İlk elde “tutarlı ve cesur bir aydın duruşunun ifadesi” olarak tanımlanabilecek bir “metin” Baba ve Piç.
Burjuvazinin emekçileri şovenizm zehiri ile alıklaştırmakta kullandığı en etkili silahlardan biri olan Ermeni sorunu son yıllarda sistemli bir tartışmanın konusu haline getirildi. Burjuva siyaset yelpazesinde “çağın gereklerinin dayattığı yenilenmeyi” önden gören kesiminin önayak olduğu bu süreç, liberal aydınların sorunu gündemleştirmeleri ve giderek istikrarlı bir tartışma konusu haline getirmeleri ile devam etti. Keza çok yönlü bir dönüşüm ve uyumu zorunlu kılan yeni durum ve dengeler içerisinde Ermeni sorunu da kendi içinde bir nirengi noktasıydı. Bu sürecin temel dinamiği, AB ve ABD emperyalizminin enerji kaynakları ve güzergahları ekseninde belirginleşen bölgesel planları içinden anlam kazanan Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin yeniden tanımlanma ve yapılandırılma zorunluluğudur. Ve bu stratejiye uygun açılımların motor gücü olan TÜSİAD’ın arkadan yönlendiriciliği ile sorunun gündemleştirilmesi, tartıştırılması ve emekçilerin bu eksende ve TÜSİAD sınırları içerisinde bilinçsel bir dönüşüme dahil edilmesi için daha örgütlü ve sistemli bir faaliyet başladı. Liberal aydınlar cephesinde yaratılan tartışma atmosferi, sanatın da devreye girmesi ile daha kapsamlı bir kitle faaliyeti düzlemine taşındı.
Salkım Hanımın Taneleri kitabı ve filmi Ermeni sorununun Türk tekelci burjuvazisinin gelişimi ile ilişkisine silik de olsa değinen ilk cesaretli çalışma oldu. Ve kendi içinde bir çeşit buzkıran rolü ve işlevi gördü. Çünkü sağ cenahtan, milliyetçiliğinden kimsenin şüphe duyamayacağı bir şahsiyetten gelmişti bu çıkış. Ve sorunun siyaset cephesinde daha cesaretle gündemleştirilmesine yumuşak bir geçişin zeminini hazırlıyordu. Tabii ondan önce herkesin yüreğini ezen ve halklar arasında kışkırtılan düşmanlıklara lanet okutacak bir direnç duygusu geliştiren Sarı Gelin türküsünü anmak gerekiyor. Ama bu türkünün popülerleşmesinin beslendiği dinamik, burjuvazinin yönelim ve ihtiyaçlarının yarattığı “cesaretten” ziyade, Kürt özgürlük mücadelesinin ilerici kesimlerde esinlediği halkların kardeşliği temasını daha cesaretle dile getirme yönelimindedir. Derin ve silinmeyecek bir etki yaratmış olması da bu damardan besleniyor olmasından olsa gerek. Bunlara bir de Ermeni kıyımından kurtulan ninelerin torunlarının yazdığı biyografileri, o dönemi anlatan çeviri metinleri de eklemeliyiz. Bunlar, beslenme damarları ve esin kaynakları ne olursa olsun, şovenizmin kışkırtılmasında rejim tarafından kullanılan en önemli malzemelerden biri olan Ermeni sorunu konusunda toplumda azımsanmayacak bir duyarlılık yaratmakta önemli bir rol oynadılar.
Son olarak da postmodern edebiyatın dünyaca tanınan ismi Elif Şafak’ın Baba ve Piç romanı ile sanatın konusu haline geldi. Konusu itibariyle ilk elde “tutarlı ve cesur bir aydın duruşunun ifadesi” olarak da tanımlayabileceğiniz bir “metin” Baba ve Piç. Zorlanmadan okunuyor. Kurgusu ve zengin karakter dokusu ile son derece sürükleyici. İngilizceden çevirilmiş olsa da, dili de keza öyle… Elif Şafak’ın diğer romanlarındaki ağır Osmanlıca kullanımından arındırılarak, sadeleştirilip akıcılaştırılmış farklı bir dil var (Osmanlıca deyimler yer yer bilinçli olarak serpiştirilmiş olsa da). Fakat bunlar onu postmodern bir roman, postmodernistlerin deyimleri ile “metin” haline getirse de, ötesine taşımaya yetmiyor. Çünkü bu metin de tüm postmodern metinler gibi en başta “ne verirsem gider” yüzeyselliği ile maluldür! Ama bundan da önce yazarının tarih yaklaşımında son derece kaygan ve tutarsız bir zeminde duruyor olmasıyla… Bu noktadaki tutarsızlık öylesine sırıtmaktadır ki bilinçli bir okur, romanın ne vermek istediği konusunda garip bir belirsizlik sarkacında bulur kendisini. Romanın girişinde atılan cesur ilmekler ilerleyen sayfalarda örgünleşerek okuru sarsıp, onda bir çeşit arınma, hesaplaşma dürtüsü yaratacağı beklentisi yaratır. Fakat işlenen konu açılıp saçıldıkça asıl cesaretin postmodern hokkabazlıkta gösterildiğini anlarsınız.
Şafak’tan rejim açısından emekçileri on yıllardır şovenizm zehiri ile alıklaştırmakta kullanılan tarih anlayışının önemli bir sacayağı olan bu konuya -Ermeni sorunu- esaslı bir vuruş yapmasını elbette ki beklemiyoruz. Keza edebiyat ve siyaset dünyasını az çok takip eden her okur, Şafak gibilerinden bu tutarlılıkta bir tarih okuması beklenemeyeceğini bilir. Böyle bir okumayı yani tarihin sınıfsal bir yaklaşımla bir roman içerisinde yeniden, sağlam bir kurgu ile ayağa dikilmesini Marksizm’in yörüngesinde duran tutarlı aydınlar yapabilir ancak. Tarih bilinci sınıfsal bir duruş içinde anlam kazanır ve elbette ki her sınıfın kendi tarih yorumu vardır. On yıllardır ters yüz edilerek en fazla sonuçları ile sınırlı bir duyarlılığa konu edilen Ermeni sorunu gibi emekçilerin bilincindeki en karanlık noktalardan biri haline getirilmiş “tabu” bir konuyu ne tek başına yaşanan acıları dramatize ederek geçiştirebilirsiniz, ne de soğuk bir kronolojik kayıtçılıkla ele alabilirsiniz. Gericilik birikiminin toplaştığı, dünü, bugünü ve geleceği kesen/kesecek olan bu hassas konuyu ancak ve ancak sınıfsal-tarihsel zemini üzerine oturtup, halkları düşmanlaştıran esas odağı hedefe çakacak bir yaklaşımla ele aldığınızda toplumsal gelişime ilerici bir nefes taşırsınız. Sermaye ve bir bütün olarak emperyalizmin çıkar ve egemenlik uğruna halklar üzerinde oynadığı kanlı ve kirli oyunları deşifre edebildiğiniz, emekçilerin bilincini buradan tazelediğiniz oranda… Bu noktada tüm bu kirli tarihin önemli mimarlarından olan Osmanlı gibi işgal ettiği bölgelerdeki yağmacı, haraççı, zalim ve saltanatını halkları karşı karşıya getirme oyunları üzerinden kuran bir imparatorluk için “halklar arasında yapıcı bir siyaset yürüttüğü” propagandasını yapmak yerine (Elif Şafak bu noktada durur), Osmanlı da dahil her türlü gerici iktidarın halkların düşmanlaştırılması üzerine saltanat kurduklarının teşhirini yaparsınız. Onyıllardır her türlü araç ve yöntemle kökleştirilen çarpık bilincin sarsılmasında samimi bir yaklaşıma sahip olan bir sanatçının durduğu nokta bu olmalıdır. Ama bu noktada durabilmek her şeyden önce piyasa ilişkilerinin dışında, halkların ve emekçilerin safında yer almayı gerektirir. Elif Şafak’ın Baba ve Piç’teki postmodern pervasızlığı hangi ilişkiler dolayımından konuştuğunun doğal teşhiridir bizce. Cinler aleminin vakanüvislik yaptığı, onların da en fazla tehcirin dramatik sonuçlarını anlatmakla sınırlı kaldıkları, sorunun bugünü kesen kısmındaysa “İki taraf da birbirini anlasa her şey ne güzel olacak” gibi son derece yüzeysel ve çırpıştırılmış bir “çözümcülüğe” bağlandığı bir yaklaşım en başta okuru aşağılamaktır. Postmodern edebiyatın tipik özelliği olan, “Ne verirsem gider abi” yaklaşımının en ciddi konularda bile nasıl bir cesaret kuşandığının resmi olmanın ötesine de geçemez. Postmodernizm ve onun siyasal ikizi olan neoliberalizm tam da budur! Okura sunduğu tek şans metaforlarla, zaman ve mekanlar arasındaki sıçramalarla, ani geçişlerle yapılan anlatıcı değişiklikleri ile belirsiz bir oyunun içine çekmek, eğlendirmek, rahatlatıp, gevşetmektir! Haksızlık etmeyelim, az buçuk bir tarihsel eleştirellik de mevcuttur. Ama ironi sınırlarını zorlamayacak cinsten!
Metaforlar labirentinde kim ne bulursa!
Roman gerçek anlamda bir metafor yığınıdır. Fakat sorunu işleyişindeki gevşeklik ve belirsizliğin aksine bu metaforların birçoğuyla son derece net çağrışımlar yapılmaktadır. Romanın temel esprilerinden biri aşure metaforunda saklıdır mesela. Zaten romanın her bir bölümü de -son bölüm hariç- aşure içindeki maddelerden isim alır. Şafak, aşure ile bir toplumsal projenin propagandasını yapar: Postmodernizmin farklılıkların uyumlu birliğine dayanan bir aradalık teorisinin! Romanın başat temalarından biri de budur zaten. Birbirine karışmadan, birbirinin özelliklerini bozmadan yakalanacak uyumlu bir ortak kıvam ve tat! Metaforun toplumsal karşılığı, etnik farklılıklar başta olmak üzere, “öteki” kavramının içine sıkıştırılan her türlü farklılığın bir arada yaşayabileceğidir. Sınıfsal farklılıklar ve onun üzerinden yükselen mücadelelere yer yoktur bu projede. “Uyum” denilen şey de özünde bu farklılıkların üzerine çıkılarak yakalanacaktır! Nitekim sınıflardan ve sınıf mücadelelerinden bahseden yaklaşımları, miadı dolmuş “büyük anlatılar” olarak mahkum etmeye kalkışır ve asıl pozisyonunu da onlara karşıtlık üzerinden belirler. Ama kendilerinin somut öneri adına getirdikleri “uyum” da dinin, geleneksel olanın hatta bazı arkaik değerlerin tarihsel bir gezinti ile bulunup çıkarılması ve onların çağımızın emperyalist küreselleşme olgusu ile uyumlulaştırılıp “tazelenmesidir”! Nitekim Şafak’ın aşure metaforundaki “uyumlu birlik” anlayışının altından biraz kazıdığınızda neoliberal çağın gereklerine uyarlanmış bir Osmanlı özlemi çıkar karşınıza!
Aynı yaklaşım romanın temel mekanını oluşturan Kazancılar Konağı sakinlerinin bileşimi için de söz konusudur. Erkeklerin yaşamadığı bu konakta, Osmanlı dönemini yaşamış Alzheimerlı bir cicianne, geleneksel kültürle şekillenmiş Gülsüm nine, ve onun Kemalist tarih öğretmeni Cevriye, cinleri ile yaşayan müneccim Banu, “sınırda kişilik” Feride, başınabuyruk, agnostik ve mini etekli-ağır makyajlı, dövmeci Zeliha adlı üç kızı ile Zeliha’nın anlamsızlıklar içinde debelenen nihilist kızı Asya yaşamaktadırlar. Geleneksel Kemalist anlayışla şekillenenler, dindarlar ve hatta dinle de Kemalizmle de işi olmayanların sürtünmesizce yaşadıkları bir aşuredir konak da. Farklı uçlarda yer alan bu çelişkili birliğin nasıl böyle sürtünmesiz ve sorunsuz yaşayabildikleri sorusunun yanıtı yoktur elbette! Postmodern edebiyat tüm o ağır yükümlülüklerden, ahlaki ve etik kaygılardan arınmıştır keza. Belirsizlik ve kayganlık üzerine sörf yapmak belki de onun en tipik özelliğidir!
Romanı bitirdiğinizde bir metafor olarak aşurenin sadece bu toplumsal projeyi çağrıştırmadığını anlarsınız. Şafak, metafiziğin, kaderciliğin en kaba savunuculuğunu da bu metafor üzerinden yapar. Aşure söylencesi romanın orasına burasına serpiştirilmiştir. Nuh’un zamanında yoldan çıkan insanlık nasıl ki en sonunda (ki Nuh ikna etmek için 800 yıl harcar) Tanrı’nın gazabına uğratılmış ve aşure de bu gazaba uğramayanların yarattıkları bir tatlı olmuşsa, şimdi de Şafak’ın elinde, “günahkarın er ya da geç cezasını bulacağı” kaderci yaklaşımın pekiştirilmesinde kullanılan bir metafor olmuştur. Roman kahramanlarından Zeliha’ya tecavüz eden ağabeyi Mustafa 20 yıl sonra “cinler alemi ile içli dışlı olan” en büyük ablası Banu tarafından çok sevdiği aşureye konulan zehirle öldürülür. Bu aslında romanın diğer temel temasıdır aynı zamanda. Aşure ile pekiştirilen kadercilik ve genel olarak döngüsel tarih anlayışı yazarın romanın sonunda “çıkarılacak dersler” olarak da okuyabileceğimiz son sözleri ile doruklaştırılır: “Hayat iç içeliklerden ibarettir ve tesadüf ile tevafuk (bir irade tarafından -Tanrı yani- belirlenen süreç -uç) aynı şey değildir” Farklı gibi görünen pekçok olay ve gelişmenin yollarını yazar bu cümlede kesiştirir ve romanı kendi tarih anlayışının zaferini ilan ederek bitirir.
Şafak’ın metafizik tarih saplantısı!
Şafak’ın biraz tasavvuf, biraz hurafe, biraz da metafizik düşünürlerden Bergson’un düşüncelerinden derlediği bir tarih anlayışı vardır. Baba ve Piç romanında bu tarih anlayışını son kertesine kadar zorlayarak estetize etmeye çalışır. Şafak da tıpkı Bergson gibi tarih denilen şeyin aslında geçmişin sürekli olarak bugüne ve geleceğe doğru akması olduğunu düşünür. Bellek tarafından kaydedilen geçmiş, geçmişin sembolleri bilinçli insan için klasik zaman-mekan bütünlüğünü aşan, onun üzerine çıkan bir “iç zaman” oluşturur. Bellek zaman aralıklarını yenerek geçmişin şimdiye taşınmasını sağlar. Ve gerçek de aslında budur. Bergson buna “süre” der. Ve sezgi de geçmişle bağıntısı içinde şimdi ve gelecekteki gerçeği bulup çıkarabilir. Elbette ki gelecek hiçbir zaman geçmişin aynısı olmaz Bergson’da da. Bilinçli bir varlık için varolmak değişmektir. Ama bu değişim maddi koşulların değişim ve dönüşümünün kavranması içerisinde anlam kazanan bir değişim değildir. İnsanın geçmişten bugüne biriktirdikleri içindeki gerçeği sezgileri yolu ile algılayıp, kendi içinde olgunlaştırması üzerinden yaşanır. Ve Bergson’a göre bu olgunluğa ulaşan varlık geçmişe ve geleceğe dair en ulaşılmaz gibi görünen gerçeklerin bile sırrına erebilir. Tasavvufla yakın akrabalığı olan bu düşüncede gerçeğe erme ve daha da olgunlaşmanın temel sırrı kendi içinde kemale ermiş -maddi dünyanın gerçeklerini aşmış- kişinin güçlü sezgileridir. O yüzden de kişi ve genişletirsek toplumlar geçmişlerine ilişkin sağlıklı bir iç muhasebe yapıp, onun içindeki gerçeği bulamazlarsa, o geçmiş er ya da geç bir şekilde kendilerini çelmeler, karşılarına çıkar, geleceği belirler… Yani onların yapmadıklarını, Tanrı başka şekillerde onların karşısına çıkarır!
Şafak’ın romanında Ermeni kıyımına ilişkin bol bol tarih tartışması yapılır. Hem sanal ortamda, hem de gerçek yaşamda… Bu tartışmaların hemen hepsindeki diyaloglar bu felsefe üzerinden kurulmuştur. Amerikalı bir annenin, Ermeni bir babanın çocuğu olan Armanuş kimliğini bulma arayışındadır. Sanal ortamda yazıştığı başka bir Ermeninin Yeniçeri örneğinden yola çıkarak, “…Türklerle barış yapmak için cemiyetinizi yüzüstü mü bırakacaksınız, onların deyimi ile hep birlikte ileriye bakmak için geçmişe perde mi çekmelerine izin mi vereceksiniz?” sözleri ona şunları düşündürtür*: “Sözlerinin derine işleyen bir büyüsü vardı, içinde barınan ama henüz açığa çıkmamış Armanuş’u, uykudaki o esrarlı mahluku dışarı çıkartmaya muktedirdi.” Armanuş ne yapsa ne etse de onun kaderi bir yerde atalarının yaşadıklarına bağlıdır ve o yaşananlar bugün Armanuş’un kimlik ve kişiliğini de belirleyecektir. Mekandan, zamandan ve en önemlisi de tarihsel-toplumsal ilişkilerden soyundurulmuş bir “gelişim” anlayışı!
Tıpkı tecavüzcü ağabey Mustafa’nın kaderini belirlediği gibi… Onun için tarih aslında geçmiştir. Mekandan ve geniş anlamda maddi gelişimden yalıtılarak insanın ve toplumların iç yolculuklarına indirgenen ve iradenin “yaradana” verildiği bir çemberdir zaman. O yüzden de ağabeyin kızkardeşe tecavüz etmesi ailenin trajik geçmişine bağlanır. Bu da aslında bir tecellidir denilmek istenir. Çünkü Ermeni kıyımı olmasaydı tecavüzcü ağabey de olmayacaktı! Mustafa çok otoriter bir baba tarafından sindirilmiş, kişilik sorunları olan biridir. Otoriter baba ise kendi babası tarafından aynı muameleye tabi tutulmuştur. Çünkü kendi babası eski ustasının Ermeni kıyımından sağ kurtulan yeğenine aşık olmuş, evlenmiş, ama bu kadın günün birinde çocuğunu ve kendisini bırakarak Amerika’dan gelen kardeşi ile çekip gitmiştir; arkasına bakmadan… İşin ilginci, Mustafa’nın Amerika’da evlendiği kadının kızı Armanuş’un baba tarafı da Ermenidir. Onlar da tıpkı İstanbul’daki Kazancılar ailesi gibi feminen bir ailedir. Armanuş bir gün kendi köklerini aramak için İstanbul’a gittiğinde üvey babasının hiç tanımadığı ailesinin konağına misafir olur. Kazancılar Konağı’na…Ve biz de onun bu bir haftalık misafirliğinde cinler aleminden haber alan Banu teyze aracılığı ile Kazancılar ve Çakmakçıyanlar’ın aslında akraba olduklarını öğreniriz. Armanuş’un büyükannesi Şuşan Nine, Kazancıların bir gün çocuğunu ve eşini bırakarak ortalıktan kaybolan büyükanneleridir. Yazar işte bu simetrik kesişmeden sonra kuru bir tarih nutku çeker okura. Tüm bölümlerde kahramanları ile iç içe geçerken, bazı kritik tartışma bölümlerinde sahneden tamamen çekilirken bu son bölümde soğuk bir anlatıcı olarak çıkar karşımıza! Ve yukarda da bir bölümünü aktardığımız şu köşeli sözlerle tarihin cilvesini anlatır: “Hikayeler birbirleri ile öyle iç içedir ki nesiller önce vuku bulmuş hadiseler şimdiki zamanın tamamen alakasız gelişmelerine etki eder. Geçmiş geçip gitmez kolay kolay. Levent Kazancı o kadar otoriter ve baskıcı olmasa, tek oğlu Mustafa bambaşka biri olmaz mıydı? Nesiller önce 1915’te Şuşan yetim kalmasa, 2005’te Asya diye bir piç olur muydu?” Tüm kurgusunu bir yönü ile de bu temayı kanıtlamak üzerine oluşturan Şafak, okurda; “Olan bitene akıl sır ermez!” duygusu ve aczi bırakır. Bir de kaderci bir teslimiyet… Gericilik birikiminin bu en can alıcı noktasında büyük bir iddia ile yola çıkıp sadece yolları yeni gericiliklere açan bir roman olarak tanımlanmayı hak eder.
Çünkü Şafak’ın böyle bir derdi yoktur. O da tüm postmodernler gibi tarih eleştirisi yapamaz. İdeolojik ve sınıfsal duruşu itibariyle de bu böyledir. Yapsa yapsa ironi yapar, “Bakın tarihin cilvesine” der. Yaptığı ironiyi de öyle bir kurgular, oyun içinde oyun sarmalında gizler ki, bulana aşk olsun! Gerçek nerede başlar, nerede kurmacaya geçilir, o metaforlar labirenti nereye açılır, bu gerçekten bir muammadır. Okurla kurduğu ilişki aydın sorumluluğu üzerinden değildir çünkü. Onun derdi katmanlı metinler yaratmaktır. Ne kadar belirsiz olursa o kadar “post” olan metinler… Bu açıdan da Şafak’ın ironik tarih eleştirisinin ucunu yakalamak da çok kolay değildir. Piç neyin metaforudur, neden öyledir bilemezsiniz mesela. Ancak üzerine birkaç çıkarsama yaparsınız. Bunların isabetli olup olmaması da ilgilendirmez yazarı. Bunda siyasi kaygılar ve en önemlisi de piyasa kaygıları da etkilidir. O yüzden de en hassas konular en belirsiz metaforlarla verilmelidir. Verilmelidir ki her kesim kendince anlam yüklesin! TC devletinin kuruluş mantığına karşı çıkanlar bu metafordaki “piç”le onun arasında paralellik kurabilsin mesela. Ya da dindarlar “tecelli” duygusunu yaşayabilsin. Ya da Asya’nın “piçliği” geçmişsiz ve belleksiz bir nihilist olması ile neye gönderme yapılır, belirsizdir. Örnekler çoğaltılabilir.
Orta sınıf konuşuyor
Baba ve Piç, karakterleri, mekanları ve tüm ruhu ile bir orta sınıf romanıdır. Nerdeyse tüm olaylar kapalı mekanlarda geçer. Bu mekanlardaki yaşam biçimlerinde, tartışma tarzlarında ve içeriklerinde emekçilere dair hiçbir emare yoktur. Onlar kadınlara laf atan, taciz eden taksiciler, işsiz güçsüz dolaşanlar olarak vardır. Ha bir de geçerken eğreti bir şekilde eklenmiş duvar yazılamaları vardır. Kürt gençlerin yazdığını rivayet ettiği, “Kürtsen Kürtçe konuş!”… O da sokaktan evin içine sızan polis ve kovalamaca seslerinden çıkarılan bir rivayettir. Şafak’ın bu ülkenin sokaklarına, sorunlarına ne kadar uzak olduğunu gösteren çarpıcı bir örnektir sadece! O adeta yalıtılmış bir dünya kurgulamıştır. Yalıtılmış ve dondurulmuş… Sanki hiçbir şey değişmemiş ve değişmeyecekmiş gibi… Geçmişin bugün artık esamesi okunmayan törensel orta sınıf aile tabloları uzaydan ve zamandan koparılıp fırlatılmıştır sanki. Haz, gevşeme ve dipsiz bir huzur ortamı. Sanırız bu da Şafak’ın toplumsal projesidir. Geleneksel olanla, yeni durumun uyumlu birliği. Ama diğer pek çok yanıtsız soru gibi bunun da “nasıl”ı yoktur. Krizlerle birlikte eski konumlarını kaybederek, giderek eriyen bu kesimler ve doğallığında değişen yaşam alışkanlıkları gerçeği ile düşünürsek bunun da postmodern bir özlem olduğunu söyleyebiliriz en fazla. Tarih ve sınıf bilincinden arındırılmış gerici bir özlem!
Şafak’ın romanının feminen karakteri de buradan gelir. Kadın geleneksel olanı taşıyandır! Mutfağı ve yemek kültürü ile aileyi bir arada tutan, geleneksel değerleri yaşatandır. Bu feminen romanda kadına yüklenen misyon budur. Kelimenin gerçek anlamıyla gerici ve kadını konumuna hapseden bir misyondur bu. En modern ve özgür kadının sınırları da çizilmiştir. Bu Asya’nın annesi Zeliha’dır. Onun özgürlüğü mini etek giymesi, hızma takması, ağır makyaj yapması ile sınırlıdır. Ha bir de agnostik olmasıyla, ötesi yoktur. O da zaten son derece marjinaldir, yaptığı iş bile bu marjinallikle kesişen dövmeciliktir! Bir de Asya vardır. O da annesine benzer, ama onun karikatürü bile olamayacak kadar güçsüz bir nihilisttir. Asya aslında aynı zamanda tarihin tüm günahlarını yüklenen bir kuşağın da temsilcisidir. O yüzden umutsuzdur, karamsardır, geçmişsizdir, nihilisttir! Bu da bir nevi “tecelli”dir!
Şafak’ın evler dışında bir de İstanbullu entellerin takıldığı bir kafesi vardır. Kafe Kundera! Tam bir orta sınıf nihilizmi ve çürümüşlüğü kokusu yayılır bu kafeden. Şafak bir “Türkiyem aydını” eleştirisi yapmak ister. Ama karşısına koyduğu alternatif de daha gelenekçi, daha duyarlı ve daha uyumlu bir projedir. Onların nihilizmine, ölçüsüzlük ve miskinliğinedir öfkesi. Bir de henüz “ötekini” tanımak, onunla birlikte uyum içinde yaşamaktan uzaklıklarınadır. Gerisi “yok birbirimizden farkımızdır!” Neoliberallerin ünlü kalemi Fukuyama da bunu söylemiyor mu?!
Bir de siber ortam vardır. Orada Ermeni gençler Ermeni kıyımı üzerine canhıraş tartışmalar yürütürler. 21. yüzyılın teknoloji harikası aracılığıyla 20. yüzyılın sorunlarının tartışılıyor olmasına yaptığı ironik göndermeyle de tarih anlayışının propagandasını yapar. “Maddi dünya nasıl bir gelişim yaşarsa yaşasın geçmiş her zaman bugünün ve geleceğin içindedir!”
Postmodernistler tarih yazmasın!
Şafak 376 sayfalık kitapta asıl olarak kendi neoliberal ideolojisinin estetize edilmiş propagandasını yapar. Ermeni kıyımını tartıştığı sınırlar, TÜSİAD ve bir bütün olarak sermayenin sınırlarıdır. Bunda bile kaçamak dövüşür aslında. Zaten sonlara doğru konuyu öyle bir çırpıştırır ki soruna en radikal yaklaşımı gösteren sanal oda müdavimlerinden Baron Baghdassarian’ı bile (Ermeni gencin sanal ortamdaki adı) ”güvercine” dönüştürür! Roman boyunca oyun içinde oyun kuran, metaforlar labirentinde pek de sıkıcı olmayan bir gezintiye çıkaran yazar, sorunun tam da bam telinde cevval bir işbitiricilikle çıkar karşımıza. “Taraflar birbirini anlamalı, iki uç tarih anlayışı (Ermeniler geçmişlerinde yaşar, Türkler hafızasızdır!) optimum noktalarda buluşturulmalıdır“. Sorun bu kadar basit işte! Bunun nasıl olacağı da yoktur tabii. Ama biz söyleyelim, bu sınıf mücadelesi içinden yükselecek bir toplumsal kültürle yakalanacaktır. Zor ve sancılı da olsa bu süreç er ya da geç yaşanacaktır! Halkların kardeşliğinin en unutulmaz örneği olan SSCB’deki sayısız halkın tek bir yumruk olup Nazi faşizminin başını ezdiği yıllardaki gibi!
* Aslında “ona” demek de çok doğru değil. Çünkü Şafak sık sık yaptığı gibi burada da hem kahramanı, hem de kendisi adına konuşur. Postmodern romanın tipik oyunlarından birine girişerek yazarla kahramanı belirsizleştirir.