"Çin malı"nın sırrı!..

Çinli işçiler dünya işçilerine sesleniyor: “Biz sizlerin düşmanı değil kardeşiyiz!”

Salı, 20 Mart 2007 (19 yıl 7 ay önce)

Düsseldorf'ta bir salon... IG-Metall'in üyeleri için düzenlediği özel bir toplantıdayız.

Kürsüde üç kadın var. Üçü de kısa boylu, ufak tefek şeyler... Uzakdoğulu oldukları yüz hatlarından hemen belli oluyor. Fakat yaşlarını kestirebilmek o kadar kolay değil.

Yalnız özellikle birinin bakışları çok 'yaşlı'. O kadar yorgun nazarlarla bakıyor ki etrafa, dünyanın kahrını sanki yıllarca o taşımış sırtında!..

Öykülerini dinleyince zaten, bu tahmininizde yanılmadığımızı, çektikleri çilenin az olmadığını görüyorsunuz.

Sadece emekleri değil, canları ucuza kapatılmış
bu kadınlar Çin'den gelmişler. İkisi işçi, üçüncüsü ise işçi sınıfının sorunlarıyla ilgilenen bir akademisyen.

İşçi olanlar henüz 20'li yaşlarını bile tüketmemişler. Ama o yorgun ve yaşlı bakışlı olanı ömrünü tüketmenin eşiğine gelmiş. Tedavi olamadığı bir kan hastalığının pençesinde gün sayıyor. Yaşadığı kadmiyum zehirlenmesi neden olmuş bu hastalığa.

Çin malının sırrıDaha da kötüsü, bugün 6 yaşındaki çocuğu da aynı hastalıktan muzdarip. O konuşurken dağıtılan fotoğraflardan, iri gözleri kömür karası o güzelim çocuğun derisinin üç renkli bir hal aldığını görüyoruz: Vücudun neredeyse yarısı kırmızı yarısı beyaz, bazı bölgeler ise artık düpedüz morlaşmış...

Bu kadın işçiler Çin'in Huizhou eyaletinde kurulu bir pil fabrikasında çalışıyorlarmış. Dünya piyasalarında GP markası ile satılan pilleri üreten fabrika, esasında emperyalist sermayeye ait.

Çin malı1970'li yılarda “ilk kuşak Asya Kaplanları” olarak adlandırılan ucuz emek cennetlerinden Tayvan'da üretim yapıyordu bu şirket. 1980'lerden sonra emeğin daha ucuza kapatıldığı Çin'e kaydırdı üretimini. Bugün dünya pil piyasasında ilk 10 şirket arasında yer alıyor.

Ürettiği pillerin ucuzluğu sayesinde örneğin Fransa'da piyasanın yüzde 20'si bu şirketin elinde. Her iki kadın işçinin anlattıkları, bu “ucuzluğun sırrı”nı da ele veriyor: Örgütsüz işçilerin sadece emeğinin değil kanının da ucuzluğu sayesinde sağlanan bir ucuzluk bu!..

Fabrika dünyanın birçok ülkesinde kullanımı yasaklanmış olan kadmiyum kullanarak üretim yapıyor. Kadmiyum zehirli bir madde. Temas edildiği ya da solunduğu taktirde kana karışıp yavaş yavaş zehirliyor insanları. Koruyucu hiçbir önlem alınmadığı gibi zelirli bir madde ile çalıştıkları da söylenmemiş işçilere. Özel giysiler, maske, eldiven falan vermek şurada dursun, ilkel bir havalandırma sistemi dahi yokmuş.

Yaşadıkları baş ve kemik ağrılarını, günde en az 11-12 saat süren yoğun çalışma temposuna yormuş işçiler önce. Fakat özellikle 2-3 yıllık işçilerde kasılmalar, böbrek hastalıkları, boğaz ağrıları, kadın işçilerde düşükler çoğalıp sıklaşmaya başlayınca, bu işte bir bit yeniği olduğunu düşünmeye başlamış içlerinden bazıları.

Böbrekleri iflas eden 23 yaşındaki bir arkadaşları 2004 yılında ölünce işin üzerine daha fazla gitmişler ve iki fabrikaya bölünmüş toplam 2 bin 300 işçiden 400'ünün ileri derecede kadmiyum zehirlenmesi yaşadıkları açığa çıkmış bu sürecin sonunda. Bunlardan 16'sı şu an ölümü bekliyorlarmış.

Her Yerde Bildik Hikaye, Tanıdık Görüntüler...


Bundan sonra olanlar da şu ana kadar özetlediğimiz gelişmeler kadar 'tanıdık'. İşçilerin kullanılan hammadde yüzünden zehirlendikleri bazı namuslu doktorların gizli destekleriyle de açığa çıktı; fakat ne fabrika yönetimine ne de yüzünde utanmadan hala “sosyalist” maskesi taşıyan yerel ve merkezi yönetime kabul ettirebilmişler bu gerçeği.

Bunun üzerine kanunen yasak olmasına rağmen ilk gösteriler, iş bırakmalar ve grev girişimleri başladı. Önceleri hastalığının farkında olan işçiler katılıyorlarmış bu eylemlere, işin aslı açığa çıkınca bütün işçiler katılmaya başlamış. Yapılan eylemlerin temel taleplerinin başında da “hastaneye sevk” talebi geliyordu.

Dününebiliyor musunuz, 21. yüzyılda, üstelik “sosyalist” olduğunu iddia eden bir rejimde işçiler “hiç olmazsa bizi hastaneye sevk edin, meslek hastalıkları konusunda uzman doktorlara muayene olabilelim” diye grev ve direniş yapmak zorunda kalıyorlar!..

Buna rağmen umursamamışlar uzunca bir süre. Fakat ne zamanki direniş yayılıp bütün işçileri içine almış, o zaman paçası tutuşmuş idarenin. Sınıf mücadelesinin basit bir yasası işlemiş yani: Sonuç almak istiyorsan, gücünü göstermek ve konuşturmak zorundasın!

Sonrasında tabii başka bildik uygulamalar girmiş devreye: Gözlerini boyama amacıyla önce adi birer maske dağıtılmış işçilere, “hastaların tedavi masraflarının yardım kasasından karşılanacağı” vaadiyle oyalamışlar bir süre, hasta olanlara sessizce çıkıp gitmeleri için 8 bin Yuan (yaklaşık bin 400 YTL) rüşvet önerilmiş, sonra baskılar başlamış.

Her şeye rağmen taleplerinde ve direnişte ısrar eden işçiler, “Nasılsa bu koşullarda da yerinize çalışacak olanlar var” diyerek sokağa atılmışlar sonunda. Onlar da “çare” olarak mahkemelerde ve uluslararası platformlarda aramaya çıkmışlar çözümü. “Bu işin arkasını bırakmayacağız!” diyorlar ama daha başka ne yapabilecekleri konusunda kafalarının fazla açık olmadığı da görülüyor.

İşçileşmenin İlk Basamaklarındalar


Bu işçiler işçileşmenin henüz başlarında olan “göçmen işçiler” zaten. Sadece yaş bakımında değil, sınıf bilinci ve mücadele deneyimi bakımından da henüz çok “gençler”. Bunlar esasında köylülükten henüz tam çıkamamış emekçiler ve Çin'deki yasalara göre “kaçak” olarak geldikleri şehirlerde “yasadışı” çalışıyor, daha doğrusu çalıştırılıyorlar.

Onların bu durumu, en pis işlerde, Çin koşullarında dahi iki kat daha ağır koşullarda çalıştırılıp çok daha vahşice sömürülmeleri imkanını sunuyor patronlara. Söyleşinin sorun yanı bölümünde işçilerden biri, “Deneyimli sanayi işçileri bilinçli oldukları için bu tür işlerde çalışmıyorlar” diyerek özetliyor bu durumu.

Nitekim kendilerini zehirleyen fabrikada çalışanların yüzde 90'ı böyle “göçmen işçi”ymiş, bunların yüzde 95-98'ini de emeği daha da ucuza kapatılan kadın işçiler oluşturuyormuş.

Köylülükten hala tam olarak kurtulamadıkları, sorunlarını dile getirirken kullandıkları ölçüler ve değer yargılarından da görülüyor. Mesela, bünyelerine giren zehirin neden olduğu kan hastalıklarının çocuklarına da geçtiğini görünce evli olanlar çocuk yapmamayı seçmişler. Fakat bu kez çoğunu kocaları boşamış. “Çocuk yapamadığımız için toplumda horlanıyoruz” diye hayıflanıyorlar.

“Biz Sizlerin Düşmanı Değil Kardeşiyiz!”


Toplantı sırasında işçilerin fotoğraflarının çekilmemesi, isimlerinin yazılmaması isteniyor. Çünkü onlar Çin'e geri dönecekler ve döndükleri zaman başlarına ne geleceği belirsiz. Çin'de hüküm süren “sosyalist” maskeli burjuva diktatörlüğü, “rejim düşmanlığı yaptıkları” gerekçesiyle onlara her şeyi yapabilir.

Zaten uluslararası tekelci sermayenin büyük bir açgözlülükle Çin'e akın etmesinin en büyük nedenlerinden biri de, baskı ve zorbalıkla kendilerine dikensiz bir gül bahçesi hazırlayan böyle zorba bir rejimin varlığı ve onun sağladığı teşvikler.

Bütün dünyada fiyatlarının ucuzluğu sayesinde pazarları işgal eden Çin mallarının sırrı da burada zaten: Sendikal örgütlenmesine dahi izin verilmeyen, grev ve direniş yapılması “ağır suç” sayılan, kırlardaki çözülmenin sonucu “kaçak” olarak kentlere akın eden milyonlarca köylünün çok ağır ve pis işlerde dahi ayda en fazla 1000 Yuan (yaklaşık 180 YTL) ücret karşılığı günde en az 12 saat çalıştırılabilmelerinin vd. sayesinde yaratılan bir “ucuzluk” bu!

Sadece alınterleri değil kanları ve canları dahi bu kadar ucuza kapatılan işçilerden birinin toplantının sonunda söyledikleri, insanın içini iki kez acıtıyor:
Dünyanın birçok yerindeki işçi kardeşlerimiz biz Çinli işçileri, 'işlerini kaybetmelerine neden olan düşmanları' olarak görüyorlar. Bu biz Çinli işçileri çok üzüyor. Çünkü biz de onlar gibi yaşayabilmek için çalışmak zorunda olan işçileriz ve üstelik onlardan çok daha kötü koşullarda, çok daha ucuza çalıştırılıyoruz. Bu bizim suçumuz mu?..