Emperyalizm, ABD, IMF

Açıklanması gereken bir gizem: Zenginlik nasıl olur da yoksulluğu yaratır?

GÜNCEL
Perşembe, 1 Mart 2007 (19 yıl 7 ay önce)

Michael Parenti

Ortada açıklamamız gereken bir “gizem” var. Uluslararası holdinglerin yoksul ülkelerde yaptıkları yatırımlar, dış yardımlar ve sağlanan uluslararası krediler çarpıcı bir hızla artarken, nasıl oluyor da yoksulluk da tüm dünyada aynı hızla büyüyor? Yoksulluk içinde yaşayan insanların sayısı dünya nüfusundan daha hızlı artıyor. Bunun anlamı nedir?

Son yarım asırda ABD sanayii ve bankaları (ve başka Batılı holdingler), Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın “Üçüncü Dünya” diye bilinen yoksul ülkelerinde geniş çaplı yatırımlar yapmışlardır. Bu şirketler, zengin doğal kaynakların, düşük ücretli işgücünün sağladığı yüksek getirinin ve neredeyse hiçbir verginin, çevre yönetmeliğinin, işçi haklarının, iş güvenliği maliyetlerinin bulunmayışının cazibesine kapılmışlardır.

ABD hükümeti, şirketlerin denizaşırı yatırımlarına vergi kolaylıkları sağlayarak hatta taşınma masraflarının bir kısmını karşılayarak -ki bu kendi ülkelerinde işlerinin buharlaşıp gittiğini gören işçi sendikalarını hiddetlendirir- sermayenin bu yolculuğuna parasal destek vermektedir.

Uluslararası şirketler Üçüncü Dünya’nın yerli işletmelerini kovalarlar ve böylece kendi pazarlarını korurlar. Ağırlıklı olarak ABD'li vergi mükelleflerinin paralarıyla desteklenen Amerikan tarımsal işletme şirketleri artık ürünü düşük maliyetle başka ülkelere boşaltırlar ve bunları yerli çiftçi karşısında fiyat kırarak satarlar. Christofer Cook’un Ölü Gezegenin Diyeti (Diet for Dead Planet) adlı eserinde anlattığı gibi, peşin para ile alınan ürün için en bereketli toprakları kullanırlar, genellikle tarlalara büyük miktarlarda zirai ilaç kullanımını gerektirecek şekilde tek tip ürün ekerler, böylelikle yerel nüfusu besleyecek organik yollarla yetiştirilen yüzlerce çeşit ürünün ekilebileceği alanlara gittikçe daha az yer kalacaktır.

Holdingler, yerli nüfusu topraklarından uzaklaştırarak ve onların kendine yeterliliklerini yağmalayarak, gecekondu mahallelerinde genelde ülkenin asgari ücret yasalarını çiğneyerek sefalet ücretiyle (iş buldukları sürece) geçinmeye zorlanan umutsuz insanlardan oluşan kalabalık işgücü pazarları oluştururlar.

Örneğin, Haiti’de işçilere Disney, Wal-Mart ve J. C. Penny gibi dev holdingler saatte 11 cent ödemektedirler. Amerika Birleşik Devletleri çocuk emeğinin ve angaryanın yasaklanması için yapılan uluslararası anlaşmayı imzalamayı reddeden az sayıda ülkeden biridir.

Bunun nedeni ABD’nin Üçüncü Dünyadaki şirketlerinde ve bizzat kendi ülkesinde çocuk emeği kullanıyor olmasıdır. 12 yaşlarında küçücük çocukların çalıştığı yerlerde incinmelerin ve ölümcül kazaların oranı yüksektir ve genelde çocuklara asgari ücretin altında ödeme yapılır.

Büyük işletmelerin yurtdışındaki ucuz işgücünü emerek sağladığı tasarruf, başka yerlerdeki müşterilerine düşük fiyat olarak yansımaz. Holdingler yaratılan bu kaynağı ABD'li tüketiciler tasarruf yapsın diye uzak bölgelere yollamaz. Onların amacı kar marjlarını yükseltmektir.

1990 yılında saati 13 cente günde 12 saat çalışan Endonezyalı çocukların ürettikleri ayakkabılar 2.60 dolara mal edilirken, ABD’de 100 dolara satılıyordu.

ABD’nin yardımı uluslararası yatırımlarla el ele gider. Üçüncü Dünya da şirketlerin ihtiyaç duyduğu altyapının inşasına para harcar: Limanlar, karayolları, rafineriler.

Üçüncü Dünya hükümetlerine yapılan yardımlar beraberinde bağlayıcı ipleri de getirir. Genelde bu yardımlar ABD ürünlerinin satın alımında kullanılmaktadır ve yardım alan ülke ABD şirketlerine yatırım öncelikleri tanımalıdır, böylece tüketim yerli ürünlerden ithal mallarına ve gıda maddelerine kayarak daha fazla bağımlılık, açlık ve borca yol açar.

Yardım olarak gelen paranın önemli bir kısmı günyüzü görmez, doğrudan doğruya yardım alan ülkelerin eli uzun yetkililerinin özel kasalarına girer.

Yardım (bir çeşidi) başka kaynaklardan da gelir. Birleşmiş Milletler 1944’te Dünya Bankası’nı ve Uluslararası Para Fonu’nu (IMF) yarattı. Her iki kuruluşta da oy verme gücünü belirleyen, ilgili ülkenin mali katkısıdır. En büyük “donör” olarak ABD’nin sesi en baskın sestir, ardından Almanya, Japonya, Fransa ve İngiltere gelir. IMF genelde zengin ulusların bankacıları ve maliye bakanlığı personelinden oluşan seçilmiş bir grupla gizlilik içinde çalışır.

Dünya Bankası ve IMF’nin yapması gereken, uluslara gelişme süreçlerinde yardımda bulunmaktır. Yoksul bir ülke Dünya Bankası’ndan ekonomisinin herhangi bir yanını inşa etmek için borç alır. İhracatta azalma veya başka nedenlerle yüksek faizi geri ödeyemezse, yeniden bu kez de IMF’den borç almak zorundadır.

Fakat IMF bir “yapısal uyum programı” empoze eder. Bu program, borçlu ülkelerin uluslararası holdinglere vergi indirimi uygulamasını, ücretlerin indirilmesini ve yerli girişimi ithal malların ele geçirmesinden korumak için hiçbir girişimde bulunulmamasını gerektirir. Borçlu uluslar ekonomilerini özelleştirmeye, devlete ait olan madenlerini, demiryollarını ve kamu hizmetlerini yok pahasına özel şirketlere satmaya zorlanırlar.

Bu ülkeler, verilen ekolojik hasara bakılmaksızın tüm ormanlarını kesime ve topraklarını maden ocaklarına açmaya zorlanırlar.

Borçlu ülkeler sağlık, eğitim, ulaştırma ve gıdaya ayırdıkları ödeneği azaltmak zorunda kalırlar, borçlarını ödeyebilmek amacıyla daha fazla para biriktirmek için kendi halkları için yapacakları harcamaları kısarlar.

İhracattan kazanç sağlamak için hemen nakde dönüşebilecek ürünleri yetiştirmeleri yüzünden kendi nüfuslarını bile beslemede yetersiz bir hale gelirler.

İşte bu yüzden Üçüncü Dünya ülkelerinde gerçek ücretler düşmüştür ve ulusal borçlar öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, yoksul ülkelerin ihraç gelirlerinin neredeyse tamamı borç ödemeleri tarafından yutulmuştur -bu da borçlu ülkenin kendi nüfusunu beslemesini bile imkansız kılarken yoksullaşmanın daha da büyümesine yol açmıştır.

Öyleyse biz burada bu “giz”i açıklamış olduk. Tabii ki ortada “gizem” filan yok, şayet gizemi damla damla yaratmak için uğraşmazsanız. Dış yardımların, kredilerin ve yatırımların artmasına karşın yoksulluk neden daha da derinleşmiştir? Cevap: Krediler, yatırımlar ve yardımın pekçok biçimi yoksullukla savaşmak amacıyla değil, uluslararası yatırımcıların yerli nüfusun yoksullaşması pahasına daha da zenginleşmesi için tasarlanmıştır.

Aslında damlayan bir şey yok, kaynakların çalışan çoğunluktan zengin azınlığa pompalanması var.

Bu karmaşa içinde bazı liberal eleştirmenler dış yardım, IMF ve Dünya Bankası’nın yapısal uyarlamalarının “işlemediği” sonucuna varmışlardır; onlara göre borçlanan ülke açısından nihai sonuç daha az kendine yeterlik ve daha fazla yoksulluktur. Madem öyle, zengin üye devletlerin IMF ve Dünya Bankası’na fon akıtmaya devam etmelerinin nedeni nedir? Bu ülkelerin liderleri, uygulanan politikaların aksi sonuçlar verdiğini söyleyip duran eleştirmenlerden daha mı az akıllıdırlar?

Hayır, asıl aptal olanlar eleştirmenlerdir, devasa zenginliklerin ve başarının keyfini çıkaran ve dünyanın büyük bir kısmına sahip olan batılı ülkeler ve yatırımcılar değil. Bunlar yardım ve dış kredi programlarına devam ederler, çünkü bu programlar işe yaramaktadır. Sorun şudur: Cui bono? (Hangisi iyi -çn)

Onların yatırımlarının, kredilerinin ve yardım programlarının amacı başka ülkelerdeki kitlelerin durumunu iyileştirmek değildir. Bu kesinlikle onların işi değildir. Onların amacı küresel sermaye birikimlerinin çıkarlarına hizmet etmek, Üçüncü Dünya halklarının topraklarını ve yerel ekonomilerini ele geçirmek, piyasaları tekelleştirmek, ücretleri baskı altına almak, korkunç borçlarla işgücünü rehin almak, kamu hizmetleri sektörünü özelleştirmek ve bu ulusların normal yollardan gelişmelerine izin vermeyerek, ticari rakip haline gelmelerini engellemektir.

Bu açılardan bakıldığında, yatırımlar, dış krediler ve yapısal uyarlamalar gerçekten iyi işlemektedir.

Gerçek gizem şudur: Bazı insanlar böylesi bir analizi neden olası bulmazlar, hayal ürünü “komplo teorileri” olduğunu düşünürler? ABD'li yöneticilerin Üçüncü Dünya’da böylesi acımasız politikaları (ücret baskılama, çevre korumaya aldırmama, kamu hizmetlerini yok sayma, halk hizmetlerini kesme) bilerek ve isteyerek uyguladıkları konusunda şüphecidirler? Bu yöneticiler aynı politikayı burada kendi ülkelerinde de uygulamaktadırlar!

Liberal eleştirmenlerin, dünyanın büyük bir kısmına sahip olan -ve tümüne sahip olmak isteyen- bu insanların “yetersiz” ya da “yanlış yönlendirilmiş” ya da “politikalarının istenmeyen sonuçlarını göremeyen” kişiler olduklarını sanmaktan vazgeçmelerinin zamanı gelmedi mi? Düşmanlarınızın sizin kadar akıllı olmadığını düşünüyorsanız, pek de akıllı değilsiniz demektir. Düşmanlarınız çıkarlarının nerede olduğunu biliyorlar, öyleyse biz de bilmeliyiz.

CommonDreams.org’un 16 Şubat 2007 tarihli sayısından Alınteri.net için çevrilmiştir.
Michael Parenti’nin son kitapları içinde The Assassination of Julius Caesar-New Press (Jul Sezar’ın katli), Superpatriotism-City Lights (Süper vatanseverlik) ve The Culture Struggle-Seven Stories Press (Kültür Mücadelesi) bulunmaktadır.