Perşembe, 22 Mart 2007 (19 yıl 7 ay önce)
ABD’nin bölgesel siyasetindeki med-cezir hareketlerine bağlı olarak Türkiye’de inip çıkan siyasal tansiyonun yansımalarını Kürt siyasetinde görmekteyiz.
Irak’ta saplanıp kalan ABD’nin bölgesel planının diğer etaplarına geçiş yapmakta zorlandığı açıktır. Bu konuda sabit bir plandan ziyade bir çeşit “süreç yönetimi“ söz konusudur. Bu da bölgede ortaya çıkan durumlara, ABD emperyalist sermaye grupları arasındaki yaklaşım farklılıklarına, diğer güçlerin hamlelerine ve tüm bunlardan oluşan güç dengelerine göre değişkenlik arzediyor.
Ancak ABD’nin bölgesel siyasetini etkileyecek olan yeni gelişmeler, onun bölgede atacağı adımları da belirginleştiriyor. Bu Türkiye’nin bölgesel konumunu ve duruşunu da etkiliyor. Son olarak Irak Suriye, İran, Türkiye ve ABD’nin Irak gündemi ile Bağdat’ta yaptıkları toplantı ve önümüzdeki dönemde bu toplantının devamının İstanbul’da yapılacağı haberleri bu açıdan anlamlıdır.
ABD’nin Saddam’ın idamından sonra merkezinde Türkiye’nin bulunduğu bir Sünni Blok‘u oluşturma çabası ve bunun Filistin’deki yansımaları, en güçlü silahlı grup olan Şii Mehdi Ordusu’nun silah bırakması, son dönemde Irak’ta yapılan silahlı eylemlerin sayısındaki düşüş vb. gelişmeler ABD’yi Irak siyasetinde “yeni” bir rota çizme noktasına getirmiştir. Fakat bu rota öyle kolay çizilemeyecek.
Türkiye’nin özellikle Kafkasya’daki enerji kaynaklarının nakledilmesinde taşıdığı stratejik önem ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin önümüzdeki süreçte kazanacağı yeni boyutlar içindeki rolü konusunda belirgin bir çakışma görülüyor. Bu noktada en hassas konu ise Kürt sorunudur.
Bu koşullar içerisinde kendi konumunu yeniden tanımlamaya çalışan bütün sermaye güçleri arasındaki temel yaklaşım farkları gelinen noktada giderek silikleşiyor. Bir çeşit kimlik krizi olarak yaşanan konum belirsizliği bir sorun olarak tespit edilirken, bunun aşılmasındaki çözüm yöntemleri, dozları farklılaşsa da ortak bir paydada birleşmeye doğru toplaşıyor.
Oldukça sancılı ve çatışmalı bir seyir izleyen “yeni” kimlik arayışı en çarpıcı ifadesini MİT Müşteşarı’nın geçen aylarda yaptığı “proaktif siyaset” tanımlamasında buldu. Şubat ve Mart ayları boyunca Genelkurmay cephesinde çeşitli vesilelerle yapılan çıkışlar da bu eğilimin rejimin merkezine doğru yayılan bir nitelik kazandığını gösteriyor.
SON ÇIKIŞLAR
Geçen ayki
MGK toplantısına sunulan bir dosya vardı.
“Irak Türkiye’yi PKK varlığı, boru hatları ve Türkmenler nedeniyle ilgilendirmektedir” şeklinde başlayan dosyada, şöyle deniliyordu:
"
Türkiye’nin Irak’a yapacağı bir operasyon ağır insani kayıplara ve mali yüke neden olur. Türkiye de ABD’nin saplandığı batağa benzer bir batağa saplanabilir. Türkiye Kürtler de dahil Irak’taki her kesimle ilişkilerini geliştirmelidir. Kerkük’ün Kürt bölgesine katılması, bağımsız bir Kürdistan’a gidiş ve Irak’ın bölünmesine kimse izin vermez. ABD’nin büyük tepkiler karşısında Kürtleri sonuna kadar destekleyeceği de kesin değildir. Kerkük için makul çözüm Bağdat gibi özerk eyalet statüsüne kavuşturulmasıdır. ABD’den PKK’ye dönük askeri bir operasyon beklemek gerçekçi değildir."
Bu sözlerin siyaset diline tercümesi:
Tarihsel fobilerimizin ayağımızda bir prangaya dönüşmesine izin vermeyelim. Bugünkü koşullarda bu fobilerimiz için uygun bir zemin yoktur ya da çok zayıftır. Biz bölgesel bir güç misyonu ile politika yapıp temel aktörler üzerinde basınç oluşturduğumuz oranda bu zemin daha da zayıflayacaktır. O açıdan da Kürtler de dahil herkesle bir bölgesel güç ciddiyeti ve güveni ile ilişki kurmalıyız. Gücümüzü bu eksende kullanıp, bölge devletleri ile güçlü bir etkileşim yakalarsak ABD de dahil herkes bunu kabul edecektir.
PKK Koordinatörü Edip Başer’in,
“Türkiye’nin önceliği PKK değil, bağımsız bir Kürdistan kurulmasını engellemektir. PKK bu stratejik hedefin sadece bir parçasıdır” sözlerinde de aynı yaklaşım mevcuttur. Keza
Başbuğ’un
Diyarbakır’da yaptığı konuşmaların arasına sıkıştırılmış
“yeni” mesajları da Genelkurmay’ın bu tutuma yakın bir mevzilenişe geçiş yapmaya çalıştığını gösteriyor.
Genelkurmay çevrelerinin bu son çıkışlarındaki çakışma noktası bağımsız Kürdistan dışındaki tüm seçeneklere açık olmakta toplaşıyor.
Hemen hepsinde
Güneyli Kürtler’e yollanan mesajlar dikkat çekicidir. Özellikle Başbuğ’un son çıkışında,
“Irak’ın güvenliği bakımından en iyi garanti, Irak’ta iktidar kimin elinde olursa olsun, Türkiye’nin dostluğunu kazanmaktır” sözleri ile salladığı sopada,
“Zaten esnemiş kırmızı çizgilerimizi bu noktadan sonra aşamazsınız. Geleceğiniz bizimle işbirliğine bağlıdır” mesajı yollanmaktadır.
Tüm bunlardan süzülen sonuç; Türkiye’nin diğer bölge güçlerini de yanına almaya çalışıp, Irak’ta ortaya çıkacak dengeleri kendi lehine kullanarak
Kürt sorununun kazandığı bölgesel karakteri stabilize edilmiş bir noktada tutmak ve hatta oluşturduğu bu denge içerisinden kendi konumunu güçlendirerek çıkmaktır.
Görünen o ki ABD bölgedeki dengeleri gözeterek Türkiye’nin bu siyasetine yakın bir tutum izleyecektir. Son dönemlerde hazırlanan çeşitli raporlarda dile gelen,
“Kuzey Irak’ta üs kurarsak oradaki Kürtler şımarıp, Türkiye’yi kışkırtacak davranışlara girebilirler” gibi uyarıların ve
“Türkiye’nin özellikle enerji naklindeki stratejik konumu”na yapılan vurguların daha da sıklaşması bu açıdan anlamlıdır.
İÇTE ÇİZİLEN SINIRLAR
Bu çıkışlarla belirginlik kazanan politik hat şimdilik
sınır ötesi ya da
Kerkük üzerinden kızıştırılacak bir süreçten ziyade okun sivri ucunun asıl olarak içerdeki Kürt hareketine dönük olduğunu gösteriyor. Bu Kerkük ve sınır ötesi meselesinin kaşınmayacağı anlamına gelmemektedir. Nitekim Güney’in sınıra yakın köyleri bombalanmakta ya da Kerkük’le ilgili kontrgerilla faaliyeti de dahil tüm girişimler devam etmektedir.
Kastımız bunların makul bir dozda kullanılmasının yanısıra saldırıların bir süre asıl olarak
Türkiye Kürdistan’ının içinde keskinleşeceğidir. Hedef dört parçaya bölünmüş Kürdistan’ın en büyük parçasında geriye dönüşü olmayan bir iradesizleşme yaratmaktır.
Büyükanıt’ın geçtiğimiz ay ABD ziyaretinde yaptığı konuşmada,
“En büyük tehdit terörün siyasallaştırılmasıdır” tespiti bugünkü iç siyasette Kürt politikasının temel espirisini oluşturmaktadır. Başbuğ’un Diyarbakır’daki konuşmasında, şimdilik sınır ötesi yapmayacakları anlamına gelen sözleri aslında okun sivri yönünün şimdilik
“iç”e dönük olduğunu gösterdiği gibi,
“kolektif kimlik arayışı düzeyine çıkmadıkça farklılıklara saygıdan” dem vurması da
“iç”te çizilen sınırların açık beyanıdır.
Kürt hareketi bu sınırları özünde kabul etmektedir. Onun
“çözüm”ünün burjuva anlamda bile
“kolektif olan”dan uzaklaşmasının üzerinden epey bir zaman geçti. Bu zaman içerisinde kendisini bu şekli ile bile rejime kabul ettirememesi gelinen noktada ciddi bir politik sıkışma olarak yansımaktadır.
Bu sıkışmayı seçim atmosferi ile aşma çabasına girse de bu öyle kolay olmayacaktır. Çünkü o asıl olarak Kürt emekçilerinin güvenini kaybetti! DTP sözcülerinin şimdi
“Her dört Kürt’ten üçü bize oy vermiyor!” demesi boşuna değildir. Ya da son dönemlerde hemen tüm Kürdistan’da
Barzani ya da
dinci örgütlenmelerin etkisinin yaygınlaşması başlı başına çok şey ifade etmektedir.
Ancak rejim onu çekildiği bu geri noktada bile daha geri olana zorlamaktadır.
DTP’ye dönük tutuklama furyaları, gazetelerin kapatılması, insanların kaçırılması, Kürt siyasetçilerine dönük suikast tehditlerinin artması, zehirlenerek katledilen gerillalar… gibi
’90’lı yılları anımsatan saldırganlıkla onu tutunduğu noktada da çözmeyi hesaplamaktadır.
Rejim legal Kürt siyasetini ve daha da genişleterek söyleyelim bir bütün olarak Kürt siyasetini geriye çekildiği son mevziyi de bırakmaya zorlayarak tamamen çözmeye çalışıyor. Bu son mevzi Öcalan konusunda alınacak tutumla sınırlıdır. Yıllardır Kürt halkını bir arada tutmanın yegane dayanağı olan bu nokta ulusal hareketin bizzat kendisinin yarattığı bir bumerangdır. Aynı zamanda devrimci militan ulusal kurtuluşçuluktan geriye doğru çözülmenin en trajik göstergesidir.
Kendisini vareden değer ve amaçların toplaştığı ideolojik siyasal duruşundaki çözülmenin somut göstergesi olan bu sığlık, şimdi rejimin elinde Kürt halkının ruhu ile oynamanın aracı haline gelmiştir. PKK Kürt halkı açısından
Abdullah Öcalan’ın sarsılmış olsa da halen manevi değer taşıyan varlığı ve belirli sınırlar içinde tuttuğu gerilla üzerinden siyaset yapmaya çalışmaktadır.
Kürt siyasetinde giderek belirginleşen sınıfsal farklılaşmaların yaratacağı kopuşları engellemek için de halkın en hassas noktasını oluşturan bu olguyu bir koz olarak kullanmaya çalışmaktadır. Bir halkın önderine sahip çıkması kadar doğal bir şey olamaz. Ancak bir halka önderlik ettiğini iddia eden bir hareket o halk üzerindeki etkisini açlık sınırındaki yaşamlar ve her türlü ulusal sınıfsal aşağılamanın üzerinden atlayarak tek başına
“önderine sahip çıkma” cenderesi içine sıkıştırıyorsa bu aslında o hareketin tüm dinamiklerini yitirdiğini gösterir!
Gelinen noktada PKK’nin emperyalist konseptler içerisinde kendisine yer bulmakta Kürt halkına figüran rolü yüklemesi, bu rolü de Öcalan’ın sağlığına sıkıştırması en başta kendi varlığını tehdit etmektedir. Bu açıdan da son saldırı dalgası aslında ne
Newroz’la ne de önümüzdeki
seçim konjonktürü ile sınırlı amaçlara endekslidir. Siyasette daha bütünsel bir geçişin ön adımlarıdırlar. Amaç giderek sığlaşmış ve emekçilerle ilişkisi siyaseten daralmış olan Kürt hareketinin kafasına daha çok vurularak istenen sınıra çekilmesidir.
Önümüzdeki süreçte, Kürt halkının ulusal ve sınıfsal çıkarları temelinden koparılarak dar bir geçitte boğulması için akla gelen her şey yapılacaktır. Bölgesel güç olma hayalleri peşinde koşan rejim en hassas noktası olan Kürt sorununda bu yolu aldığı oranda
“ovada siyaset yapmanın” kapılarını da açacaktır,
“kültürel haklardan” da bol bol dağıtacaktır. Hatta hayalleri gerçekleşirse Güneyli Kürtleri de kapsayan bölgesel ağabeylikte Türkiye Kürdistanı ile bileşik gevşek bir federasyona bile yeşil ışık yakabilecektir!
Ama ne çare! MGK toplantılarının bile gündemi olan açlık, gettolaşma, işsizlik ve bunun yaratacağı toplumsal patlama dinamiklerini biriktiriyor Kürt halkı. Bu dinamiklere ulaşmalıyız. Bu dinamikleri bağımsız sosyalist Kürdistan umudu ile buluşturmalıyız. Kürt işçilerine, giderek gettolaşan alanlara sıkıştırılan yoksullarına, gençlerine, çilekeş ve direngen kadınlarına bu umudu taşımalıyız! 21. yüzyılın Newrozları bu umutla buluştuğu oranda özüne kavuşacaktır!
Ufuk Çizgisi, Sayı: 58, 19 Mart 2007