Sermaye sınıfı için “işçi sınıfının kanını emen, iliklerine dek sömüren” ifadeleri kullanılır hep.
Bir mecaz olarak kullanılan bu sözler, gerçek hayatta da karşılığını buldu!
Ana kundağındaki bebeleri açlıktan öldüren, fazla çalışmaktan işçileri çatlatan, çürüten, erken yaşta toprağa sokan bir kar hırsının ve sınır tanımazlığın sağlık söz konusu olunca neler de yapabileceğine şahit olduk böylece...
Kahramanmaraşlı işadamı M.K uzun süredir böbrek rahatsızlığı çekiyordu. Parası vardı, gücü vardı ama böbreği yoktu. Ne yapacaktı?
Fabrikasına gece bekçisi olarak giren Davut Kabasakal'ın böbreğine göz dikti. 3-5 kuruş verip kapısında çalıştırdığı işçinin böbreğini mi alamayacaktı?
Hadi canım gülerler adama! Hele o işsizlik korkusu var ya, adama nasıl böbreğini sattırıyorsa, böbreğini de verdirtirdi. Öyle ya, gazetelerde her gün boy boy işsizlikten böbreğini satılığa çıkaran işçiler yok muydu?
Vaatleri dayadı Davut Kabasakal'a. Ömür boyu iş garantisi, bir ev... Bir işsiz için böbrek sattırabilecek bu güvenceler elbette bir işçiye de böbreğini sattırabilirdi. Kabul etti bekçi Davut.
Böbreklerin uyuştuğu da görülünce işlemlere başlandı. Ancak Davut'un kan emicisine böbreğini vermesi için “kandaş”, yani birinci dereceden akraba olması gerekiyordu.
Patron sahte işlemlere girişince durumun fazlasıyla usulsüz oluşundan ürken Davut, fikir değiştirdi. Vaatler arttıkça arttı ama o fikrinden caymıyordu.
Öyleyse ne yapılacaktı şimdi? Ne demekti bir işçi parçasının böbreğini vermemesi?! İşçiye iş veren patron onun her şeyini satın almış demekti. Sadece emek gücünü değil, canını, kanını, hatta böbreğini bile...
Silah dayandı Davut'un beynine. Ya canından olacaktı ya böbreğinden... Üstelik ne güzel vaatler de vardı.. Mecburen böbreğini kan emicisi ve böbrek sökücüsü patronuna verdi. Ve organ hırsızı, hayat hırsızı, hayal hırsızı patron kral yaşamına geri döndü.
Peki Davut vaat edilenleri alabildi mi? Koca bir hayır! Davut ona silahla birlikte dayatılan vaatlerin hiçbirinin karşılığını alamadı. Yoo, aslında almıştı, başta dedik ya, ona “işi veren” patron, onun sadece emek gücünü değil, canını, kanını, hayatını da almış demekti. Vaatler ise işin kenar süsüydü.
Öyle bir sistemde yaşıyoruz ki yalnız hayallerimiz, geleceğimiz, insanca yaşama arzumuz elimizden alınmıyor; canımız da bizden koparılıp alınıyor, çalınıyor.
Yalnız savaşlarda piyon olarak dökmüyoruz kanımızı, yalnızca iş makinalarına kaptırmıyoruz beden parçalarımızı, yalnız satmıyoruz piyasada etimizi, onurumuzu; organlarımızı da sermaye sahiplerine yeni bir yaşam için vermeye razı oluyoruz.
Öyle bir sistemde yaşıyoruz ki işsizlik korkusu tüm bu onursuzlaşmanın kaynağında yatıyor. Bu kadar mı korkunç işinden, üç kuruş ücretinden olmak? Bu nasıl bir korku ki yalnızca onursuzlaşmayı, sınıf kardeşini satmayı, aşağılanmaya boyun eğmeyi değil, aynı zamanda bedenini de satmayı dayatıyor insana?
Acımasız rekabetin, birbirini kırmanın, onu yaşamamak için ömrünü hediye etmenin çıkışı yok mudur? Sermaye sınıfını emek gücüyle de, böbreğiyle de yaşatmaktansa, tüm varlığıyla bağlı olduğu ve biraraya geldiğinde “tek vücut” olduğu sınıf kardeşleriyle ortak mücadelesi değil midir Davutları sermayenin yaşatıcısı değil “can düşmanı” haline getirecek olan??