Duruşumuz seçtiğimiz oyunlardır

Bir mahallede nefes alıp veren bir kumpanya tiyatrosunun kalp atışlarını dinledik

Perşembe, 22 Mart 2007 (19 yıl 7 ay önce)

ÖNCEKİ YAZI: Semaver'deki dem

Semaver Kumpanya

Semaver Kumpanya nasıl başladı ve niye Haliç’in öteki tarafı?
Aylin Çalap:
Işıl Kasapoğlu önderliğindeyiz. Işıl Kasapoğlu Fransa’dan Türkiye’ye ilk geldiğinde devlet tiyatrolarında rejisörlük yaparken gitmek istediği yerin Diyarbakır olduğunu söyledi ve 12. Gece’yi orada sahneledi. Işıl Kasapoğlu’nun tavrı bu. Yani merkezden uzak bir yerde tiyatro yapılması. “Haliç’in öte yanı tiyatro” diye başlayan Semaver Kumpanya oluşumu da bu şekilde doğdu.

Serkan Keskin: Işıl Kasapoğlu bizim okulumuzun bölüm başkanıydı. Biz mezun olurken burayı aldı ve bize “burası açık, zorunluluk değil, gelin burada tiyatro yapacağım” dedi. Kocamustafapaşa’yı o zaman ilk defa gördüm.

Burası yaşayan bir yer. Altan Erbulak, Nejat Uygur… çok sayıda insanın gelip gittiği bir yer ve seyircide bir tiyatro kültürü var. Burası çöplüktü, inşaatından, boyasına herşeyini sıfırdan yaptık. O dönem çok enteresan, etraftaki esnaftan, halktan çok güzel yardımlar da geldi bize. Bir teyze börek yapmış getirdi bize, diğeri çayımızı getirdi, böyle bir birliktelik vardı. İlk başta biraz zorlandık ama sonrasında sanıyorum Kocamustafapaşa’da herkes izledi bizi. Buradaki halkın tiyatroya biraz küsmüş olduğunu düşünüyorum.

Sonra biraz oyunlarımızın tarzını değiştirmek demeyeyim de daha sert, daha çağdaş metinler yapmaya başladık. Birazcık sanıyorum eskisi kadar olmasa da yine geliyorlar ama bu seferde çok enterasan bir şey oldu. Taksim’den, Kadıköy’den seyircilerimiz gelmeye başladı. Sanıyorum Kocamustafapaşa halkı biraz uzaklaştı Semaver’den.

Sizlerden Murtaza’yı izledik. Çok etkiledi, ağladık, güldük, isyan ettik… toplam duyguyu çok iyi yansıtan bir oyun. Çok beğendik. Peki neden Murtaza? Murtazalar bugün nasıllar?
Tansu Biçer:
Bugün yoklar. Bir Murtaza olmalıdır ya da olmamalıdır, onu da savunmuyoruz. Murtaza zaten Orhan Kemal’in çok sağlam bir yapıda kurduğu bir roman. Herşey çok açık. Murtaza karakteri üzerinden aslında bütün bir işleyiş inceleniyor. Bazı işçilerin nasıl kenardan kaymaya çalıştıklarını ve aynı zamanda Fen Müdürü’nün de durumunu gördünüz içerde. Yani tarafsız bir oyun, bir sürü de mesajı var. Ben buna inanıyorum. Biz sadece durumu ortaya koyduk ve seyircinin düşünmesine bıraktık.

Yaşı büyük olan yaşlı seyircilerimiz Murtaza’nın eksikliğini hissediyorlar. Çünkü şimdi bilinç yok, görev adamı yok. Gençler de hiç bilmedikleri birşeyi anlamaya çalışıyorlar ve gerçekten onlara komik geliyor. Salak olarak nitelendiriyorlar. O yüzden her yaşa farklı bir şey ifade ediyor ve dolayısıyla da bütün izlenimler de birbirinden farklı oluyor. Ama biz birşeyi savunmuyoruz burada, sadece bir durumu koyuyoruz, onun içinde bir takım eleştirilerimizi iletmeye çalışıyoruz.

Oyunda kimi bölümlerde durulup söylenen “Vatandaş!” diye başlayan ve aslında herkese söylenen iktidar cümleleri etkileyiciydi. Karışma, bulaşma, kapitalist ilişkiler içinde nasıl yaşanıyorsa sen de onun uysal bir parçası ol. Murtaza’nın durumu aslında toplumsal dönüşümü vermek için bir araç olarak seçilmiş...

Peki biraz da burasının iç yaşamına, işleyişine, kolektivizmine dair konuşabilir miyiz? Öğlen yemeği verildiğini biliyoruz. Bir de buranın maddi olarak ayakta durması dahil olmak üzere bugünün tiyatroculuğu üzerine konuşalım…
Aylin Çalap:
Burası çok kalabalıktı. Işıl Kasapoğlu “ben tiyatro açtım, tiyatroyu seven gelsin” dedikten sonra 90 kişi geldi. Sonra bu arkadaşlar azaldı, oyun tercihleri v.s. Kimseye git denmedi ama. O arkadaşlar varken de burada yemek pişiyordu şimdi de. Yemek yapılması burada bir ritüel gibi. Ritüel biraz ağır oldu ama öyledir. Hocamız “haydi hep birlikte yemek yiyelim” der. Burada yemek yemek özeldir bizim için. Hani bu çok alkışlanacak bir şey değil, çok romantik bir durum aslında. Hocamız kadar ve onun gibi. Şu an idari kadroyla birlikte 40 kişiyiz. Yemek ve temizliği biz yapıyorduk. Gene yapıyoruz ama Hayriye ablamız geldi, Ali abi de var. Biz teknikçi, oyuncu diye çok ayrılmayan bir tiyatroyuz. Oyuncular hemen hemen herşeyi yapıyorlar.

Üniversite tiyatrolarında gençler gelir, kimi ışıkçı, kimi setçi, kimi yönetmen olur. O tarz bir şey mi?
Aylin Çalap:
Amatör ruh lafından biraz sıkıldık ama…

Onu dememek için lafı dolandırdık…
Aylin Çalap:
Farkettim onu. (Birlikte gülüyoruz) Benim çok önemsediğim bir laf var. Yavuz Pekman söylemişti. Dramaturg. “Tiyatroyu seven mi kendini seven mi”. Biz tiyatroyu seviyoruz gerçekten. Özverili çalışıyoruz gibi laflar biraz tuhaf olacak ama öyle çalışıyoruz gerçekten. Tiyatroyu seven insanlarla birşeyler yapıyoruz.

Ali Savaşçı: Ama insanlar kendilerini de seviyorlar.

Aylin Çalap: Elbette o ayrı, ama Semaverin işleyişinin yürümesi anlamında, oyun çıkarken vs. bahsediyorum.

Ali Savaşçı: Buranın işleyişi ile ilgili birbirine karşıt ve çatışmalı durumların olduğunu ve bu çatışmadan insanları aktive eden bir enerjinin ortaya çıktığını düşünüyorum. Dışardaki hayattan izole olmuş bir yer değil burası. Bunun içinde star olma tutkusu da var, birlikte bir şey yapma tutkusu da var. İnsanlar birbirleriyle ve kendi içlerinde tiyatro anlayışları, hayat anlayışlarıyla da çatışmak durumunda kalıyorlar. Bu çatışma ilk başlarda daha yoğun bir şekilde iken, egolar daha ön plandayken şimdi biraz daha şekle girmeye başladı.

Aslında buradaki tiyatro tam kimliğini bulmuş değil. Diğer tiyatrolardan ve dış dünyadan biraz soyutlanıp kendi kimliğini oluşturma yoluna da girmiş durumda. Şu anda çok net budur diyebileceğimiz bir bütün yok bence. Arayış içinde olan ama farklılaşmış bir sürü de alt kimliği olan bir tiyatro diyebiliriz buraya. Onun oluşturduğu bir bütün burası.

İç çelişkilerine rağmen mesajlarıyla birlikte toplamda çıkan oyun güzel…
Aylin Çalap:
Diğer oyunlarımız da var. Onlarda da bekleriz. Trainspotting ve Chamako. Her yaptığımız oyunda değişik bir şey yapmak istiyoruz. Semaver Kumpanya bence Türk tiyatrosunda ilk fikir. Seçtiğimiz oyunlarda da bunları hedefliyoruz.

Genellikle bilindik bir iki ismin tiyatrosu olur, star tiyatrosu dediğimiz ve gençler de gelir-çalışırlar, buradaki fark “ilk fikir” derken bunun dışına çıkabilmek mi?
Aylin Çalap:
Evet. Işıl Kasapoğlu’nun özelliği ve önemi… Kendisi buraya Işıl Kasapoğlu tiyatrosu diyebilirdi ama kesinlikle bunu tercih etmedi. “Burası sizin” der. Tabi Genel Sanat Yönetmenimiz olduğu için oyunları seçerken onun yönlendirmesiyle davranıyoruz. Farklı tarzda oyunlarımız da var. O noktada seyircisi de farklılaştı semaverin. Mahalleden uzak kalabildik bir süre, negatif oyunlar değildi aslında. Ama başka bir kitleye ulaşıldı.

Net olarak ifade edecek olursanız, Semaver Kumpanya deyince ne anlamalıyız?
Aylin Çalap:
Net olarak belki şunu söyleyebiliriz. Her zaman hayata ve dünyaya dair bir sözü olan ve bunu söylemekten çekinmeyen bir tiyatro diyebiliriz. Bir tavrı, tarzı, türü yok Semaver Kumpanya'nın. Ama söyleyeceği sözden çekinmeyen bir cesareti var.

Trainspotting ya da Chamako’yu izlerseniz aradaki farkı daha net anlatabilmiş olacağım. Buradaki çeşitlilik oyunlara da inanılmaz yansıyor ve çok farklı oyunlar yapılıyor. Ama hepsi yapılması gereken oyunlar ve yapıyoruz. Ve hiç çekinmeden yapıyoruz. Bilmiyorum bizim kadar cesaret eden var mı. Hani bu şu demek değil, cesaret demek sahnede soyunabilmek ya da küfredebilmek değil yani, öyle bir şeyden bahsetmiyorum. Bir takım gerçekleri bu kadar göz önüne koymaya cesareti var mı herkesin, biz buna uğraşıyoruz, biz tiyatromuzu böyle yapmaya çalışıyoruz. Yaptığımız işleri böyle yapmaya çalıştık yapacağımız işleri de böyle yapmaya çalışacağız. Anlaşılacak şey belki de budur. Çekinmeden sözlerimizi söylemek, söylüyoruz…

Bir duruş, bir tavır olması gerekir diye düşünüyorum. Seyirciye bırakıyoruz dediniz. Bu yeterli mi, sizin kattığınız yorum ne?
Asil Büyüközçelik:
Şunu söyleyebiliriz. Yaptığımız tercihler yapmadıklarımızla da belirleniyor aslında. Bizim tiyatromuzun seçimleri genelde ucuz güldürüye kaçan, amacı sadece güldürmek olan, seyirciyi eğlendirelim diyen, ucuz diye nitelendirdiğimiz oyunlardan uzak. Seyirciye ulaşacağımız zaman her zaman bir şey söyleyelim, derdimiz o. Seçim anlamında tarz olarak değil belki ama nitelik ve içerik olarak her zaman seçimimiz var.

Tansu Biçer: Duruşumuz daha çok seçtiğimiz oyunlardır.

Sait Faik’in “Semaver” öyküsünde bir işçinin mutluluk hayali dile gelir. Sizin hayalinizde Semaver nasıl dile geliyor?
Asil Büyüközçelik:
Aslında Semaver her genç oyuncu için bulunmaz bir fırsat. Her genç oyuncu için başlı başına bir hayal. Bütün özel kurumlardan, devlet tiyatrolarından çok ayrı bir çalışma sistemi var burada. Bu biraz okulun takibi gibi bir şey, okulun devamı gibi aynı zamanda. Bana göre her oyuncunun olmak isteyebileceği bir yer. Bir çok şeyi, maddiyatı gözardı edip hayatla ilgili değil tabiki, bir şey yapılmalı ki burda da bir şeyler yolunda gitsin.

Ali Savaşçı: Bence oyunlarıyla oyuncuları şöyle bir perspektifte buluşuyor olabilirler. Seçtiğimiz oyunlar çok altı çizili mesajı olan değil, ama ne söylediği belli olan oyunlar. Oyunların kahramanlarının geldikleri sınıf da bellidir, bulundukları yer de, hayata bakış açıları da bellidir. Bu belli oyunlarda çok uç noktalara varır ve üst sınıftan olan birinin hayata bakışıyla alt sınıftakinin çatışmasını da verir ve genelde de oyunların kahramanları alt sınıftan insanlardır. İşçilerdir vs. Oyuncularda da şöyle bir şey var. Herkesin olmak isteyeceği bir tiyatrodur burası, ama herkes de gelmemektedir. Belli kaygıları olan, şöhret olmak isteyen ya da tiyatroyu usta-çırak ilişkisinden değil de bir takım değişik yerlerden öğrenen insanların gelmek isteyeceği bir yer değil burası. Burada gerçekten var olmak ve oynamak isteyen insanlar bulunabilirler.

Nasıl yaşadığınız ve oyunlar üzerine konuştuk ama esas çelişki duruyor. Tiyatro paralarını hatta yol parası ödeme dahil olmak üzere bu tür bir alışkanlığı geliştirecek maddi zemine sahip olmayan milyonlarca insan gerçeği…
Ali Savaşçı:
Çok öyle bir gerçek de yok. Görüyoruz, isterlerse her yere gidiyor insanlar. Sadece vasat alışkanlıkları var. Ha varoşlar ve işçi sınıfı dersek eyvallah doğrudur da tiyatro çevresi de ordan soyutlanmış durumda. Biz de burdayız işte. Bir mahallenin ortasında tiyatro yapıyoruz, ama gelin görün ki mahalledeki insanlar da böyle televizyon karşısında uyumuş kalmışlar, harekete geçme niyetinde de değiller.

Onların bu fırsata ulaşmasını nasıl sağlayabiliriz. Söylediğimiz bu. Bir araç bir vesile olması lazım?
Ali Savaşçı:
Bunun için yapılabilecek daha fazla bir şey yok. Ya gidersiniz evlerinin önünde tiyatro kurarsınız, çıkarsınız sokaklarda davul çalarsınız, çağırırsınız, böyle bir şey var gel dersiniz, yakasından tutarsınız, çekersiniz. Gelmiyorsa gelmiyordur. Ona yapılabilecek bir şey yok artık. Bir tiyatronun, üç beş tiyatronun birlikte değiştirebilecekleri, bir durum değil bu. Bunu değiştirmek için daha güçlü ve devasa bir durum gerekiyor. Bu söylediklerimi biz burada yaptık, kafadan sallamıyorum. Ama yok, insanlarda bir şey var harekete geçmiyorlar. Bizim seyircimiz Kocamustafapaşa’nın seyircisi değil, dışardan geliyor.

Aylin Çalap: İlk zamanlar merak ediyorlardı, daha yoğundu ilgi. Ama alışkanlıklarla ilgili. 10 yıldır tv dizilerinde bir atak var. İnsanları aşağı çekme gibi bir durum var daha fazla pasifize ediliyoruz. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın. Artık umudumuz da kalmıyor. Böyle bir duruma doğru gidiyoruz. O yüzden insanların ilgisi azalıyor, beğenisi düşüyor, çünkü aldıkları uyaranlar çok farklı. Bizim farkımız ve cesaretimiz de burada.

Tiyatroyu algılama biçimi de farklı. Onikinci Gece’de, seyirciler şok yaşıyordu, biz daha önce böyle bir şey görmedik diyorlardı. Çünkü komedinin ne olduğunu bilmeyen bir kitle var aslında karşınızda. Dolayısıyla biz burda önce komediyle başlayıp sonra Murtaza ile yarı komedi yarı dramatik yapıp sonra oldukça sert, yani sözü olan ve bu sözünü de asla “uyuşturucu kötüdür” diye değil de “bakın uyuşturucu diye bir şey var ne yapmak lazım acaba” diye soran ya da Chamako’da “yoksulluk var, parasızlık var" diyen… Ama şu doğrudur, bu yanlıştır, bu iyidir, bu kötüdür diye bir şey değil, tiyatronun zaten amacı bu değil bizce. Böyle bir gelişimi oldu bizim için de…

Daha önce burada ustaların yaptığı tiyatro ile bizim yaptığımız farklı. Biz burada Seçkin Halk Tiyatrosu diye başladık. Özel olarak seçilmiş, itina gösterilmiş oyunlar üzerinden bir tanım bu, hocamızın da yaptığı.

Öyle bir derdimiz var. Ee tabi hayat, dünya kötüye gidiyor, bizim oyunlar iyiye gidiyor ama bunu kimse görmüyor görmeyecek de olabilir. O yüzden biz çalışmaya devam edeceğiz.

Şu anda konuştuğumuz bir şey. Bundan sonra ne yapacağız. Biz de merak ediyoruz. Her şey o kadar enterasanlaştı ki. Ne söylesek acaba bundan sonra ne söyleyelim diye düşünüyoruz. En büyük soru bu şu anda. Muhtemelen ortak bir şey bulacağız yine.

Oyunlar böyle beraberce mi çıkıyor?
Aylin Çalap:
Tabi ilk fikir Işıl Kasapoğlu’ndan geliyor. Hem yönetmenimiz hem de onun hayalini gerçekleştiriyoruz, yapmak istediği projeler var. Bizden de teklifler gidiyor, beğendiğimiz, sevdiğimiz oyunları ona sunuyoruz. Daha sonra onun getirdiği oyunlar üzerine tartışıyoruz. Kimi zaman metin oluşturuyoruz, kimi zaman oyun uyarlıyoruz. Birebir oynadığımız Trainspotting ve Chamako oldu.

Metin yazarlığı, yaşamın içerisinden, bugünün sorunlarına dair yeni oyunlar yaratma, yeni yazarlar çıkarma yöneliminiz var mı?
Aylin Çalap:
Bünyemizde yazar arkadaşlarımız da var. Yıldız Pekman hem dramaturgumuz hem oyun uyarlayan bir arkadaşımız. Bunun dışında projeleri olan, özgün oyunları olan bir arkadaşımız da var, Dil-Tarih mezunu. Tabii yazım süreci çok zor, çok uzun. Bir sene düşünüyorsunuz, bir gün oturup yazıyorsunuz. O yüzden de yeni oyunlar bekliyoruz. Yeni oyun uyarlamayı ve yapmayı önemsiyoruz.

Paşa halkının eski ilgisini kaybettiğini, seyircilerinizin dışardan geldiğini söylediniz. Burada yaşayan insanların ihtiyaçları ve sorunlarına dair niye buradan bir metin çıkarılıp oyunlaştırılmasınki diye düşünmeye başladım ben şimdi. Yani eğer buraya gelmiş ve burada tiyatro yapıyorsak…
Ali Savaşçı:
Murtaza’da onların yaşadıkları sorunlar anlatılıyor zaten. Burdaki oyunların hiçbirinden uzak sorunlar yaşamıyorlar.

Yaşıyor ama kültürel bombardıman altında kalıyor. Burada bir şey yapılıyor, gelen olursa iyi bir şey oluyor, tam yeterlilik hissini ise hiç edinemiyoruz herhalde.

Aylin Çalap: Başımıza gelen enteresan bir olay oldu. Bu rafta duruyor, ne zaman çıkacak bilmiyoruz, yazım süreci gerçekten çok zor. Bir de Türk tiyatrosunda yazan insan kendine sansür koyuyor. En başta özgür değil. Cesur değil. Ya da kıt. Bunu her şey için söylüyorum. Toplumcu gerçekçi eserler pek yok Türk tiyatrosunda.

Bir olay yaşamıştık burada. Bir işçi çukurda kalmıştı. Ve o sırada etrafta duyduğum bütün konuşmaları, diyalogları ben şahsen yazdım. Hani gerçekten bir oyun. Bir tane de ceset koyarsınız, dramatik yapıyı oluşturursunuz. Bütün Paşa halkı da buradaydı. Böyle dertlerimiz var, yok değil. Nacizane bir şeydi bu söylediğim, sizi ne kadar tatmin ediyor bilmiyorum ama. Önemsiyoruz, yapmayı düşünüyoruz, yazı hikayesi biraz zorluyor bizi. İşte yeni başlıyoruz, 5 yıl bir tiyatro için kısa bir zaman.

Aldığımız kararlar, birbirimizle kurduğumuz ilişki, birbirimizi anlama biçimimiz değişti. Birbirimizi daha yeni tanımak değil de anlamaya başladık. İfade de edebiliyoruz artık. Sadece ortak dil değil, oyun tercihlerimizde de aynı şey geçerli. Bir de Kocamustafapaşa halkı tiyatro alışkanlığı olan bir halk olduğu halde böyle, Ali’nin dediği gibi olmayınca olmuyor…

Tiyatro toplumsal dönüşümlerden, yaşanan sıkışmalardan, çürümeden, yalnızlaşmadan, para ilişkilerinin hakim olmasından bağımsız değil. Toplam bir durumla karşı karşıyayız, tiyatro da onu yansıtıyor hatta yeniden üretiyor izleyicisini. Ne olacak tiyatromuzun hali, ne olacak Türkiye’nin hali?
Ali Savaşçı:
Değişen güç dengeleri, dünyanın gidişatı bunu belirleyecektir. Biraz da Türkiyelilerin tavrı belirleyecektir. Tabii ki tepede yöneticileri olmak üzere. O dönüşümü kendi içinde yaşayacaktır. Ama tiyatro derseniz: Tiyatronun çok akıllıca bir çıkış yapması gerektiğini ve artık gerçekten düşünen ve kitleyi etkileyebilecek zekada insanlara ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum ben. Şu anda iki kalas bir heves ve şaklabanlık diye adlandırabileceğim bir bakış açısı olduğu için halka yansıması da böyle oluyor. Halkın aradığı şey de bu perspektifte oluyor. Aradığı şey kendisini güldürecek, eğlendirecek, hoş vakit geçirtecek, çerezlik işler. Ve herkesin gittiği, popüler olan, medyatik olan işler. Bu durumda gerçekten bir şey yapmak istiyorsanız, söyleyecek sözünüz varsa ne yapmalısınız, işte soru bu. Ee bunun da cevabını biz zaten düşünüyoruz, cevabı da tam olarak bulmuş değiliz kanaatimce. Ama bir şeyler yapılacak ve yapılmak da zorundadır.

Aylin Çalap: Bir süre sonra herşey ayrılacak. Tiyatro oyunculuğu, dizi oyunculuğu, sinema oyunculuğu bunlar çok ayrı işler. Her alanda başarılı olamazsınız. Bir de tiyatrocular para kazanmak istemeye başladı son 5 yıldır. Dolayısıyla işler biraz karışmaya başladı şimdi. Ben hiç birşeyi öngöremiyorum şimdi.

Sinema oyunculuğu geçmişte Yeşilçam’la sınırlıydı. Toplumdaki değişimle birlikte her meslek ve her mesleğin içinde ayrımlar oluşmaya, belirginleşmeye başladı. Son dönemde tiyatro akademilerinden, konservatuarlardan kitlesel mezun oluşlar gerçekleşiyor. Rekabet kural, diziler ekmek kapısı haline geldi. Bir geçiş süreci yaşanıyor.

Aylin Çalap: Evet bir geçiş süreci yaşanıyor ve biz de kendimizinkini yaşıyoruz. Enteresan bir tarih. Ne kuşağı olduğumuz da buna dahil. Şimdi kuşaklar da karıştı artık. Şu kuşak bu kuşak diye bir şey de kalmadı. Burda iki kuşak var. İki kuşak bir kuşak oluşturdu. Biz göremeyeceğiz belki ama ayrılacak, ben buna inanıyorum. Oyunculuk birbirine girdi, kimin ne yaptığı belli değil. Tiyatroyu ayakta tutmak zorlaşıyor. Para kazanmak istiyor insanlar, belki onlar da ayakta tutabilmek için bir şeyler yapmaya çalışıyor, onların da söyleyecek bir şeyleri vardır. İşler karıştı. Semaver burada çok farklı bir yerde duruyor. Çünkü bünyesine aldığı isimler 5 yıldır yetiştirdiği insanlar. Yeni arkadaşlarımız da katılıyor ama adapte oluyorlarsa burda var oluyorlar. Dolayısıyla hem yazarını hem oyuncusunu, hem yönetmenini, rejisörünü çıkartacak olan bir birimiz biz. Dış dünyadaki durum bizi çok ilgilendiriyor ama müdahale edecek bir durumumuz gerçekten yok. Oyunlar var. Bir tavır olarak sözümüzü oyunlarla söylüyoruz.

Maddi açıdan kapanma tehlikesi var mı?
Aylin Çalap:
Sponsorsuz yürüyor. Kültür bakanlığından destek almayı tartışarak kabul etmek zorunda kaldık. Geçen sene aldığımız 20 milyar -ki en kalabalık kadrosu olan özel tiyatroyuz. Seyircimiz isme gelmiyor daha da zor durumdayız, ama aldığımız miktar çok cüziydi. Sonra da biz o cüzi miktarın yarısını hak eden bir tiyatroya, Mahir Günşiray’a verilmediği için Tiyatro Oyunevi’ne verdik. Böyle bir tavrımız da var. Bu ideolojik bir tavır. Ama bunu bağırarak söylemiyoruz. O yüzden de anlatırken zor oluyor. Bakanlık yardımını reddetmek, televizyonlarda kaliteli yapımlarda oynamayı tercih etmek; böyle bir ekip olmaya çaba gösteriyoruz.

Bir de şöyle bir durum var. Halkla ilişkiler ve reklam almış başını gidiyor. Basına çıkıp “biz yarısını da oraya verdik” demiyoruz. Haber niteliği de taşıyor ama biz bunu kalpten verdiğimiz için taşımıyor, taşıtmıyoruz. İlk defa da net böyle uzun uzun bunları söylüyoruz. Şu anda hala bir sponsorumuz yok. Sürekli bir sponsor talebimiz oluyor. İhtiyacımız var.

Sponsor derken…
Aylin Çalap:
Kültür sanata destek anlamında bankalar var. Dekor, kostüme sponsor bulunabilir. Sponsorluk anlayışı da yanlış anlaşılıyor. Bizim istediğimiz para değil. İşte elektrik faturasının ödenmesi, kostüm verilmesi, dekor yardımı yapılması sponsorluktur. Sponsor arıyoruz diye gittiğimizde paramızı alacaklar diye korkan şirketler var. Bu zihniyet değişince sponsorluk değişebilecek. Sistemde bir tuhaflık var. Bu tuhaf sistemde bakanlık desteğinin olmadığı koşullarda tiyatro yapmaya çalışıyoruz.

İnternet Sitesi: semaverkumpanya.com