Çarşamba, 14 Mart 2007 (19 yıl 7 ay önce)
GÜNDEM - 11.03.2007
Sayın Perihan Mağden, Radikal Gazetesinde geçtiğimiz günlerde yazdığınız iki makaleyi okuduk. Şaşırmadık. Biz buna alışığız. "Türk aydını omurgasız ve iki yüzlüdür" diyen Cemil Çiçek'e katıldığımızı sanmayınız. Katılmıyoruz. Omurgalı ve iki yüzlü olmayan pek çok Türk aydını olduğunu biliyoruz. Sizi de suçlamıyoruz. Suçlu Türk aydınlarını, gazetecilerini, roman yazarlarını amansız bir biçimde kuşatan Türk militarizmidir, Türk şovenizmidir. Bunu biliyoruz. Siz de andıç tehdidi altındasınız. Hava bunaltıcı. Gergin.
Böyle bir zamanda Kürtlerle dayanışmanın ağır yükünden kurtulmak istiyor olabilirsiniz. Kurtulunuz. Tam da seçimlere az zaman kala, her seçimde Kürtlerin desteklediği partilere oy vermiş olmaktan pişmanlık duyabilirsiniz. Duyunuz. Tam da Türk milliyetçiliğinin amansız bir ırçılığa dönüştüğü bir anda "Kürt milliyetçiliğinden" gına getirmiş olabilirsiniz. Olunuz. Sınır ötesi harekat eli kulağında bekliyorken, böyle bir harekata ses çıkarmasınlar diye gazeteciler andıçlanıp, 'askeri hareketlara karşıdır' diye korkutularak sınır ötesi harekatın iç hat manevraları yapılırken, "Kürt militarizminin gölgesinden" sıkılabilirsiniz. Sıkılınız. Hrant öldürülmüş, Orhan Pamuk 'terketmiş' iken, onların yazgılarını -içtenlikle söylüyoruz- paylaşmak istemeyebilirsiniz. İstemeyiniz.
Ama şunları yapmayınız.
Barış annelerinin Perihan Mağden gibi Türkçeyi eğip-bükemeyişlerini, hep aynı Türkçe sözcükleri kullanıyor olmasını küçümsemeyiniz. Kürtçe konuştukları zaman, bu kadınların ne denli zengin bir folklorik vokabülere sahip iken, Türkçe konuştuklarında yalnızca 'barış' sözcüğünü hatırlıyor olmasındaki anlamı kavrayınız. Kürtçe konuşmak zorunda bırakılsaydınız kaç sözcükle derdinizi anlatabilecek olduğunuzu düşününüz. Barış annelerinin, Kürt kadınlarının bir değil, bin değil, milyonlar olduğunu unutmayınız. Bir gazetecinin, on gazetecinin hep birlikte 'ezberlenmiş' sözleri kullanması ne kadar mümkünse, milyonların ezbere konuşamayacağını, kitlelerin samimiyetsiz, iki yüzlü ve sahtekar olamayacağını, düşününüz. Bir psikolog olarak, kendi mesleğinize saygı duyunuz ve kendi bilinçaltınıza psikolojinin yardımıyla bakarken, kitleleri sosyal psikolojinin yardımıyla anlamaya çalışınız.
Ve asla psikolojiyi çirkinleştirmeyiniz. Psiko-patolojik Fatih Altaylı'yla aynı gün, aynı çirkin, aynı düzeysiz, aynı aşağılayıcı ve o ölçüde utanılacak öneriler yaptığınızı farkediniz. Yazı yazdığınız Radikal'de Gündüz Aktan'ın siz de içinde meslaktaşlarını 'bilinçaltlarındaki travmalarla' aşağıladığını hatırlayınız. İmralı'da süregiden psikolojik savaşın zavallı bir aleti olmayınız. Asla olmayınız.
Bu büyük mücadelenin sahne ışıkları yakıcıdır, kavurucudur. Bu sahnede rol icabı ölünmemekte, acı çekilmemektedir. Sahneden sessizce çekileni de alkışlayan bir halk var karşınızda. Ama sahneden çekilirken, halkın yüzüne tükürmeyiniz.
GAZETECİ ROMANTİZMİ ve EMEKÇİ REALİZMİ
Andıçlandırıldıklarımızdan mısınız yoksa unutturulduklarımızdan mısınız?
Şu sıra bizimkilerin sevdiği bir tekerlemedir bu. Nereden çıktığını anlatalım: Andıç haberi gazetemize
"bomba" gibi düştü. Hakiki bomba düşmesine alışık olan gazetemizin çalışanları bu 'bomba'dan çok etkilendiler.
Çalışanlardan biri diğerine andıçlananların isimlerini okudukça hiç durmadan şöyle diyordu:
"insaf yahu, buna da mı ordu karşıtı diyorlar?.."
Bizimki meslektaşları adına çok üzgündü.
"Onlarla dayanışma içinde olmalıyız" diye bağırdı. Herkes medyanıtçıyı onayladı. Gazetenin yemek salonundaydık. Andıçlanan her isim okunduğunda salondan mırıltılar yükseliyordu:
"Yazık, çok yazık, o da ha, bu da ha!.." Aramızdan birisi dayanışma işini büsbütün derinleştirdi:
"Eğer bunların da başına Mehmet Ali Birand'la, Cengiz Çandar'ın başına gelenler gelirse, dedi, gazetemizin sayfalarını meslektaşlarımıza açalım..."
Biz arkadaşımızı tam alkışlayıp, 'bravo' diyecektik ki, mutfaktan bir ses yükseldi:
"Sen önce kendi gazeteni aç!"
Andıç bombası üzerimizde öyle büyük bir etki yapmıştı ki, andıçlananlara üzülmekten kendi halimizi unutmuştuk. Yalnız halimizi unutmamıştık, o andıçlananların bizim yasaklanmamızı unuttuklarını da unutmuştuk. Romantik gazetecileri emekçinin realizmi kendine getirmişti. Hep böyle olur...
KEMİĞE DİKKAT
Genelkurmay'ın andıçı faş edilir edilmez, birileri ne yapacağını şaşıranların önüne eski bir kemik parçası attı: Yalnız Genelkurmay fişlemiyor, Başbakanlık da fişliyor... Ve bayat bir belge gazetelerin manşetlerine oturdu.
Neymiş? Bir Başbakanlık çalışanı medyayı tek tek değerlendirmiş. Kim hükümete karşı, kim hükümetten yana diye çetele tutmuş.
Fırsat bu fırsat. Andıçta,
"askeri harekat ve müdahaleden yana, o halde bizden yana" diye tasnif edilip, akreditasyon ödülü kazananlar, kemiği heyecanla kaptılar.
"Ne yani, herkes hazırlıyor, aha Başbakanlık da hazırlamış, üstelik bu daha kötü, Başbakanlık dediğin demokrat olmalı, siz demokrasiyi askerden bekleyeceğinize Başbakanlıktan bekleyin..." Hilafsız, hemen hepsi böyle yazdılar.
Haydi andıççılar böyle yazdı. Ya andıçlananlar? Aralarında elbette onurlu tutum alanlar var. Onları saygıyla analım. Ama bir çoğu,
"ordu bana ayıp etti, ama Başbakan da ayıp ediyor" diyerek, Orhan Duru'nun çoktan unutulmuş Denge Uzmanı kitabının sayfalarında yerlerini aldı. Andıç dil altı tansiyon haplarına benziyor. Ani tesir ve kat'i netice veriyor. Öyle oldu. Hizaya geldiler. Ağızlarında bayat bir kemik: Biz orduya karşı değiliz, objektifiz, işte Hükümete karşı da çıkıyoruz...
Hay, hay... Kabul... Çıkın bakalım!..
(Son sözcüklerdeki 'y' harflerini asla 'v' diye okumayın, sayın okurlar. Hem işe yaramaz, hem de doğru olmaz...)
DİKKAT BAYKAL VAR
Asker andıçını yapmış. Kimin 'dost' kimin 'düşman' olduğunu belirlemiş. Sonra da bu andıçı dışarıya sızdıranın peşine düşmüş. Kısaca asker tutarlı. Yaptığı işin ne olduğunu biliyor. O nedenle yaptığını savunmuyor.
Ya Baykal?
Baykal andıçı savunuyor. Mantığı da gayet açık: Ne var bunda diyor, Başbakan da gazetecileri kendisinden yana olan ve olmayan diye fişliyor. Bir tarafta Genelkurmay, öte tarafta Başbakanlık... Şimdi insafla söyleyin sevgili gazeteci kardeşlerimiz: Başbakanın fişlemesinden mi korkuyorsunuz, yoksa Genelkurmayın fişlemesinden mi? Başbakan fişleyince gazeteciyi olsa olsa uçağa almazlar. Ama asker fişleyince, gazeteci 'alındığı' uçaktan atılabilir. Şili'de pek çok gazeteciyi uçaktan atmışlardı da... Yerdeyken değil, havadayken...