Felsefeyi Savunmak

Felsefeyi savunmak ve ilerletmek diyalektik materyalizmi savunmaktır.

Pazartesi, 26 Şubat 2007 (19 yıl 8 ay önce)

Pozitivizme ve Pragmatizme Karşı Felsefeyi Savunmak
Maurice Cornforth
Evrensel Basım Yayın


Kitap'ın yazarı Cornforth, pozitivizme ve onun bir türü olarak pragmatizme karşı genelde bilim olarak felsefe; özelde diyalektik materyalizm savunusu yapıyor.

Zaten yazara göre bu ikisi, Marx ve Engels’in devrimci bir kopuş anlamına gelen diyalektik materyalizm yöntemi bulgulamasıyla bir ve aynı şey haline gelmiştir.

Daha doğrusu diyalektik materyalizm ile birlikte felsefe bilimselleşmiştir. Neden “Felsefeyi savunmak?” Cornforth bunu hemen “giriş”te şöyle açıklıyor:

Kapitalizme son verme ve komünizme doğru ilerleme mücadelesine göre yönünü belirleyen Marksizm, kendini, kapitalist felsefe okullarının kısır soyutlamalarına ve geçmişin ölü teorilerini yeniden canlandırmaya çalışanlara karşı konumlandırır. Felsefenin kapısını halka açar; maddi dünya ve tarih konusunda ussal (rasyonel) bir anlayış elde etmeye çalışan felsefi geleneği sürdürürek geçmişin mirasını canlı bir biçimde sunar. Dünyayı ancak onu değiştirmeye çalışarak, insan doğasını ise insanların koşullarını iyileştirmeye çalışarak anlayabiliriz.

Bu nedenle Marksist felsefe, felsefenin gelişimi konusunda en doğru yolu izler. Felsefe ancak insanlığın kurtuluşu davasına hizmet ederek gelişebilir. O, kapitalizmin yozlaşmış felsefe okullarının tersine, geçmişin felsefesindeki bütün en iyilerin haklı mirasçısı, ardılıdır.

Bu kitaba ‘Felsefeyi Savunmak’ ismini vermemin nedeni budur. Son nefesini vermekte olan kapitalizm hayatta kalmak için çırpınırken bütün insani değerlere saldırıyor ve biz onları savunmak durumundayız. Felsefeyi savunmak ve ilerletmek artık sosyalist felsefeyi, diğer bir deyişle diyalektik materyalizmi savunmaktır; tıpkı gerçekten de genelde insanlık kültürünün savunulmasının artık sosyalist kültürün savunulması olması gibi. (s. 28-29)
Bu, Cornforth’un felsefenin ne olduğunu ve görevini tanımlayış biçimine uygundur:
Felsefe, dünyanın niteliğini, bizim onun içindeki yerimizi ve yazgımızı anlama çabasıdır. Felsefecilerin görevi daima bu anlayışı zenginleştirmek ve sonuçlarını genelleştirmek olmuştur. (s. 60)
Pozitivizme karşı çıkarken felsefenin klasik amacını yeniden vurgulamak gerekir. Ancak yeni felsefi sistemler geliştirmek anlamında değil. Bunların zamanı geçti. Artık bilimlerin üstünde duran ve görgül bilimsel incelemelerde kullanılan ilkelerden farklı bir temel üzerinde evrensel bir dünya sistemi kuracağını iddia eden bir felsefeye yer yoktur.

Felsefeden beklenen şunlardır: İlkelerini ve ulaştığı sonuçları bilimin kendisinden elde etmeli; bilimlerin bir genellemesi olmalı, bilime dayanmalı ve bilim ilerledikçe sürekli olarak geliştirilmeli; ve aynı zamanda kendisi de bilimin elinde bir silah olmalı, bilimsel araştırma stratejisine ve bilimsel teorinin formüle edilmesine yol gösteren bir yöntem haline gelmelidir. (s. 61)
Felsefe, gerçek bilimsel muhtevasına ve biçimine diyalektik materyalizm ile birlikte kavuşmuştur. Diyalektik materyalizm, sömürücü sınıflara karşı tüm insanlığı kucaklayan ve onun bugün ve gelecekteki ihtiyaçlarına yanıt verebilecek bir dünya görüşünü temsil eder. Çünkü o tüm sınıfları ortadan kaldıracak teori ve pratiğin kılavuzudur.
İşçi sınıfı bakış açısının, bu nedenle şeyleri oldukları biçimiyle mazur gösteren hiçbir felsefi sisteme, hiçbir ilkeye ihtiyacı yoktur. O, dünyadaki her şeyin gerçek hareketini ve değişimini -varoluşu, gelişimi ve yok oluşu- doğru olarak yansıtan fikirlere ihtiyaç duyar. Ve bu fikirlerin geliştirilmesi için gerekli ilke ve yöntemleri oluşturmuştur. (s. 93)
Bu çok önemli çalışma, konusunun hakkını veriyor. Neredeyse yarım yüzyıldır Marksizmin “içerden” ve “dışarıdan”, özellikle de burjuva gerici felsefelerinin saldırıları altında ve onun bütünselliğinin “marksistlerce” “unutulması” sonucunda parçalandığı; üstelik Marksist felsefenin büyük ölçüde ihmal edildiği düşünüldüğünde, tarihsel kopukluğun giderilmesi açısından önemli bir dayanak sunduğu için değeri ayrıca artıyor.

Buna, günümüz postmodern koşullarında hem felsefi idealizmin saldırıları karşısında materyalizm mevzilerinde sağlamca durabilmek hem de günümüz dünyasını belirli bir bütünlük içinde kavrayıp açıklayabilmek açısından felsefenin özel bir önem kazanmış olduğunu da eklemeliyiz. Her ne kadar pozitivizm karşısına alıyor görüntüsünü veriyor olsa da postmodernizm ve belirsizlik felsefelerinin onun cephaneliğinden sonuna kadar yararlandığını da belirtelim.

Kitapta pozitivizmin hedefe çakılması rastlantı değildir:
Kapitalizm son aşamasına- tekelci emperyalist aşamasına- ulaştığı, bütün çelişkileri yoğunlaştığı ve çözümsüz bir genel bunalımın içine girdiği için felsefesi de daha karmaşık, daha soyut, daha uzmanlık gerektirir olmuştur.

Üstelik aynı zamanda, hepsinden ziyade bir akım doruğa ulaşmıştır; bu akım felsefe aracılığıyla dünyayı ve bizim onun içindeki yerimizi anlamaya çalışan her türlü bakış açısından uzaklaşarak dünyanın bilenemez olduğunu, bizim kavrama yetimizi aşan gizemli gözlerin arenası olduğunu söyler. İnsan bilincini ve eylemini nasıl daha ileri götüreceğimizi bulmayı akıllarından bile geçirmeyen felsefeciler, insan bilincinin ve insan söyleminin kaçınılmaz sınırlılığını açıklamaya koyulmuşlardır.

(…)
Felsefede gerçek bir yozlaşma süreci yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Felsefe alabildiğine uzmanlık gerektiren, halktan kopuk, soyut ve kısır, bilginin ilerlemesi değil sınırlılığı üzerine kurulu bir öğreti haline gelmiş; insanlığın kurtuluşunu amaçlayan değil, varolan toplumsal düzeni savunan bir güç olmuştur. (26-27)
Kapitalist felsefenin bütün bu özelliklerini sergileyen pozitivizm burjuva felsefesinde büyük bir kırılmayı ve koyu bir gericiliği, irrasyonalizmi temsil etmektedir. Klasik metafizik ve idealizm akımlarına karşı olduğunu, “akıl ve bilim adına” konuştuğunu ilan edip ve fakat “akıl ve bilimden vazgeçmesi”yle ise burjuvazinin elinde sanıldığından etkili bir silah olmuştur.

Bu yüzden Cornforth, “ne idealist ne materyalist olma” kılıfı altındaki pozitivizmin gerçek niteliğini açığa çıkarmanın onu teşhir etmenin son derece önemli olduğuna haklı olarak vurgu yapmaktadır. Cornforthn bize şöyle sesleniyor:
‘Profesyonel’ felsefenin içinde bulunduğu durum nedeniyle birçok insan felsefenin ne işe yaradığını sormakta ve ona gereksinimleri olmadığı sonucuna varmaktadır. Ne var ki bunun tek bir anlamı vardır; o da felsefi öğretileri en ufak kırıntılarına varıncaya kadar hiç sorgulamadan kabul etmektir. Buna değer vermediklerini sandıkları felsefecilerin öğretileri de dahildir. Bu felsefeciler, onlar bunu farketmeden kafalarının içine girerler. Çünkü felsefeyle hiç ilgilenmeseler de herkes ondan; onun okulda, basında, kilisede, radyoda veya sinemada karşılarına çıkan ikinci el (elden düşme) türevlerinden etkilenirler. Felsefeyi hor görmek, ona gereksinim olmadığını düşünmek, kapitalist felsefeyi eleştirmeden kabul etmek ve kullanmak demektir. (s. 27)
Kitabın yazıldığı dönemin (1950'lerin sonu) özellikleri ve o dönemki Marksist çevrelerde günümüze kıyasla muhtemelen oldukça üst düzeyde teorik donanımların varlığı vb. göz önüne alınırsa ve günümüzdeki devrimci hareketteki felsefeye uzak durma halinin devam ettiği düşünülürse bu belirlemenin güncelliğini fazlasıyla koruduğunu söylemek durumundayız.

Tüm kitap boyunca felsefeye ve bilime tutarlı diyalektik materyalist bakış açısıyla yaklaşılıyor ve felsefenin sınıfsal niteliği özenle belirtiliyor. Pozitivist-olgucu-pragmatist felsefeyi akımların üzerindeki “maddeci” “bilimci” (hepsi değilse de bazı türleri özellikle bu kılıkla görünürler) örtü kaldırılarak onların gerici sınıf karakteri ve metafiziksel idealist özleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor; her adımda gerçek nitelikleri tüm öğeleriyle deşifre edilerek hepsinin karşısına diyalektik materyalizmin bilimsel felsefesi çıkarılıyor.

Cornforth, “mantıksal pozitivizm”, “anlambilim”, “pragmatizm” vb. her birini ayrı ayrı (aralarındaki devamlılığı da göstererek) ele alıp bunların birbirleriyle olan tarihsel-sınıfsal ilişkilerini (Locke, Hume ve benzerlerindeki köklerine de değinerek) emperyalist kapitalist düzenin savunulmasında nasıl iyi birer müttefik olduklarını, hepsinde ortak bir özellik olan diyaliktik materyalizm düşmanlığını kapsamlı ve derin çözümlemelerle bize hatırlatıyor/gösteriyor. Diyalektik materyalizme ise ayrı bir bölüm açarak burada onun ne olduğuyla ilgili ve temel özelliklerini sıralayan bütünlüklü bir sunumunu yapıyor.

Pozitivist-olgucu ve onun bir türü olarak pragmatitist anlayışlar “metafizik”e karşı çıktıklarını söylerler ve bu arada özelde diyalektik materyalizmi, genelde materyalizmi “metafizik”le damgalamayı pek severler. Diyalektik materyalizm ile metafiziksel felsefi sistemleri “metafizik” ortak paydasında buluşturmakla kalmayıp diyalektik materyalizmi mekanizmin bakış açısıyla özdeşleştirirler.

Cornforth tüm bu ve benzeri yanılsama yaratan görüşlerin gerçek içeriğinin ve hedefinin (çünkü onlar materyalizme düşmandır) ne olduğunu zekici çözümlemelerle deşifre ettiği gibi ussal bir felsefenin hiç de metafizike ya da herhangi bir felsefi sistem kurmaya gereksinmesi olmadığını, tam tersine, tutarlı materyalist olunabilmesi için metafiziğe tam karşıt diyalektik düşünme biliminin olmazsa olmaz olduğunu ortaya koyuyor. O bu konuyla ilgili diğer şeylerin yanı sıra şunları söylüyor:
Deneyime ve bilimlerin ulaştığı sonuçlara dayanan, deneyim ve bilimin ışığında doğrulamaya çalıştığımız ve düzeltmeye hazır olduğumuz geniş felsefi genellemelerle bilime ve deneyime dayanmayan, dogmatik, kurgusal ve apriori (önsel) genellemeler arasındaki fark. Doğrudur, Aristo ‘ilk felsefe’yi tanımladığında bu tür bir ayrım yapmadı. Ancak aradan geçen iki bin yılda bilim bugün için çok önemli olan bu ayrımı yaptı.

‘Metafizik’ kavramının dünyanın niteliği hakkındaki her genelleme çabasını kapsayacak şekilde kullanılması çağdaş felsefe açısından yararlı olmayacaktı. Bu hem bulanık hem de yanıltıcıdır. Aslında bu yalnızca pozitivist bilgi teorisini ve pozitivist bilim yorumunu benimsemek istemeyen herkesi ‘metafizikçi’ olarak damgalamak için uydurulmuş bir sözcük oyunu, basmakalıp bir etikettir. Bilimsel bir değeri ve yararı olan felsefi genellemelere öyle olmayanlar arasındaki ayrımı yapma konusunda tamamen başarısız kalır. ‘Metafizik’ kavramı eleştiri konusu edilecekse eğer, onu ikinci tür (bilimsel olmayan) genellemeleri adlandırmakve kullanmak en doğrusudur. (s. 131)
Metafiziğe, felsefi sistemlere karşı olduklarını her fırsatta ilan eden pozitivistlerin bizzat kendilerinin birer metafizik kurduklarını (Kant da vakti zamanında Hume’un etkisinde metafizik uykusundan uyandığını söylemişti; oysa o da kendi metafiziğini kurmuştu!) çok güzel açıklayan Cornforth, bunların idealizmi nasıl içeri buyur ettiklerini de gözler önüne seriyor.

Aralarında bilinçli olarak metafizik ile materyalizmi aynı şey gibi göstermeye çalışmış olanları değil, yalnızca metafiziksel sistemlere tepki geliştiren burjuva dar kafalıların istisnasız hepsinin kaçınılmaz akıbetidir bu.

Cornforth ayrıca, “mekanizm”in ya da genel olarak söylersek diyalektik olmayan her türlü materyalizmin artık tümüyle idealizm saflarına geçtiğini de tespit ediyor. Mekanik ya da kaba materyalizmin geçmişte ilerici ve materyalist karakterini az çok koruyabildiği bir dönem olmuştu.

Ne var ki daha sonra, özellikle tekelci kapitalist düzene geçişle birlikte diyalektik olmadan materyalizmin metafizik kurmakla sonuçlanacağı, materyalist olunmadan diyalektiğin idealizme saplanacağı, her iki durumda da koyu bir gericiliğe sürüklenileceği ortaya çıkmıştır. Tutarlı materyalizm diyalektik materyalizmdir.

Felsefe, bilim, teknoloji vb.’nin birbirleriyle olan karşılıklı etkileşimlerini ve bunlarla ekonomik toplumsal ilişkiler arasındaki (ikincilerden birincilere doğru olan) belirleme/sınırlama ilişkileri gibi daha pek çok yönden oldukça iyi çözümlemelerin olduğu kitapta, hem diyalektik materyalist felsefi kavrayış açısından hem de onun her çeşidiyle metafizik idealist felsefelerle olan ayrımının kavranması açısından büyük öneme sahip bilgi teorisi konusunda özlü bir bölüm var, oradan aktaralım:
Burjuva felsefesinde bilginin temeleriyle ilgili iki karşıt düşünce biçimi vardır. Bir taraftan bilginin temelleri olarak “doğuştan (yaratılıştan) gelen düşünceler’in, ‘ölümsüz gerçekler’le ilgili sezilerin, apaçık ‘yapay önermeler’in apriori) ‘ilk ilkeler’in önemini vurgulayan görüşler; diğer taraftan her türlü bilginin bireysel duyusal algılara dayandığını söyleyen çeşitli görgücü görüşler… (99-100)
Burjuva bilgi teorisinin iki karşıt türü de bilginin kaynağının duyularda veya düşüncelerde görüşler; ve bireysel deneyimin bu yanlarını içinden çıktıkları insan etkinliğinin gerçek maddi sürecinden soyutlarlar. Oysa buna karşın diyalektik materyalizm bilgiyi gerçekte doğup geliştiği yerde, insanların toplumsal varlıkları ve birbirleriyle ve doğayla olan etkileşimleri temelinde inceler.

Diyalektik materyalist bilgi teorisi, bilgiyi burjuva felsefesine özgü soyut bir tarzda ele alan anlayışla, onun yöntemleriyle, varsayımlarıyla ve sonuçlarıyla bağını koparır. Lenin’in dediği gibi o, ‘konuyu tarihsel olarak ele alır, bilginin kökenini ve gelişimini, bilgisizlikten bilgiye geçişi inceler.’ (101)
Bilgilerimiz de tıpkı dilin kendisi gibi toplumsaldır. Maddi üretim süreciyle koşullanmış belirli bir nitelik verilmiş toplumsal etkinliğin sonucunda ortaya çıkarlar. Bunun gibi, genel olarak düşünce özelde felsefi düşünce ve kavramlar da toplumsaldır ve tarihseldirler. Maddenin en yüksek hareket biçimi olarak düşünce bu maddi kökeninden ayrılamayacağı gibi, birbirinden oldukça farklı olan düşünce biçimlerinin niteliği de her çağa özgü olan toplumsal maddi üretim koşullarından soyutlanarak açıklanamaz. Bu konuda Cornforth’un çarpıcı bir pasajı var:
Dünya, insan tarafından düşünce biçimlerine dönüştürülür. Dünyanın bu kavramsal yeniden üretiminin temelleri ise insan emeğinin ve emek sürecinden kaynaklanan toplumsal ilişkilerin niteliğine dayanır: Emek sürecinin ortaya koyduğu sorunlar onun başlangıcını oluşturur. (21)
Elbette tarihte felsefi düşünce ve kavramlar insanoğlunun beyninde ve onun ürünü olarak bir kez ortaya çıktıktan sonra, düşünce sürecinin diyalektik yasalarına uygun olarak sırası geldiğinde kendi hareketini başlatıyor ve toplumsal işbölümünün kaçınılmaz sonucunda tek tek bireyler olarak filozofların düşünceleri üzerinden, bunların birbirleri arasındaki etkileşimler, fiziksel mücadeleler, eleştiriler yoluyla sonraki dönemlere taşınıyorlar. Üstelik bu, Lenin’in bir yerde söylediği gibi kronolojik sırayı da izlemiyor her zaman. Ne var ki, felsefi düşünceler son tahlilde, toplumsal üretimin koşullarının belirlediği insanların geçimlerini sağlama tarzının çizdiği sınırlarda kendi hareketini gerçekleştirirler. Ve Cornforth’un Engels’ten aktararak söylediği gibi ekonomik gelişme, felsefi görüşleri esas olarak ekonomik gelişme temelinde gerçekleşen politik, hukuki ve moral gelişme yoluyla belirliyor. Her tarihsel dönemde, belirli toplumsal üretim ilişkilerinin koşulladığı maddi yaşam biçimine uygun düşünce biçimleri gelişiyor.

Tekrarlarsak; diyalektik materyalist bilgi teorisine göre bilgi ve onun niteliği sadece diyalektik olarak değil onun kendi tarihsel gelişme süreci içerisinde ve insanların toplumsal etkinlikleri, eylemleri, birbirleriyle ve doğayla olan ilişkileri temelinde anlaşılabilir ancak.

Bilginin salt aklın içinde olup biten bir şey olarak görülmesi, onu maddi dünyadan ve insanların somut toplumsal etkinliklerinden soyutlandırılmış biçimde ele alan metafizik idealist bakış açılarındaki yanılsamalı düşünce biçiminden ötürüdür. Bunun nedeni Cornforth’un da vurguladığı gibi şimdiye kadar toplumların sınıflara bölünmüş olması ve maddi dünyanın egemen sınıfın ideolojisi çerçevesinde kendi sınıf konumuna uygun olarak çarpıtılmış yansımasıdır. Düşünceyi bizim dışımızdaki nesnel gerçekliğin yansıması olarak ele alan diyalektik materyalizm, toplumsal bir ürün olarak gerçek bilginin, insanların doğayı değiştirdikleri, bunu yaparken kendilerini de değiştirdikleri toplumsal maddi üretim sürecinde doğayla girdikleri etkin ilişkiler aracılığıyla nasıl edinildiğini kavrayıp açıklama gücünde olan tek felsefi anlayıştır.

Maddi dünya ve birinden diğerine (basitten karmaşığa) sıçramalarla ilerleyen maddesel hareketin bu gelişiminin sonucunda bir noktada ortaya çıkmış olan insan toplumları tek bir doğa tarihi içinde yer alırlar. Diyalektik materyalist görüş, toplumların gelişmesini de doğal bir süreç olarak ele alır. İnsan doğanın bir parçasıdır ve fakat onu ve kendini değiştiren bir parçasıdır.

Peki böcekler, kuşlar, ağaçlar da doğayı değiştirmiyorlar mı? Evet ama arada esaslı bir fark vardır! Ellerin serbest kalmasıyla alet yapıp emek sürecini gerçekleştiren, ellerin bu şekilde işlevli hale gelmesiyle serbest kalan beynine (gelişme halinde olan beynine) düşünme yetisi kazandırmasıyla zihnindeki tasarımlarla emek sürecine giren insanların toplumsal etkinliğidir söz konusu temel ayrımı oluşturan.

Doğanın geri kalan varlıkları onun kör yasalarına boyun eğmek durumunda kalırlarken (yani kuşlar, ağaçlar doğayı ‘değiştiremezler’) insanoğlu bu yasaları (ister bilincinde olsun ister tam olarak bilincine yansımamış olsun) emek süreci yoluyla keşfettiği oranda toplumsal etkinliğine bilinçli bir karakter verebilir ve böylece doğayı da dönüştürmüş olur.

Bu şekilde doğayla ilişkiye geren insanlar kendi dışındaki maddi dünyanın düşüncedeki yansıması olan bilgilerini aşama aşama arttırır. Toplumsal işbölümünün (kafa emeği ile kol emeği arasındaki farklılığın da giderek artması) aynı zamanda her bir emek türünün tek yanlılaşması vb.) giderek karmaşıklaşmasıyla birlikte bu süreç de çok karmaşık ilişkiler çerçevesinde gerçekleşir. Bilginin temelinde bu süreç yer alır ve bilgisizlikten bilgiye doğru pratikte sınanmalarıyla daha kesin bilgilere doğru ilerlenir.

Böylece diyalektik materyalizm hiçbir gerçek bilginin mutlak olmadığını, toplum olarak örgütlenmiş çeşitli etkinliklerden bulunan insanların, içinde yaşadığı somut maddi koşullarla sınırlandırılmış olduğunu ve fakat bilginin sınırlarının da mutlak olmadığını, her gelişme aşamasında yeni keşiflerle kendinde şeylerin insanlar için şeyler haline geldiğini, bilginin sınırlarının buna bağlı olarak sürekli genişlediğini ve bilginin giderek dışımızdaki nesnel gerçeklikle olan uyumunun daha tam hale geldiğini bilir. Cornforth bunları özlü biçimde ortaya koyuyor ve ekliyor:
Bilgi için mutlulak sınırlar, bilinemeyen kendinde şeyler, evrenle ilgili muammalar ve sınırlar, ilke olarak bilinemeyecek ve açıklanamayacak hiçbir şey yoktur.

Diyalektik materyalizmin son derce cesur ve iyimser inancı budur. Bilimin gereksinmelerini böyle bir bilgi teorisi karşılar. (103)
Gelecekte insanoğlunun maddi dünyayı ve onunla beraber kendini dönüştürmeyi başardığı ölçüde bilimin özgürce gelişebilmesinin önünde engeller bir bir azalacaktır. Sırası gelmişken ekleyelim: kendini de ortadan kaldırarak tüm sınıfları ortadan kaldırmaya ve bunu yapmanın bilincine erişmeye muktedir birincik sınıf olarak proletaryanın hareketinin teori ve pratiği bunu nihai olarak başarabilir ancak.

Çünkü maddi dünyayı kendi gerçekliği içinde kavramak ve onun yasalarını keşfedip bunları bilinçli biçimde uygulayarak toplumu ve tarihi değiştirmek onun çıkarınadır. Onun militan materyalizmi diyalektik materyalizm dışında hiçbir felsefi anlayışın öne süremediği ve asla kavrayamayacağı Marks’ın ünlü 11. tezinde bu en özlü ifadesini bulmuştur.

Cornforth onun öznel idealist niteliğini açığa çıkararak mahkum ettiği pragmatizme geniş bir bölüm ayırarak detaylı bir şekilde inceliyor. Çünkü tıpkı genel olarak pozitivizmin doğa bilimlerini, deney ve gözlemi kabul etmeyi (metafiziğe düşman kesildiği için!) gibi, pozitivizmin bir türü olarak pragmatizm de bilginin ve düşüncenin insanın eyleminden, doğayla olan etkileşiminden ayrı düşünülemeyeceğini söyler!

İnsan pratiğinden kopuk bir biçimde bilgi, düşünce ve kavramlar üzerinde bunlar salt aklın içinde olup bitiyormuş gibi ele alan felsefi tartışmalara girmeyi dahi yanlış (yararsız) bulur! Ne var ki Cornforth’un da bize gösterdiği gbii bu anlayış pragmatizmi özsel idealizme saplanmaktan kurtarmaya yetmemektedir.

Çünkü o düşüncenin bizim dışımızdaki nesnel gerçeklikle uyumlu niteliğini ve onu yansıttığını yadsır; üstelik “fikirlerin nakit-değeri daha fazla kazanç sağlayan” sonuçlara yol açıyorsa bunların “doğru” fikirler olduğunu söyleyerek bilim ve felsefenin alanını geleneksel pozitivizm de dahil tüm felsefi akımlara kıyasla son derece daraltır. Bilginin ondan bağımsız düşünülemeyeceği “yararcı” pratiğe onca vuruş yapmasına karşın ve aslında tam da bundan dolayı pragmatizmin öznel idealizmini ve görececiliğini Cornfornth çıplak bçimde gözler önüne seriyor:
Dewey (bir pragmatist -bn), ‘aklın’ veya ‘bilincin’, ‘kendinde şey’ olarak varolduğunu yadsıdığını söyleyerek çalım satar. O, düşünme eyleminin bütünüyle doğal olduğunu, mantıksal olanın sürekli biyolojik olanla birlikte olduğunu, düşünmenin çevreye hükmetmeye yardımcı olan pratik bir etkinlik olduğunu vb. göstermeyi tasarlar. O, tüm bunların, idealizmin hatalarına ölümcül bir darbe indirdiğini düşünür. Oysa aslında gerçek saldırısı idealizmi değil materyalizmi hedefler -her türlü düşüncenin maddi gerçekliğin yansıması olduğu önermesini hedef alır, ki bu önerme materyalizmin can damarıdır. (208)
Düşüncenin işlevini, düşünceyi doğrudan koşullara uygun davranış motiflerinin geliştirilmesi olarak gören Dewey, düşüncenin pratik amaçlara hizmet ettiğini ve pratik etkinlikte sınandığını görür. Fakat düşünce ile onun nesneleri arasında kendisini gösteren ve dış dünyanın düşüncede yeniden üretilip yansıtıldığı gerçeğine dayanan eşsiz (özgün) ilişkiyi kavrayamaz. (212)
Pratik güvenirliğin düşüncenin gerçeklikle uyumunun bir sonucu olduğu düşünülebilir; tıpkı düşüncenin gerçeklikle uyumunun onun güvenirliğinin pratikte sınanması olduğu gibi. Ne var ki Dewey, bilginin düşüncemizle nesnel gerçekliğin uyumunun sonucu olduğunu söyleyen (materyalist -bn) görülerin karşısına, bilginin göstergesinin pratik güvenirlik olduğu görüşünü çıkarıyor. Bilme eyleminin bir ‘izleysel’ tarafından gerçekliğin ‘gözlemlenmesi’ olmadığı gibi, bilme eyleminden bağımsız olarak bir gerçekliğe sahip olan bir bilgi nesnesi olamayacağını da ısrarla belirtir. (223)
Dewey, bilincin evrimini onun gerçek maddi öncüllerinden ayırır. Ve bir nesneyle ilgili, onun hakkında elde ettiğimiz bilginin ifade edildiği düşüncemizi, aklın dışında varolan, düşüncemizin onun bir parçası ve teknik bir yansıması olduğu gerçek maddi nesneden ayırır.

Bir nesne hakkındaki düşüncemizi biz kendimiz oluştururuz, fakat onu bağımsız olarak varolan bir nesnenin yansıması olarak oluştururuz. Maddi nesnelerin gerçek varlıklarının içerdikleri her şey, bilginin gelişiminin (onlar hakkında bir şeyler öğrendiğimiz ve bunları düşüncelerimizde ifade ettiğimiz) her aşamasında baskındır. Gerçek bilgi nesnesi, her zaman onun hakkında bildiğimizden çok daha fazlasını içerir.

Dewey’e göre tersine, çok daha azını içerir. Ona göre, bizim onu bilip bilmememizden bağımsız olarak varolan gerçek bilgi nesnesi, salt bir belirsizlik durumundan başka bir şey değildir. Onun görebildiği tek şey, bir nesne hakkındaki düşüncemizi oluşturma sürecidir. O, bir nesne hakkındaki düşüncemize sonsuza dek taze belirlemeler ekleyebileceğimizi görür. Bu belirlemelerin ancak bizim onun hakkında ne düşündüğümüzden bağımsız olarak varolan gerçek nesnelerin gerçek ve sonsuz özelliklerini yansıttıkları öçüde bilgiyi oluşturduklarını göremez.

‘Doğa sonsuzdur’’ diye yazıyordu Lenin, ‘ayrıca sonsuza dek varlığını sürdürür. Ve diyalektik materyalizmi görececi bilinemezcilikten ve idealizminden ayıran da doğanın, insanın aklı ve algıları dışındaki varlığını kesinkes ve koşulsuz olarak kabul etmesidir. (239)
Cornforth, ABD’de ortaya çıkan ve esas olarak orada kökleşip yaygınlık kazanan Amerikan burjuva düşüncesinin sığlığını, köksüzlüğünü göstermesi kadar Amerikan tekellerinin yayılmacılığına, saldırganlığına fesefi bir dayanak oluşturan pragmatizmin tekelci kapitalist karakteri üzerinde de uzun uzadıya duruyor ve teşhir ediyor. Pragmatizmin, kendi döneminde “materyalizme en yakın felsefi akım” olarak değerlendirilmesine sert yanıt veriyor, bu yanılsamayı tuzla buz ediyor. Yozlaşmış bir sınıfın çürümüş felsefesi olan pragmatizmin sosyalizm düşmanı karakterini gösteriyor.

Bu eser, militan materyalizmin diliyle kaleme alınmış bir kitap. “Kapitalizmin Geleceksizliği ve Belirsizlik Felsefesi” ile birlikte okunduğunda sonsuz faydası olabilecek bir önemde.

Bu kitabın kendi dönemiyle sınırlı bir içeriği, daha doğrusu geçerliliği, bugüne uzanmayan yönleri olmadığı düşünülmemeli. Tam tersine. Pozitivist burjuva felsefeleri postmodern kılıklar altında geriye doğru bir sıçrama yapmış ve bugün onu eski biçimiyle savunan pek kimse kalmamış olsa da pozitivist sızıntılar toplum yaşamının birçok alanında olduğu gibi doğal bilimleri aranında da kökleşmiş etkilerini sürdürmekte, metafiziksel idealist görüşlere ve günümüzün belirsizlik felsefesinin cehpaneliğinde bir silah olarak kullanılmaya devam etmektedir.

Bizim gibi ülkelerde ise daha “uluslaşma” sürecinin başında yerleşmiş bir burjuva düşünme biçimi olarak ayrı bir öneme sahiptir. Emekçi sınıfların günlük yüzeysel düşünme biçimine uygun ve onu derinleştirdiği gibi devrimci hareketin düşüncesine de sirayet etmiştir.

Kitabın Türkçe çevirisine önsözünde de değinildiği gibi pozitivizm, Osmanlı’nın son dönemlerinden başlamak üzere ülkeye “ilerici” burjuva hareketinin ideolojisi ve felsefesi olarak -Osmanlı’ya özgü biçimde Avrupa’dan devşirilmiştir. Ayırdedici olan şudur ki pozitivizm Avrupa’da burjuvazilerin gericileştiği bir dönemde burjuva toplum düzenini korumanın ve proletarya hareketin ezerek “ilerleme”nin felsefesi olarak ortaya çıkmışen bu felsefe Osmanlı burjuva aydınları tarafından “ilericilik” maskesiyle oradan alınmıştır.

Bir kıyaslama yaparsak (alışılageldiği üzere); aşağı yukarı aynı dönemlerde Rus aristokrat soyluluğun bir kesimi de dahil olmak üzere burjuva aydınları Avrupa’daki devrimci atmosferden etkilenip devrimci fikirleri ülkelerine şu veya bu düzeyde taşırlarken (ki bunun felsefi düzeyde köklü yansımaları olmuştur) Osmanlı aydını ilginç bir şekilde bu devrimci fikirlerden hiçbir biçimde etiklenmemiştir. Varolan düzeni koruyup sürdürecek ne kadar gerici görüş varsa onları seçip almışlardır.

Pespaye bir pozitivizm. Bonapartçı Fransız ulusalcılığıyla kaynaştırılmış, İttihatçı dönem ve cumhuriyet Türkiye'siyle birlikte bunlar Alman militarist ulusçuluğuyla birleştirilmiştir. Pozitivizm toplumsal yaşamın her alanına sinmiştir. Buna devrimci saflardaki sınıf bakış açısıyla felsefeyle ilgilenmekten büyük ölçüde uzak duran bir yapısal özelliğin varlığı da eklenince, pozitivist görüşlere karşı mücadelenin önemi bir kat daha artmaktadır.