Kurultay Tiyatrosu: Kendimizi Aldatamayız!

Program Kurultay'ında inatla bir devrimci direniş vardı ama, onların da “alicengiz oyunları”!

Perşembe, 15 Şubat 2007 (19 yıl 8 ay önce)

“Birazdan gelecekler ve yine olay çıkacak…”
2005 yılı Tüzük Genel Kurulu’nda yaşananların ardından duyulan tedirginliğin aynısıydı yaşananlar. Aylardır gündemde olmasına rağmen, tabanın gündemine sokmayı bırakın, ilgisinden kaçırılmaya çalışılan Eğitim-Sen Program Kurultayı, yönetime çöreklenmiş 4′lü grubun kitlesinin gündemine dahi girmemişti. Bu nedenle salondaki ezici çoğunluk hazırlıksız ve ne yapacağını bilemez haldeydi. İçten içe Tüzük Kurultayı’nda yaşanan “kaza”nın tekrar etmemesi dileniyor, bir taşkınlık çıkacak kaygısıyla tetikte bekleniyordu. İlk gün salonun dışında çıkan bir tartışma çıtırtısı bile “eyvah korktuğumuz başımıza geldi” havasını estirmeye yetiyor da artıyordu.

Oysa Eğitim-Sen Program Kurultayı yapılması kararı alınalı tam 1,5 yıl olmuştu. Örgütün genel kurul kararıydı. Mecbur, yapılmalıydı. “Ama kurultay sonunda her şey değişmeyecekti, kimse mucize beklememeliydi. Aşılması gereken sadece Eğitim-Sen’in tıkanıklığı değildi çünkü. Tüm dünyada aynısı yaşanıyordu. Solun tıkanıklığıydı bu ve solun bu tıkanıklığı aşması beklenmeliydi.” Dolayısıyla MYK‘da temsil edilen anlayışlar kendi gruplarını dahi motive edememiş, hazırlıksız gelinmişti salona. Şimdi ise altedilmesi gereken son bir önemli tehlike vardı: İllerden muhalif üyeler çalışır ve onların iradesi kurultaya yansırsa, ne olacaktı? Hemen önlemler alınmalıydı ve bir iç tüzük hazırlanmalıydı. Hazırlandı da…

Program kurultayı önce 3 ay ertelendi, sonra da forum-çalıştay vb. önerileri tartıştırıldı, zemin yoklandı. Bir fırsat olsa tümden iptal edilirdi, ama ol(a)madı. Tüm bu pelteleşmiş hava dört günlük çalışmaların tamamına yansıdı. Kurultayın sonunda huzur ve rahatı bozmayacak, istenilen sonuçların elde edilebilmesi için hemen her önlem alınmıştı. Devrimcilerin illerden delege olarak gelmemesi için elden ne gelirse yapılmıştı. 62 şubeden gelen komisyon çalışmaları -elbette- hiçe sayılmış, teknik komisyonun taslağı MYK görüşlerinin bir izdüşümü olarak hazırlanmış ve neredeyse sınıf düşmanlarının dahi altına imza atacağı bir taslak program oluşturulmuştu.

Kurultay günü
Eski ve yeni genel başkanların konuşmaları ile giriş yapılan Kurultay, akademisyenlerin sunduğu tebliğler ile başladı. Bağımsızlık, demokratikleşme, AB Sorunu, Kürt Sorunu, Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Sorunu ve Çevre konuları “Ülke Sorunlarına Yönelik Yaklaşımlar ve Politikalarımız” ana başlığı altında toplanmıştı. Konuşmak için 70′ten fazla delege isim yazdırmıştı ve tüm bu konu başlıkları hakkında 6 dakikada olağanüstü bir yetenekle fikir belirtmek ve sendikanın “önünü açmak”(!) gerekiyordu. Bu mümkün değildi. Zaten mümkün olmamalıydı, fikirler açıkça ifade edilememeli ve gümbürtüye gitmeliydi, yine ve her zamanki gibi teknik komisyon kafasına göre bir sonuç bildirgesi kaleme almalıydı.

Biz ne yaptık?

Peki devrimci proleter delegeler böyle olacağını zaten bilmiyor muydu? Toplam resim öngörülerek katılındı. Bilerek katılındı.
Eğitim-Sen’in yaşadığı tıkanma ve çözülüşün nedenlerini ve çözüm yollarını gösterecek netlikte ve çok yönlü bir hazırlıkla gidildi.

İllerden delege olmayı başarmış devrimci proleter eğitim emekçileri, 1. konu başlığındaki tartışmaların, esasen yaklaşım ve perspektif tartışması olduğu, buradan çıkacak sonuçların ikinci bölüme damgasını vuracağı tespitini kürsüden seslendirdi. Bu konu başlığından sağlıklı sonuçlar çıkarabilmenin koşulunun, “Hangi sınıfın dilini kullanıyoruz?” , “Hangi sınıf adına politika üretiyoruz?” ve “Hangi sınıfa karşı mücadele ediyoruz?” sorularının cevaplanması ile mümkün olacağı ısrarla söylendi. Burjuva ideolojisinin sol-liberal ve milliyetçi basıncına karşılık safımızın proletaryanın devrimci mücadelesi olması gerektiği hatırlatıldı.

Eğitim-Sen’in bugün yaşadığı içeriksel tıkanma ve örgütsel erozyonun, yalnızca tepesine çöreklenmiş liberal-reformistlerin alaşağı edilmesi ile sınırlı kalmayacak bir devrimci sarsılma ve özeleştirel süreçle, tepeden tırnağa bir yeniden-inşa ile aşılabileceği vurgulandı.

Eğitim-Sen’in her şeye karşın kimi demokratik mevzi sayılabilecek yan ve şubelerinden, ortamlarından devrimci temelde yararlanmanın yanında, dönüşümün “barışçıl ve iç mücadeleyle” değil, ancak güçlü ve taze bir devrimci taban dinamiğinin devrimci yıkıcılığı ve yeniden kuruculuğuna dayanarak yaratılabileceği vurgulandı.

Katılımımız bu anlayış uyarınca çoklu bir biçimle ve hepsinden önemlisi yeni dinamiklerin örgütlenmesinde (ücretli - sözleşmeli - dershaneci öğretmenler vd.), konuşulanların somut pratiğe geçirilmesinin taşıdığı içerden sarsıcı etki üzerinden gerçekleştirildi. Eğitim Emekçileri Derneği, Genç-Sen ve akademisyen dostların gerçekleştirdikleri katılım ve katkının, eğitim alanındaki parçalanmış yapıya karşılık birlikte mücadele çağrısının gücüyle konuşuldu.

Sol liberalizm ise varlık gereği olarak proleter ideolojinin karşısındaydı: Saldırı, sayfalarca taslağın içinde tek bir kez dahi kapitalizm sözünün geçmemesinden, bütün sorunların ve çelişkilerin “ulusal olan ile uluslararası olan” arasında aranmasına, “küreselleşme” ya da “küreselleşme çağı” tanımlamaları ile emperyalist kapitalizm gerçekliğinin perdelenmek istenmesiyle kalmadı. AB uyum yasaları ile ülkenin “kimi demokratik ilerlemeler kaydettiğine” inanmamızın istenmesine ve Kürt sorununun çözümünün “emperyalistlerarası çelişkilerde” aranmasına dek sürdü. Sınıfın devrimci politikalarından uzaklaşmanın, her geçen gün teslimiyet ve uzlaşma bataklığının derinlerine kulaç atmanın hızlandırılmış bir gösterimiydi bu yaşananlar. “Nasıl yapalım da tıkanıklığı aşmayalım?” , “Nasıl yapalım da birleşik örgütlü bir mücadele örgütleyemeyelim?”i başarmak için en iyisi fazlasıyla yapıldı.

Neden 2 ayrı ana başlık?
Yetki kaybına götüren süreç ve sonrasının tartışmasında ÖDP sorunun birincil kaynağı olarak konjonktürel politik etmenleri, ikincisi ise dünya genelinde sendikal krizin yansımalarını görmektedir. Kendisi dışında-yani öznel alan dışında- tüm nesnel etmenleri! Tartışmanın 2 başlık altında toplanmasının nedeni de budur. “Ülke sorunlarına yönelik yaklaşımlar ve politikalarımız” raporu politik konjonktür açısından Eğitim-Sen’in bağımsız politik hattan uzaklığının yaşattığı salınımın göstergesi olurken, “Kapitalist küreselleşme, Emek süreci ve sendikalar” raporu ise çözüm arayışlarının utangaç ifadesi olmuştur.

“Konjonktürel politik etmenler”, Program Kurultayı’nın birinci bölümünde “Bağımsızlık, Demokratikleşme, AB, Kürt Sorunu, Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Sorunu, Çevre” başlıkları altında ele alındı. Bu altı konu başlığını, ikinci bölümdeki örgütlenme başlığı ile iç bağıntısını kurarak ele alış olmadı. Genellikle görüşler eklektik bir parçalılığa sahipti. İçsel olarak birbirleriyle çelişmekteydi. Bir program bütünlüğüne, tartışmalara eksen oluşturan görüşler bütünlüğüne ise bir tek grup sahipti: Yurtsever delegeler.

Neoliberal program bütünlüğü
“Ulusal bağımsızlık değil, ortak yaşamda kimliklerin buluşması. Ötekileştirme ve farklılaştırmaya karşıyız. Çatışmacı değil, ikili yaklaşımlar zamanıdır. Mücadele ekseni bugün devlete karşı toplumdur; sınıfa karşı sınıf-devlete karşı sınıf değil. AB’ye karşı değiliz. AB’den en çok darbeyi biz yesek de fırsatı gözetip faydalanacağız; sonuçta bir medeniyet toplumudur. Kürt sorunu barış temelinde çözülmeden demokrasi olmaz. Kadın orjinli mücadele öncü role sahiptir. Çevreciysen barıştan da yanasın. Ya barış ya hiçbir şey. Sınıfı herşeyin önüne koyan zihniyetle çatışacağız.”

TÜSİAD’ın demokratikleşme raporundan değil, yurtsever delegelerin konuşmalarından yapılan alıntılardır bunlar. Program Kurultayı tartışmalarında bir eksene sahip olan tek gruptur. Pratik-politik bir konumlanma olarak “Türkiye Barışını Arıyor” konferansı bir milat olarak ifade edilmiş, Eğitim-Sen Türkiye Barış Meclisi’ne katılmaya çağrılmıştır. Yurtsever delegelerin çoğunluğunda net ifadesini bulan neoliberal bu programın sermayeyle bütünleşme çizgisi, şu veya bu düzeyde tüm grupların içerisine sızmış olarak, toplam resimde etkin olmuştur.

Sivil toplumcu bütünleşmeye karşı direniş

İşçi sınıfının ideolojisinin somutlandığı net bir sınıfsal eksen bugünün koşullarında üretilmedikçe sistemin neoliberal ve neofaşist ataklarının arasında sıkışmak kaçınılmaz olur. DSD’nin ortayolcu-gökkuşağı çizgisi bu oportünist parantezi ifade eder. Faşist saldırılar karşısında (son Hrant Dink suikasti dahil) yaşanan ikili psikolojinin, geri adım atarak neoliberal politikalara sarılma biçiminde kendini ifade etmesi Eğitim-Sen’in çelişkisidir. Diğer yandan örgütsel-pratik gerileme ve erozyon, artık üzerinden atlanamaz biçimde açıkça yaşanmaktadır.

Eğitim-Sen’in mücadele birikiminin 4′lü ittifak yöneticilerinin tüm tasfiyeci çabasına karşın halen sivil toplumcu bir eksende homojenleştirilememiş oluşu Program Kurultayı’nın kaotik seyrini belirlemiştir.

AB’nin emperyalist bir birlik olması ve buna karşı mücadele edilmesi kürsüye çıkan delegelerin çoğunluğu tarafından ifade edilmiştir. Özgür MÜFTÜOĞLU ve Adnan GÜMÜŞ tarafından yapılan sunumların etkisiyle de, Birliğin halkların değil emperyalistlerin birliği olduğu, oradan demokratikleşme vb. beklentilerin doğru olmadığı genel kanı olarak oluşmuştur. Başta yurtseverler olmak üzere -ki onlar açık açık savundular- kimi DSD’li delegelerin AB’nin sunduğu kimi demokratik kazanımların önemine vurgu yapmaları, yurtseverler kadar kararlı olamamaları ve kendi içlerinde de bir ağız birliği sağlayamamaları ile etkisizleşti.

Demokratikleşme, konuşmacıların fazlaca üzerinde durmadığı bir konu başlığı oldu. Burada tartışma konuları AB’ye doğru kaydı. AB’nin emperyalist bir birliktelik olduğu, halkların ve sınıfların birliği olmadığı, buradan demokrasi beklemenin anlamsızlığı vurgulandı. Ancak, AB’nin emperyalist bir birlik olduğunu yarım ağız söyleyerek, AB sürecinin demokratikleşmeye katkılarına vurgu yapanların sayısı azımsanmayacak bir düzeydeydi.

Bağımsızlık başlığı altında görüşler en çok “taslağın burjuvazinin diliyle konuşuyor olması ve kapitalizm vurgusunun eksik olduğu” yönünde toplandı. Bağımsızlığın sadece ‘dış’ bir faktör olarak emperyalizme karşı savunulamayacağını, bunun içeride bir savaşımla birleştirilmesi gerekliliğini ifade edenlerin sayısı da azımsanamayacak bir düzeydeydi. Buna karşılık, tüm bu tartışmaların bir “kavram tartışması” olduğu kavrayışı ile yanılsamalarla dolu bir yaklaşım da vardı. Taslakta yer alan “Küreselleşme” , “küreselleşme çağı”, “ulusal olan ile uluslararası olan arasındaki ilişki” , “ekonomik alan ile siyasi alanın arasındaki bağ” “1950 den önce de bağımsız olunmadığı” gibi kimi belirlemelerde taslak üzerinde kimi değişikliklere gidilme olanağı doğdu. Düzeltmelere karşın bu konu başlığında delegasyonun ortaklaşmasının mümkün olmadığı öne çıktı.

Kürt Sorunu’na ilişkin tartışmalara Barış Konferansı damgasını vurdu. Sorunun dar ele alınması ve AB ile temelden ilişkilendirilmesi genel kanaatti. Yurtseverler ve DSD’liler ağız birliği yaparken, soruna sınıfsal bir yaklaşım geliştirme iddiasındaki EMEP vb.nin dahi referansı Barış Konferansı oldu. Kimi muhalif delegeler bile Barış Konferansı’na atıfta bulundular. Aksi yönde vurgular bu genel eğilimi değiştirmeye yetmemiştir.

“Toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorunu” kadın delegeler dışında çok da üzerinde durulan bir konu olmadı. Konu ile ilgili söz alan kadın delegeler ise cins ayrımcılığı üzerine çıkan sunumlar yapmadılar. Taslak kabul edilecektir. Ancak tüm Türkiye’de sadece bir kadın şube başkanına sahip olan ve toplantının yapıldığı genel merkez binasında dahi bir çocuk odası yokken devletten işyerlerinde kreş talebinin inandırıcılığı hiç mi hiç olmayan Eğitim-Sen’de zihniyet değişmemektedir.

Çevre konusunda Tanay S. UYAR tarafından sunulan tebliğ genel kabul gördü. Kimi delegeler sorunun çözümüne mikro düzeyde çok tali önerilerde katkı sunmaya çalışsalar da ve kimi delegeler tarafından kapitalizm vurguları yapılsa da sorunu emperyalizm ve bağımlı ülkeler bağlamında ele alan bu akademik tebliğ belirleyici olacaktır.

Kapitalist Küreselleşme, Emek Süreci ve Sendikalar
İkinci bölüme gelindiğinde yine akademisyenler tarafından yapılan sunumların ardından başlayan tartışmalar, tam da başta söylediğimiz “ilk bölümdeki tartışmalar ikinci bölüme damgasını vuracak” öngörümüzde ne kadar haklı olduğumuzu gösterdi. Oysa akademik sunumlar zeminin farklılaştığını, eski örgüt yapısıyla bu kesimlerin örgütlenemeyeceğini, toplam bir dönüşüme ihtiyaç duyulduğunu ifade etmeleriyle ileri bir hatta sahiptiler.

Kapitalist Küreselleşme, Emek Süreci ve Sendikalar ana başlığı altında yürütülen tartışmalarda, Alaaddin DİNÇER tavşanı şapkadan çıkartarak ortaya konulması gereken zemini açıkça ifade etti ve sendikanın yol haritasını çizdi. İl gezilerinde ziyaret edilen bir okuldaki 10 üyenin istifasının engellenmesi, onlarla birlikte İstiklal Marşı törenine katılmanın bir sonucu olarak gösterildi. Ona göre kapsamlı saldırılara karşı küçük demokratik kazanımlarla ilerlemek gerekiyordu ve gerici şoven saldırılara karşı durmanın bir yolu da, bir ucundan da olsa bizlerin de bu kavram ve simgelere sahip çıkmamızdan geçiyordu. İlk bölümde, burjuva demokratik bir dille konuşmak ve politika üretmekle başlayan ve birçok delegeyle birlikte küçük burjuva ulusal bir çizgiye kaymanın tehlikelerine işaret etmemize rağmen olan olmuştu.

Bu da yetmedi, “pratik çözümler üzerine konuşalım birbirimizi tekrar etmeyelim arkadaşlar!!” çağrıları yapanların tam da gıdamızı almamız gereken yer olan, Marksizm’e saldırılarına, onu geri ve ilkel olarak yargılamalarına uzanan bir kırılma yaşandı. Ancak bu müdahaleler salonun tepkisinden de kurtulamadı. Her şeye rağmen devrimci muhalif ruh sindirilemedi ve yer yer düzeltici bir etki yarattı.

Yurtsever bir delege tarafından önerilen,”yeni” örgütlenme modeli, projeksiyonla sunulmuş olmanın getirdiği etkiyle de ikinci bölümün gündemine oturdu. Sözde yatay ama uygulamada – zihniyet değişmediği sürece – sendikal demokrasiyi kurmaktan uzak olan bu öneri hemen her delegenin konuşmalarına yansıdı. “Tartışılmalıydı” , “kafa yorulmalıydı”, ancak biçimi konuşmaya doğru giden tartışmalar aslolan gerçekliği ve temeldeki sorunu görmenin engeli oldu.

Farklı statülerin örgütlenmesi bir konu başlığı olmasına rağmen, farklı statülerde çalıştırılanların temsilcileri ve eğitim fakültesi öğrencileri tartışma konusu iken öğrenci temsilcileri (Genç-Sen) ve Eğitim Emekçileri Derneği zor bela kürsü hakkı elde edebildiler. Onlara yer yoktu, kendileri alanlarını açmalıydılar. “Genişletilmiş bir başkanlar kurulu”nda buna ne ihtiyaç vardı. Her şeye karşın genç olmaları ve düşüncelerini duygu ve düşünce dünyalarının bütünlüğü ile sunmaları alkışlarla karşılandı.

Akademisyenler ve devrimci proleter delegeler konuya ve önemine dikkat çekmişlerdir. Sonuç itibariyle Eğitim-Sen de farklı statülerde çalışan eğitim emekçilerini örgütlemek zorunda olduğunun farkındadır. Tabandan bu konuda ciddi bir basınç vardır. Eğitim Emekçileri Derneği’nden genç öğretmenlerin varlığı ve kurultay boyunca geliştirdikleri ilişkiler, yaptıkları doğal ve sarsıcı konuşma ile toplam bir etki yaratmıştır. Geçmiş yıllardan farklı olarak Kurultay’da farklı statülerde çalışanlar daha çok gündemde olmalarına karşın sadece sözleşmelilerin örgütlenmesi ile yetinen (bu konuda yasal boşluk vardır) ve ücretli denizine girmekten imtina eden anlayış sürmektedir. Ama hepsinden önemlisi Kurultay salonunda bu kesimleri örgütlemeye ne mecal, ne ruh, ne de güç görünmektedir.

Zihniyet-Program-Örgütlenme-Pratik bütünlüğü!
Bir sendikaya rengini bu bütünlük verir. Eğitim-Sen’in yaşadığı gerileme ve erozyondan çıkış, bu dört halkanın her birinde ve toplamda yakalayacağı ileriye doğru kopuş ile mümkündür.

Sırasıyla gidelim:
Eğitim-Sen’in mücadele örgütü niteliği zayıflamış, giderek ortadan kaybolmaktadır. Bu ruhsal bir yorgunlukla paralel zihniyette bir dönüşüm olarak tezahür etmektedir. 2000′li yıllarda derinleşerek billurlaşan bu ruhsal yorgunluk ve zihniyetteki gerilemenin kaynağı nedir? Programatik görüşlerinden geri adım atma (tüzüksel değişiklikle anadilde eğitim maddesinin iptali), örgütlenmede bürokratikleşme (muhalif grupların sistemli tasfiyesi, program kurultayının gözlerden uzak örgütlenişi), pratikte gerileme (son dönem eylemlerinin düzenin icazet sınırları içerisine hapsolması); tüm bunlar birbirinden yalıtık olgular olarak tartışılabilir mi?

İdeolojisinde işçi sınıfından koparak burjuvazinin dilinden konuşan (Son Demokratik Eğitim Kurultayı’nda Toplam Kalite Yönetimi’nin kabulü çarpıcıdır), ruhsal açıdan gerilemiş, kazanabileceğine inanmayan yaşlı bir kuşağın koltuklarına sıkı sıkıya yapıştığı bir örgüt, sorunların kaynağını doğru tespit edip doğru çözümler önerebilir mi? Önerse dahi ileriye doğru kopuşu sağlayacak irade ve gücü oluşturabilir mi?

Ayrımsız tüm konuşmacılarca bilinen, işaret ve kabul edilen; Kurultay’ın hem kurgusu ve çalışma biçimi ile antidemokratik olduğu ve örgütiçi demokrasi ve karar alma süreçlerinin tabandan doğru işletilmediğinde kararların kağıt üzerinde kalacağı saptaması, aslında bir sonuç değil midir?

***

Eğitim-Sen Program Kurultayı 6-9 Şubat tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirildi. Çağrılı 250 delegeden 200′ünün katılımıyla gerçekleşen Kurultay’da akademisyen ve konuklar tarafından 12 tebliğ sunulurken, iki bölüm olarak hazırlanmış program taslağı üzerine kürsüden 150 delege-değerlendirme konuşması 4-6 dakikalık görüş bildirmeler biçiminde yapıldı.

MYK, kimi gerilimlere sahne olsa da kurultayı kazasız belasız bitirmenin mutluluğunu yaşadı. Beklenilenin aksine halen inatla bir devrimci direniş vardı ama, onların da “alicengiz oyunları”! Bakalım Sonuç Bildirgesi’ne nasıl yansıyacak. Bir tiyatro sahnelendi ve bitti! Eğitim emekçileri uzunca bir dönem kolektif bir işçi bilincini geliştirememenin, ekonomik koşullarındaki gerileme ve üzerinde bulundukları zeminin erozyonuna karşın mesleksel direniş sınırları içerisinde tutunma çabasının yalnızlığı içerisinde salınacaklar, bu görüldü.

Aynı resimde üstü örtülemeyen bir diğer gerçek-somut-maddi güç de ışımaktaydı: Proletaryanın safında, kolektif emekçi kimliğiyle, yeni mücadeleci kuşakların inisiyatif ve girişkenliği ile ve en önemlisi ideoloji-program-örgütlenme ve pratik halkaların her birinde ve toplamında eskinin kalıntıları üzerinde cesaretle yükselen bir yeniden doğuş hareketi ile buzun-ataletin kırılması zor, ancak olanaksız değildir. Kurultay’ın geleceğe dönük mesajı devrimci proleterler için budur!