katilin profili ve kontra arka planı ile antifaşist dinamikler taşıyan cenaze töreni, şimdiden, toplumun her kesiminde yankısını bulan ve kitlelerin siyasal özdeneyim hanesine yazılan bir özellik taşıyor. Ve fakat, “hayat devam ediyor” ve Dink’in katli de, cenazesi de, şurada buradaki faşist rövanş girişimleri de öncü ile artçının birbirini izlediği bir politik depremler silsilesi içerisinde yerini almış durumda… Bu ise, bütün zayıflıklarına rağmen Dink’in cenazesine akan kitlelerin siyasal birikiminde azımsanmayacak paya sahip olan komünist ve devrimci güçlerin eylemi “okuma” sorumluluklarını büyütüyor.

23 Ocak Gösterisi ve İşçi Sınıfı
Hrant Dink’in cenazesi, sınıfsal bileşim bakımından işçi katılımının çok zayıf olduğu bir eylemdi. Daha içerden konuşacak olursak, öncü, hatta örgütlü devrimci işçilerin önemli bölümü dahi bu kitlesel eylemde yer alamadılar. İşçi sınıfından katılım, asıl olarak işçi hareketinin dışından edinilmiş bir politik birikime sahip olanlar -kol ve daha çok da kafa emekçileri- ve nispi bir hareket olanağına sahip düzensiz çalışan işçilerle -Kürt işçiler dahil olmak üzere- sınırlı kaldı.

Bu tablo bize, elbette ki ne işçi sınıfının siyasal-toplumsal olaylara kayıtsızlığını anlatır, ne de onun salt devrimci ajitasyonun yazılabileceği beyaz bir kağıt parçası olduğunu… Tablonun bir değil birden fazla etmeni olduğu gibi, işçi ve emekçilerin biraz içerisine girildiğinde de zihinlerine, duygu dünyalarına halihazırda yazılmış olanları açığa çıkarmak da zor olmayacaktır.

Politik birikimlere sahip, öncü, hatta örgütlü işçilerin cenazeye işçi katılımının sınırlılığında en “pratik” etmen, o gün kullanılsın ya da kullanılmasın, işsizlik tehdidinin ta kendisidir. İşçi sınıfının içerisinde boğulduğu kölece çalışma, kölece yaşam zinciri, 23 Ocak günü de hem eylemi hem de işçi sınıfını içerden vurmuş; proletaryanın öncü kesimlerini büyük bir politik özdeneyim olanağından yoksun bırakmıştır. Ancak asıl önemlisi, işçi kitlelerinin üzerindeki milliyetçi şoven etkinin yaygınlığıdır. Aşağıda bir bölümünü aktardığımız konfeksiyon işçilerinin Hrant Dink’in cenazesine ilişkin tartışması, milliyetçiliğin işçiler içerisinde karşı karşıya kaldığımız ilk barikat olduğunun sadece bir örneğini oluşturuyor. İlk anda işçilerin bir kısmında görülen insancıl etkilenme, Hrant Dink’in altı delik ayakkabıları ile kendi yoksunlukları arasında bir özdeşlik hissetmeye yol açsa bile, bu, proletarya ve emekçilerin iç rekabet ve bölünmüşlüğünü derinleştiren, onların devrimci sınıfsal-siyasal gelişiminin önündeki en büyük engellerden biri olan şoven milliyetçi propaganda bataryaları ateşlendiğinde etkisiz kılınabiliyor.



NE YAPMALI'dan
… köylülerin kırbaçlanması, memurların rüşvetçiliği ve polisin kentlerde ’sıradan halka’ karşı davranışı, açlara karşı mücadele, halkın aydınlanma ve bilgi için olan çabasının baskı altına alınması, vergilerin zorla tahsili ve dinsel mezheplerin ezilmesi, erlere karşı aşağılayıcı davranışlar ve öğrencilerle liberal aydınlara kışla yöntemlerinin uygulanması -bütün bunlar, ve zorbalığın buna benzer binlerce belirtisi, ‘iktisadi’ mücadeleyle doğrudan doğruya bağlantılı olmamakla birlikte, siyasal ajitasyon için ve yığınları siyasal mücadeleye çekmek için, genel olarak, daha az ‘geniş uygulanabilirliğe sahip’ fırsatlar mıdır? Doğru olan, bunun tam tersidir. İşçilerin (bizzat kendilerinin ya da onlarla yakın bağları olanların), zulümden, zorbalıktan ve hak yoksunluğundan acı çektiği durumların toplamı içinde, sendikal mücadeledeki polis zorbalığı durumları, hiç şüphe yok ki, azınlıkta kalır. O halde sosyal-demokratların, genel olarak söylemek gerekirse, hiç de daha az ‘geniş uygulanabilirliğe sahip’ olmayan öteki araçlara da sahip bulunması gerekirken, niçin araçlardan yalnızca birini ‘en geniş uygulanabilirliğe sahip araç’ ilan ederek siyasal ajitasyonun kapsamını önceden sınırlandıralım? (Ne Yapmalı, Lenin)

Eğer işçiler, hangi sınıfları etkiliyor olursa olsun, zorbalık, baskı, zor ve suistimalin her türlüsüne karşı tepki göstermede eğitilmemişlerse, ve işçiler bunlara karşı, başka herhangi bir açıdan değil de, sosyal-demokrat açıdan tepki göstermede eğitilmemişlerse, işçi sınıfı bilinci, gerçek bir siyasal bilinç olamaz. Eğer işçiler, öteki toplumsal sınıfların herbirini, entellektüel, manevi ve siyasal yaşamlarının bütün belirtilerinde gözleyebilmek için somut ve her şeyden önce güncel siyasal olgular ve olaylardan yararlanmasını öğrenmezlerse; eğer materyalist tahlil ve ölçütleri, nüfusun bütün sınıflarının, tabakalarının ve gruplarının yaşam ve eylemlerinin bütün yönlerine pratik olarak uygulamayı öğrenmezlerse, çalışan yığınların bilinci, gerçek bir sınıf bilinci olamaz. Kim, işçi sınıfının dikkatini, gözlemini ve bilincini, tamamıyla ya da hatta esas olarak işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırıyorsa, böylesi, sosyal-demokrat değildir; çünkü, kendini iyi tanıyabilmesi için, işçi sınıfının, modern toplumun bütün sınıfları arasında karşılıklı ilişkiler konusunda tam bir bilgi, sadece teorik bilgisi değil, hatta daha doğru olarak ifade edelim; teorik olmaktan çok, siyasal yaşam deneyimine dayanan pratik bilgisi olması gerekir. … Bir sosyal-demokrat haline gelebilmesi için, işçi, toprakbeyi ile papazın, yüksek memur ile köylünün, öğrenci ile serserinin iktisadi niteliği ve toplumsal ve siyasal özellikleri konusunda açık-seçik bir fikre sahip olmalıdır; onların güçlü ve zayıf yanlarını bilmelidir; her sınıf ve tabakanın kendi bencil özlemlerini, kendi gerçek ‘iç yapısını’ gizlemek için kullandığı bütün parlak sözlerin ve safsataların anlamını kavramalıdır; belirli kurumların ve yasaların yansıttığı şu ya da bu çıkarların neler olduğunu ve bu yansıtmanın nasıl olduğunu anlamalıdır. Ama bu ‘açık-seçik tablo’, herhangi bir kitaptan edinilemez. İşçi, bunu, ancak canlı örneklerden, belirli bir anda çevremizde olup bitenlerin, herkesin üzerinde konuştuğu ya da birisinin fısıldadığı şu ya da bu olayda, rakamlarda, mahkeme kararlarında vb. belirenin sıcağı sıcağına teşhirinden edinebilir. Bu kapsamlı siyasal teşhirler, yığınları devrimci eylem bakımından eğitmenin zorunlu ve temel bir koşuludur. (age)
Bu durumda sözkonusu etmemiz gereken, proletarya devrimcileri olarak, işçi sınıfı ve emekçi kitlelere, bu zinciri kırıp atacakları, karşıdevrimci bayrakların etkisinden kurtulup kendi sınıf tutumlarının sahibi olacakları zemin, araç ve olanakları ne ölçüde sağladığımızdır. İki düzeyde: Birincisi, sınıfın öncü kesimlerinden yığınlarına, farklı kategorilerine uzanacak kapsam ve genişlikte bir sınıf çalışmasının olmayışı, bulunulan alanlardaki faaliyetin de dar bir çeperde yürütülmesi. İkincisi ise, en gerici, en şoven biçimleri dahil olmak -hatta bu örnekte olduğu gibi öne çıkmak- üzere burjuva ideolojisinin işçi-emekçi kitleler içerisinde etkime alanının derinleştiği koşullarda, çalışmanın “devrimci siyasetin kitleselleştirilmesi, kitlelerin siyasal bakımdan özneleştirilmesi” perspektifiyle yürütülmesindeki zayıflık.

Nasıl Yaşanıyor?
Bu iki zayıflık, gerek nesnel gerekse de öznel nedenlerle işçi sınıfı ve emekçi kitleler içerisindeki faaliyetin, birbirini daha da derinleştiren iki kör noktasını oluşturuyor. Sınırlı güçlerle, ama daha önemlisi sınırlı bir bakışla, dar kapsamlı yürütülen bir faaliyetin sınıfın öncü birikimlerini taşıyan işçilere ulaşması ne denli zor ise, sınıfın devrimci siyasallaşmasını eksenine koymayan bir faaliyetin öncü işçilere ulaşması ve kendi öncü işçilerini yaratması da işçi hareketinin bugünkü zayıf seyri içerisinde o denli zor olacaktır. Dahası, şiddetlenen rejim krizi bağlamında tüm toplumu kesen politik gelişmeler ve olaylar birbirini izledikçe, bunun sınıf ve kitleler içerisindeki devrimci karşılığını yaratamadığımız koşullarda, bizim politik mesajlarımızla açıkça karşıdevrimci bayraklar altına çağrılan işçi-emekçi kitlelerin durumu arasındaki açının büyüme tehlikesi de önümüzde duruyor.

Daha yakından bakacak olursak, bu yönlü çabamızın önünü en başta zihinlerimizde, çalışmamızın içeriğinin geliştirilmesinde açmamız gerektiğini görebiliriz. Haldeki durumda işçiler, eğer bizimle aşağı yukarı aynı dilden konuşabiliyor, aynı kavramları kullanabiliyorlarsa, onlarla politik konularda iletişim kurulabiliyor. Ancak bu, ortak bir muhalif pozisyonun ötesinde devrimci bir dönüştürücülükle ve onları pratik bir özne konumuna çıkarmakla birleşemiyor. Eğer işçi bir de “doğuştan, aileden muhalif” değilse, bu kez yaşanan, iletişim ve ilişkiyi sürdürmek adına, onunla işyeri sorunlarının dışına çıkılmaması oluyor. Bırakalım derhal tepki gösterecekleri öngörülebilecek Kürt sorunu vb gibi “saflaştırıcı” gündemleri, işçilere bizzat üreticisi oldukları gaspedilen artıdeğerin kavratılması dahi çalışmada bir sorun olarak yaşanabiliyor; hatta bu konuda çekinik bir tutum sergilenebiliyor.

Bu durumun temel nedenlerinden biri, “siyaset” kavramının geleneksel tarzda ele alınışı ve devlet ve bağlantılı sorunlara indirgenmesiyle ilgili. Devrimci Proletarya ve Kolektif İşçi Bilinci, Kentin Değişen Yapısı ve Kent Yoksulları gibi temel metinlerimiz, Söz Alınterinin Kurultayı ve kampanya perspektiflerimizle birlikte kitle hareketinin gelişmeye başlayan ve bizim de işlemeye giriştiğimiz kimi damarları, dip akıntı ve birikimleri de bize bu geleneksel bakış açısını kırma olanağını sunuyor. Yapılması gereken, bu olanağı çalışmamızın içerisinde, güncel, yerel, tekil gibi görünen her sorunun ele alınışında sürekli bir referans haline getirmek ve sınıf ve kitle çalışmalarımızı karakterize edecek, kendi özdeneyimlerimizi yaratıp geliştirecek şekilde arkasında istikrarlı bir tarzda durmaktır. Metaların egemenliğindeki yaşama dair hiçbir şeyin ajitasyon/propagandanın, kitle örgütlenmesi ve eyleminin dışında düşünülemeyeceğini, bizzat kendi pratiğimizin temel dayanağı haline getirebilmektir.

İkinci bir etmen ise, sınıf olarak kolektif düşünme, davranma, hissetme özellikleri alabildiğine zayıflamış, önceki mücadele birikimleri bağı kesilmiş olan işçi sınıfından gelen geriye çekici basınç karşısında yeterli yaratıcılık, ustalık ve sabrı gösteremememizdir. Aşırı çalışma ve işsizlik sarmalı içerisindeki işçiler, gerçekten de ya siyasal olay ve konulara kayıtsız bir görünüm sergiliyor, ”Siyasetle ilgilenmiyorum” biçiminde bir “resmi görüş” ifade ediyor; ya da gerici şoven burjuva manipülasyonun etkisinde tepkiler veriyorlar. Her devrimcinin, her örgütçünün asıl zorlu eşiği de işte burada başlıyor. Siyasal konulara görünüşteki kayıtsızlığın üzerinin kabaca değil, ısrarlı ve yaratıcı bir tarzda kazınması; aynı zamanda ise, bunun süreklileşmiş bir çalışma ve pratik özdeneyim kazandırma sorunu olduğunu bilerek, işçilerin bilincindeki burjuva manipülasyona karşı, onların kapitalist sömürüye karşı asla yok edilemeyecek sınıf sezgilerini, duygularını, bilincini geliştirerek mücadele edilebilmesi. Onlarla çelişmekten kaçınmayan, ancak örgütçünün gerilimi sabırla yönetebildiği, kitlelerin en gerici mesajları alıp kendi dillerine nasıl çevirebildiğini kavramaya ve dönüştürmeye çalışan bir öncü-kitle ilişkisinin kurulabilmesi. Her işçi toplantısına, bir yandan işyeri sorunlarını, sendikal gündemleri, yerel sorunları işçilerde sınıf kültürü, örgütlenme ve eylemini geliştirici yönde ustaca işlerken, aynı zamanda siyasal-toplumsal-kültürel yaşama dair her tür sorunun konuşulabildiği ve giderek bir öncü işçi bilincinin taşlarının döşendiği işçi forumu özelliği kazandırılabilmesi.

Bu ise, kitleler içerisinde kendi ideolojik, politik çizgisini özümsemiş ve onu günlük davranış pratiği haline getirebilmiş dinamik bir devrimci siyasal özne olarak varolmamızı gerektiriyor.

İŞÇİLER TARTIŞIYOR

Sektörel, yerel sorunlarının yanı sıra, Hrant Dink’in katli ve cenazesini de iki haftadır tartışan konfeksiyon işçilerinin toplantılarından notları aktarıyoruz:

- Ben işyerindeydim, radyo açıktı, canlı veriliyordu, cenaze içim gitti gelemedim diye. Patronun yanaşması radyoyu kapattı, o kadar kişi vardı, benden başka kimse sesini çıkarmadı. Çok sinirlendim, tartıştık ama kimse bana destek olmadığı için radyoyu tekrar açtıramadım. Cenazeye çok gelmek istedim ama bir türlü izin alamadım. Radyoda binlerce kişinin katıldığını duyunca içim bir tuhaf oldu çok etkilendim.
- Seni etkileyen neydi?
- Ben kim olduğunu bilmiyorum sadece bir gazeteci olduğunu düşündüm. Televizyonda izledim ayakkabısının delik olduğunu görünce çok etkilendim. Bizden biriydi, emekçiydi, öyle düşündüm çok duygulandım ve çok üzüldüm. Bence Ermeni olması çok önemli değil. Bence hepimiz Ermeniyiz sloganı da doğru, şimdi bunu söyleyince Ermeni mi oluyorum.
- (Bir Kürt işçi) Bence doğru değil hepimiz Türküz hayır ben Ermeni değilim.
- Bence de doğru değil niye Ermeni oluyormuşuz!
- Neden size küfür gibi geliyor?
- Çünkü çocukluğumuzdan beri böyle yetiştirilmişiz. Çocukken annem bize kızdığında “seni Ermeni seni” ya da “seni Yahudi” ya da “seni gavur”la başlardı bize bağırmaya. Biz de bunların çok kötü olduğunu düşünürdük. Sonra devleti bölmeye çalıştıklarını söylerler hep haberlerde.
- Ben cenazeye katıldım çok güzeldi tam bir insan seli bence ikiyüz bin kişi vardı. Bence hiç kimse böyle insanların sokağa döküleceğini tahmin etmiyordu.
- Bizim işyerinde ilk olay duyulduğunda herkes üzüldü bunu yapanlar çok tepki topladı. Herkes çok ilgiliydi, haberler takip ediliyor, yorumlar yapılıyor vs. Kimisi bu olay Türkiye’nin çıkarına değil dış mihrakların işi diyordu. Kimileri kendini bilmez densizler yapmıştı diyordu. Herkes katledilenin bir gazeteci olduğunu söyleyip öldürülmesine üzülüyordu. Üçüncü gün Bahçeli’nin “Biz Ermeni değil Türküz, bu adam Türklere hakaret etti” diye açıklamasını duyunca işçilerin görüşleri birdenbire değişti. Bu sefer de vuranın eline sağlık, bir pislik daha geberdi, ben de olsam aynı şeyi yapardım gibi şeyler söylemeye başladılar. Tek tük her kesimden düşüncelere saygı duymalıyız ama biz Türküz bu topraklarda yaşayan herkes de böyle bilmeli diyenler de oldu.
- Bir şey soracağım: Sıradan bir adam bir gazeteciyi vurabilir mi? Bence vuramaz! Başka eller var bunun arkasında. Bence kafasına göre kimse yapmaz bunu. Benim çalıştığım yerde de herkes hak etti, geberdi, bir pisliği daha temizlediler diyorlar. Çağlayan’da çalışan işçilerin çoğu onun ölmesinin doğru olduğunu düşünüyor.
- İlk günlerde oluşan duygu gayet insaniydi. Televizyonda ya da medyada yaratılan demagojilerle farklı bir düşünce oluştu. İşçiler kafasına göre düşünemez deyip düşüncemizi, duygularımızı, insani hislerimizi bile istedikleri gibi yönetebiliyorlar.


Ufuk Çizgisi, Sayı: 55, 2 Şubat 2007