Perşembe, 22 Şubat 2007 (19 yıl 8 ay önce)
Kandıra F Tipi TİKB dava tutsaklarından Nuri Akalın, bir mektupla Adalet Bakanlığı'nın genelgesi ve sonrasını değerlendirdi. Mektup, genelge sonrasında yaratılmaya çalışılan havanın yersiz olduğuna ve genelgenin yerine getirilmesinin dahi başlı başına mücadele konusu olacağına işaret ediyor:
Sevgili …,
Bir genelgeyle
ÖO’nun bitmesi sonrası yapay bir zafer ilan edildi. Hatta havai fişek kutlamaları yapıldığı bile söyleniyor. Ancak yıllardır hücrelerde yaşayan bizlerde hiç de öylesi bir sevinç havası olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Daha çok içimize çöreklenen buruk bir acıydı. Hele ki getirilip elimize tutuşturdukları genelgeyi okuduktan sonra yüzümüzdeki ifade yarı felçli bir hal aldı. Üzgün müydük? Kızgın mı? Tebessümlü mü? Hüzünlü mü? Hiçbiri değil. Ne hissedebilir ki insan?
Ne hissedebilir ki? (…)
(…) içinde bulunduğu gerçekliği kavrayamayan ve bunu insanlara, insanlarına kavratamayan siyasi hareketler çok fazla yol alamazlar. Düştükleri hataları tekrarlayıp dururlar. Çünkü hatalarını, eksikliklerini sorgulamamış, bir muhasebeye girişmemişlerdir. Dahası gerçeklikten kopuk yapay politikaları gerçekliğe dönüştürmeye muktedir olamaz. ÖO’da ta baştan beri birbirini tekrarlayan süreç de bundan ibaretti. Ne pratik gelişmelerden dersler çıkartıldı, ne de kim ne diyor diye kulak asıldı. Statik zorlama politikalarla yol alınmaya çalışıldı.
Sonuç olarak ÖO ta baştan devletin kabul ettiği kazanılan birçok talebin kırıntılarıyla yetinerek bitirildi. 19 Aralık öncesi ve sonrası yaşanan süreçte yapılan pazarlıkları, olanları ele alan yazılar yazıldı, dergilerde yayımlandı. Bu sürece daha yakından tanıklık etmiş olanlar tekrar ele alsalar yerinde olacaktır. Ancak şu kadarı herkes tarafından bilinen bir gerçeklik ki, operasyon olmadan önce kimi duvarların yıkılması, 9 kişinin birarada kalması, F tiplerinin açılmasının ertelenmesi gibi bir talep kabul edilmişti. (…)
Devamında ise ÖO’nda olan yüzlerce kişi tahliyelerle, bırakmalarla yavaş yavaş eridi. Önce ellilere, altmışlara düştü. Sonrasında ise beş altı kişi ile sürdürülmeye çalışıldı. Aynı oranda dışarıda da ölümler öyle bir kanıksandı ki, cezaevinden gelen her ölüm haberi sıradan bir ölüm haberinden farksız hale geldi. Bu konuda bir şeyler yapmak için bir zamanlar çırpınan aydınlar bile dönüp bakmaz oldu.
Her şeyden önce bu duruma gelinmesinin temelinde her şeyin ÖO ile halledilebileceği anlayışı vardı. Yanlış bir kavrayıştı bu. ÖO olsa olsa dış kamuoyunu harekete geçiren, soruna duyarlı hale getiren bir araç olabilir. Bunun ötesinde tek başına işlevi çok sınırlı olacaktır. Doğru kullanılmadığında her silah sahibine zarar verebilir. Nihayetinde öyle de olmuştur.
Devlet F tipi uygulamasında bu kadarını kendisinin bile beklemediği bir sonuç aldı. Hem hücre tipi sistemin işleyişi oturdu, hem de F tipi cezaevleri insanların, kitlelerin gözünde bir korku aracına dönüştü. (…) Nihayetinde sokaklarda insanlar
“F tipine göndeririz bak!” diye korkutuluyor.
Elbette bu imajı tamamıyla yersiz ve temelsiz de değil. Hücre sistemi bu haliyle uzun hapisliklerde insan ruhu üzerinde tam anlamıyla bir işkence aracıdır. Yalnızlaştırma, durmadan kendini sorgulamaya sevketme, her şeye, hatta insanı insan yapan değerlere bile yabancılaşmaya başlamak, dengesizleşen, anlık değişen ruh halleri, depresyon, stres, anlamsız öfkeler… İşte bütün bunlar uzun süre buralarda kalan insanların şu ya da bu düzeyde yaşadıkları ve başetmeye çalıştıkları sorunlar.
Çok da fazla karamsar olmayalım. Bütün bunlarla başa çıkmak da tabii ki mümkün oluyor. Öyle ki
Saygon zindanlarında nasıl küçük kafeslerde farelerle, böceklerle yıllarca yaşamayı ve oralardan sağ çıkmayı başarmış devrimciler varsa, buralardan da sağlıklı çıkmak mümkün. Fakat burada şöyle bir fark var: Saygon zindanlarında açık şiddet var. Acısı duyulabiliyor. Ama buradaki şiddet insanın ruhuna yönelik. Farketmek çok daha zor oluyor. Farkedip önlem almadığında, o şiddet seni yiyip bitiriyor. Ve tükendiğinde ancak farkediyorsun durumu.
Buralardan en az etkilenmenin yolu hiç kuşkusuz
üretmekten geçiyor. Yazmak, okumak, bir takım sanatsal, kültürel beceriler edinmek, yabancı dil öğrenmek, müzik aleti öğrenmek, resim çizmek… Bütün bunlar büyük oranda ruh halini dengede tutmayı başarsa da yalnızlaşma bir yerde gelip insanın karşısına dikiliyor. Yaşamdan, dünyadan soyutlanmanın ağır baskılanması kendini bazen yoğun bir şekilde hissettiriyor. Hele ki bu tür üretimlere kendini geliştirme çabasına yönelmeyenlerde durum çok daha vahim olarak ortaya çıkıyor. Öyle ki açıktan açığa her şeye küfür etmeye başlayanlar bile oluyor.
Nihayetinde şu son yedi yıllık F tipi sürecinde buralardan tahliye olanların birçoğunun arkasına bile bakmadan her şeyden hatta neredeyse demokrat olma kimliklerinden bile uzaklaşmalarının nedenini buralarda aramak gerekiyor.
Cezaevlerinde ortak kullanım alanlarının hiçbiri bugüne kadar kullanılmadı. Buna telefonla aile görüşmesi de dahil. Dahası üç arkadaşla görüşme kararı alınmasına rağmen tutsakların birçoğu uzun yıllar cezaevinde kaldıklarından dolayı pratikte bunu pek değerlendiremediler. (…)
Nihayetinde ÖO şu anda bitti. Gelen genelgede kazanım gibi görünen iki nokta var. Birincisi disiplin cezalarına bakılmaksızın ortak mekanların kullanılması. Fakat iyileştirme gibi görünen genelgenin bu 14. maddesi daha başta 1 ve 3. maddelerinde geri alınmış. 1. madde, “… iyileştirme programının amacına aykırı sonuçlar verdiği tespit edilen hükümlü ve tutuklular yönünden bu uygulama son verilebilir veya değişiklik yapılabilir.”
3. madde, “Ortak etkinliklere katılacak hükümlü veya tutuklunun gruplandırılması, programların amacına aykırı sonuçlar verdiği tespit edilen tutuklular yönünden uygulamaya son verilmesi veya gerekli değişikliklerin yapılmasına idare ve gözlem kurulunca karar verilir.”
Bu maddelerin tretman dayatması olmadığını söylemek saflık ve kendisini kandırmaca olur. “
Programın amacına aykırı sonuçlar veren hükümlü ve tutuklu…” Buradaki
program nedir? Amaç nedir? Elbette ki hükümlü ve tutukluyu “adam etme” politikasıdır.
İkinci iyileştirme gibi görünen nokta ise, genelgeye göre eskiden haftada 5 kişi ortak alanlara 5 saat çıkabiliyordu -ama çıkılmıyordu. Şimdiki genelgede bu sayı haftada 10 kişi ve 10 saate çıkarılmış. Fakat bu madde de farklı maddelerle öyle bir düzenlenmiş ki, tam bir alicengiz oyunuyla başka maddelerle sınırlanıp geri alınmış. Bu 13. maddenin sonunda şöyle denilmiş: “… Bu faaliyet hafta içerisinde açık görüş ve avukat görüşlerini aksatmayacak şekilde yaptırılır."
Bu şu anlama geliyor. Bir ayda 4 hafta var. Her ayın bir haftası açık görüş. Ayrıca her haftanın Cuma günü avukat görüşü için ayrılmış. Bu da ayda üç hafta ve her hafta dört gün ortak alanlar kullanılacağı anlamına geliyor. Daha net hesaplarsak bu da ayda 12 gün yapıyor. Ayrıca bir maddeyle de arama günlerinde bu faaliyetler yapılamaz diye belirtilmiş. Bir gün de bundan düşülürse, ayda 10-11 gün buralardan yararlanma olanağı veriliyor. Geri kalan 20 gün yine tam tecrit anlamına geliyor. Dahası var ki, bu daha da vahim. 10 saat kesin, kazanılmış bir hak da değil. İdarenin keyfine bırakılmış. “… 10 saati aşmayacak şekilde” denilmiş. Yani 10 saatten az olabilir ama çok olamaz.
Nihayetinde Kandıra 1 Nolu F Tipinde idareyle görüşen tutsaklara “Personel yok, bu yüzden haftada 2 saat çıkabilirsiniz” cevabı verilmiş. Dah önce ortak alana çıkan PKK’li tutsaklar böyle bir sorun yaşamış ve İnfaz Hakimliğine başvurmuştu. İdarenin “Personel yok, bu yüzden 2 saatten çok çıkartamıyoruz” gerekçesi de yerinde görülmüştü.
Genelgede daha başka olumsuzluklar da mevcut.
Ağırlaştırılmış müebbet alanlar bu olanaktan daha da sınırlı yararlanabilecek. Ve en kötüsü ağırlaştırılmış müebbetler günde bir saat havalandırmaya çıkabiliyor. Bu yönde hiçbir kazanım yok.
Şimdi şu soruyu soralım:
Bu mu zafer? (…) Daha dürüstçesi, ta baştan beri yapılan hataların özeleştirisini vermek olur. Bu bir şey kaybettirmez, kazandırır.
Bugünden sonra, daha doğrusu eldeki bazı etkili araçları tükettikten sonra yapılması gereken, cezaevlerindeki sorunları dışarıdaki kamuoyuna taşımak, dışarının içeriyi sahiplenmesini sağlamaktır. Eldeki “kazanımları” da tretman dayatmalarını redederek olabildiğince kullanmaya çalışmak yerinde olacaktır.
(…)
Nuri Akalın