“Sessizliğe Karşı” bir ses

Cezaevlerine dair detaylı araştırmalardan süzülen belgesel tadında bir roman.

Salı, 20 Mart 2007 (19 yıl 7 ay önce)

Uzun yıllardır Cumhuriyet gazetesinde cezaevleri, tecrit, işkence, Cumartesi eylemleri gibi haberlerin altında imzasına rastladığımız Alper Turgut‘un gözlemlerine, izlenimlerine ve binlerce belge taramaya dayanarak kaleme aldığı kitabı “Sessizliğe Karşı” Ant Kitap‘tan çıktı.

Yarı kurgu - yarı belgesel olan kitabın ana ekseninde 2000 yılında başlayan ölüm oruçları yer alıyor. Alper Turgut, birçok gazeteci ve yazarın cezaevleri, ölüm oruçları gibi adeta sessizlikte sözleştiği bir konuda kitap yazmayı “bir görev” olarak tanımlıyor.

Gerçekten de ölüm orucu eylemcilerinin direngenliğiyle, kararlılığıyla duygudaşlık kurularak yazılan kitap, devletin cezaevlerine yaklaşımını, ölüm oruçlarındaki tutumunu son derece açık ve bağlantılarıyla birlikte ortaya koymasıyla bu görevi hakkıyla yerine getiriyor.

Kitap, kurgu kahraman Ramon‘un öyküsüyle başlıyor. Güney Amerikalı devrimci “Direnç Yoldaş” Ramon’un doğumundan devrimciliğe, oradan örgüt yöneciliğine ve cezaevine düşmesine kadar uzanan öykü, tüm kitap boyunca alttan alta devam ediyor. Ramon darbeyle karşılaşırken ve cezaevine düşerken paralelinde Türkiye’deki ölüm oruçlarının belgesel hikayesinin anlatılması sürüyor.

19 Aralık’ı hazırlayan süreç, hücrelere geçiş, burada devam ettirilen ölüm orucunun ilk şehitlerini vermesini işleyen kitap, şehitlerin kısa özyaşam öykülerinin de anlatılmasıyla devam ediyor. Bu arada irili ufaklı tüm eylemler, cezaevlerinden yazılan şiirler, mektuplar, Wernicke Korsakoff’luların öyküleri, tedavi süreçleri de işlenen ayrıntılar arasında. Bir anlamda kitapta neredeyse tüm cezaevi literatürü yer alıyor.

Şehit düşen ve sakat kalan eylemcilerin yaşam öyküleri okunurken nasıl bir özveri ve örgüte bağlılık içerisinde olunduğu gururla, ama koca bir sürecin nasıl bir bedel örüntüsü içerisinde yitirildiği acıyla farkediliyor.

Aynı şekilde faşist rejimin bir karakter özetlenmesi yapılacaksa bunun en isabetli yerinin tam da cezaevleri olduğu bütün çıplaklığıyla farkediliyor. Tüm “demokratikleşme” söylemleri, AB rüzgarı bir kenara bırakılıp cezaevlerine bakıldığında, cezaevlerinin, faşist rejimin karakterinin en dolaysız görüldüğü yerler olduğu görülecektir! Hatta sürecin kitapta bir bütün halinde özetlenmesi, sürecin içerisinde olan bizlerde bile şaşkınlığa yol açacak denli kanlı, vahşi ve bedelli. Mesela cezaevleri açısından nispeten durgun sayılabilecek 97-98′deki 1 yıllık süre zarfında cezaevlerinden çıkan ölü sayısı 66.

Kitabın bir kısmı da dünya cezaevleri ve direniş anlatımlarına ayrılmış. Amerika’dan İrlanda’ya, Irak cezaevlerine, buralarda yapılan direnişlere kadar örneklerinin anlatımlarına rastlamak mümkün. Yine 12 Eylül sürecinde cezaevlerindeki uygulamalar ve eylemler, 96 SAG-ÖO eylemleri de kitapta yer alıyor.

Kitabın sonlarına doğru cezaevinde direnen ve çevresini de direnişe katan Ramon, ölüm orucu yapmaya başlıyor. Ve eyleminin ilerleyen günlerinde şehit düşüyor. Bu anlatımlar sırasında objektif yeniden Türkiye’ye, bu defa Behiç Aşçı‘nın evine dönüyor. Uzunca Aşçı’nın eylemi özetlendikten sonra objektif, eşi Ramon’u kaybetmiş olan Dolores‘e dönüyor. Dolores bir gün eline gazeteyi aldığında Türkiye’de ölüm oruçlarının bitirildiğini ve zafer kazanıldığını gözyaşlarıyla okuyor… Belki eşi direnişi kazanamamıştır ama Türkiye’de “başarılmıştır” bu. Kitap önsözünde ve arka sözünde her ne kadar bu “kazanım”a mesafeli yaklaşsa da kitabın kurgusu kazanımla bitiriliyor.

Bu bir yerde yazarın cezaevlerinde ödenen bedellere bir karşılık yaratma ihtiyacından kaynaklanabilir. Bu elbette kitabın belgesel gerçekçiliğinden ve detaylı araştırmalarından bir şey kaybettirecek değil. Kitap, Türkiye cezaevleri tarihçesine ve o tarihçede yer alan en büyük eyleme son derece saygılı ve doğru yerden bakışıyla beğeniyi hak ediyor.

Cezaevlerinde halen süren tecrit, faşist rejimin cezaevleri politikasının şiddete dayalı karakteri, cezaevleri sorununu sürekli gündemde ve canlı kılmayı gerekli kılıyor. Bu yanıyla konuyu gündemde tutan, sansür perdesini aralayan her üretim, takdir edilmelidir. Alper Turgut kitabını, gazetesinde tüm “tesadüfi sabotajlara” karşı çıkartabilmiş olmasıyla da bu takdiri almalıdır.

Ufuk Çizgisi, Sayı: 58