"Hayata Dönüş" operasyonu olarak lanse edilmeye çalışılan 19 Aralık katliamı sırasında Bayrampaşa Cezaevi'nde bulunan tutsaklara “cezaevine zarar verdikleri, isyan çıkardıkları” gerekçesiyle devlet tarafından açılan davaya bugün Eyüp Adliyesi'nde devam edildi.
167 tutsak adına açılan davanın bugünkü duruşmasında o dönem Bakanlık ve tutsaklarla görüşmeler sürdüren eski İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman ve TTB 2. Başkanı Metin Bakkalcı'nın ifadelerine başvuruldu.
Tanıklardan önce o dönem Bayrampaşa'da tutuklu bulunan Süleyman Acar'ın ifadesi alındı. Kendileri zarara uğradığı halde suçlu görüldüklerini söyleyen Acar, operasyonun sabah 5:00 sularında “bu isyanı da bastıracağız!” diye bağıran kar maskeli görevlilerin bağırışıyla başladığını, daha sonra gaz bombası ve kurşun sağanağıyla devam ettiğini anlattı. Suç unsuru olarak görülen barikatlar olmasaydı ölü sayısının 12 değil belki 100 olacağını belirten Acar, saldırı karşısında kendini korumanın en doğal hak olduğunu söyledi.
Sanık avukatları tarafından “tutsakların hiçbir şey kabul etmedikleri, sürekli isyan çıkardıkları” gerekçelerini boşa çıkarmak için o dönem bakanlık ve tutsaklar arasındaki görüşmeleri yürüten İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman ve Türk Tabipler Birliği 2. Başkanı Metin Bakkalcı'nın ifadelerine başvurulması istendi.
Bunun üzerine duruşmaya katılan Yücel Sayman, görüşmelerin karşılıklı olarak çözüme dönük giderken birden kitlendiğini ve hemen ardından operasyonun yapıldığını söyledi. Eğer görüşmeler sürseydi sonuç alınabileceğini belirten Sayman'a Bakkalcı da katıldı.
Yücel Sayman ilk olarak F tipine mimari, insani ve felsefesi açısından karşı çıktıklarını ve bu yüzden görüşmelere katıldıklarını belirterek bu görüşünü bugün de sürdürdüğünü anlattı. Sayman:
Biz tretman uygulamasına karşı çıkıyorduk. O zamanlar ne olduğu bilinmeyen, kamuoyuna açıklanmayan bir düzenleme söz konusuydu. Biz bunun hem uluslararası hem ulusal düzeyde kamuoyu önünde tartışılmasını, ondan sonra f tiplerinin gündeme gelmesini istiyorduk. Geçilecekse düzeltelerek olmasını istiyorduk. Ölüm oruçları ve açlık grevleri başlayınca diğer arkadaşlarımızla birlikte görüşmelere gitmeye başladık. Tutuklularla ölüm oruçlarını sürdürmenin koşulları ne olabilir diye konuştuk. Nasıl bir ortam olursa sona erer diye konuşuyorduk. Biz bu ortamı yaratmak için konuşuyorduk. Sonra bakanlık bu görüşmeleri kesti.Metin Bakkalcı da ifadesinde şunları söyledi:
Koğuş temsilcilerinin belli görüşler vardı, başta tecriti engelleyici düzenlemelerin yapılmasına ilişkin konuşuyorduk. Biz de bakanlığa sevklerin en az 1 yıl ertelemelerini önerdik. Bu süre içinde AG-ÖO eylemini sona erdirme ortamını sağlamak istiyorduk. Ama o ortamı sağlayamadık. Taleplerin kimini bakanlık kabul etmedi, kimini tutuklu temsilcileri kabul etmedi. Görüşmeler kesildi ve ertesi gün operasyon oldu.
Görüşlerimiz genellikle kabul görmedi. Bakanlık yalnızca açlık grevi ve ölüm orucu bitsin diyordu. Tutukluları bunun için ikna edin diyordu. Biz ikna etme işi için orada değildik, biz eylemin bırakılabilceği bir ortamın koşullarını hazırlamak istiyorduk. Kişisel inancım görüşmeler kesilmeyebilirdi, her şey tüketilmiş değildi. Bir süre sonra bu ortam yaratılabilirdi. O imkan operasyonla kaldırılmış oldu. Anladığım kadarıyla İçişleri Bakanlığı bu operasyonu yapmakta çok ısrarlıydı. Bir takım nedenlerle bu görüşmelerin önü kesildi.
Görüşmelerde bakan operasyon ortamının kalkacağı bir ortam istedi. Ölüm olacak bir sonuca gidilmemesi için yardım istedi. Görüşmelerde erteleme için konuşuyorduk, tüm düğüm ölüm orucunun bırakılmasıydı ama sona erdirmenin koşularının oluşmasında bakanlığın katkısı yoktu.
Sorun tecritte insanların 1-2 kişilik odalarda belli koşullarda başka insanlarla görüşmesiydi. Biz en azından 20-25 kişi birarada görüştürülsün. Amaçsız olarak özgürce insanların birarada olacağı ortam yok. Tretmanı ortadan kaldıracak ortam gerekiyordu. F tiplerine geçildiği anda böyle bir ortam olacaktı. Tutuklular bunu istemiyordu. Siz bu ortamı kaldıracak şeyler yapabilirsiniz dedik. O süreç sona ermeseydi hem bakanlık hem de diğer taraf ikna edebilirdi ama İçişleri Bakanlığı'nın ısrarıyla operasyon oldu.
Bizim açımızdan sorun talepler değildi, esas mesele talepler değildi. DGM'lerin, TMŞ'nin kaldırılması, tüm sonuçlarıyla iptal edilmesi gibi talepler bizim işimiz değildi zaten, amacımız eylemlere son verdirecek ortamı sağlamaktı. Oradaki bizim tutukluların getirdiği çerçevede getirmek doğru olmaz, onlar bizim sorunumuz değildi.
Biz tecrite karşıydık, önerilerimiz de tecritin ortadan kalkacağı ortam yaratıldığında AG'nin de kalkacağı inancındaydık. Bunun için görüşmelere katıldık.
Bakana 'Son noktada ortamı yaratacak koşullar olabilir, bu görüşmeleri bitirmeyelim' dedim. Operasyon olacağı çok önceden biliniyordu herkes tarafından. Hatta o sırada askerlik yapan avukatlara Bayrampaşa'ya nasıl operasyon yapılacağı bile anlatılmış. Baroya gelen avukatlar bizi uyardılar. Bu biliniyordu. Tek amaç sevklerin durdurulmasıydı.
Niyeti benim değerlendirmem yanlış olur. Adalet Bakanı bizi kullanmış olabilir, bunu bilemem ama bu operasyon olacaktı. Ama ertelenebilirdi, bakanın böyle bir eğilimi vardı.
F tiplerinin inşaatı bittikten sonra duyuruldu. Bunun kamuoyunda tartışılması yapılmalıydı. İnşaat bitince bakan gazetecileri gezdirip 5 yıldızlı otel diye tanıttı. Biz bunun tartışılmasını istiyorduk. Bununu için görüşmelere katıldık.
Bakan son görüşmede bunun son görüşme olduğunu, görüşmelerin bitirildiğini söyledi.
2000 Temmuzu'nda f tiplerini gezdik, hakkında rapor hazırladık. O raporu ilgili bütün resmi kurumlara, kamuoyuna ilettik. Raporun özü insan sağlığı açısından izolasyona dayalı ortamların kabul edilemeyeceğiydi. Ayrıca 2000'den sonra mesleğimize gölge düşürülmüştür. Onu bağımsız yerine getirme olanaklarımız yok edilmiştir. Açlık grevleri sırasında tıp bir araç olarak kullanılmıştır. Biz meslek örgütü olarak o tarihte tüm ilgili bakanlıklarla bu bağımsız çalışma ortamının yaratılması için başvrularda bulunduk.Bu ifadelerden sonra duruşma sanık avukatlarının ayrıntılı beyanları için ertelenmesine karar verildi.
Kasım sonlarında Tabip Odası'ndan yetkili arkadaşlarımız Bayrampaşa'da AG yapanlar dahil olmak üzere cezaevlerini ziyaret ederek tıbbi bakımlarını yaptılar. Bu bir olumluluktu. Bakanlık burada olumlu bir adım atmıştı izin vermekle. Biz 2 Aralık 2000'de acil çağrıda bulunduk çünkü ölümler olabilirdi, 45'li günlerdi. Adalet Bakanı derhal yanıt verdi bize, görüşme sağlandı. Açlık grevleri salt tıbbi bir mesele değildir, mesele açlık grevlerini ortaya çıkartan nedenlerin çözümüdür. Adalet Bakanıyla konuştuk, iyi niyetli olduğunu, çözüm için tüm katkımızı rica etti.
Ben de ertesi gün Bayrampaşa cezaevine geldim, açlık grevi yapanlarla görüştüm. Bu kişiler bana bu meselelerin müzakere edilerek çözülebileceğini söylediler. Bu şu açıdan önemli, olayın tarafı olarak adlandırılan cezaevindekiler ile Adalet Bakanlığı sorunun görüşmeler yoluyla çözülebileceğini tek taraflı olarak ifade ettiler.
Ben izlenimimi Adalet Bakanı'na aktarınca bakan da bir kez daha görüşme istedi. Saadet Partisi'nden Mehmet Bekaroğlu odadaydı. Bu kez madem görüşülerek çözülüyor, somut noktaya getirmek için gidin dediler. 8 Aralık'ta Bekaroğlu ile cezaevine gittik.
Görüşmede kamuoyuna yansıyan çoklu talepler içerisinde f tipine ilişkin maddenin esas olduğu izlenimimi aldım. Aynı gün Ankara'ya döndük, Bakana bu izlenimi aktardık. Asıl sorun f tipine ilişkin değişikliklerdir dedik. Odada Rıdvan Budak gibi milletvekilleri de vardı. Bir deklarasyonun meseleyi kolaylaştırıcı olacağını söyledik.
Nitekim kamuoyunda 9 Aralık tarihinde ilk kez bir Adalet Bakanı mecliste bağlayıcı o deklarasyonu açıkladı. Deklarasyonun temel çatısı, makul sayıda insanın birarada yaşayabileceği, mimari değişiklik de dahil olmak üzere ilgili kişi ve kurumların da katılımıyla bir toplumsal mutabakat sağlanıncaya kadar f tipi cezaevlerinin açılışının ertelenmesiydi. Kişisel görüşüm, bu değerli bir metindi. Bu metinden sonra talihsiz gelişmeler oldu Türkiye'de.
11 Aralık'ta 2 polisin öldürülmesi gerçekleşti. 12 Aralık'ta polis gösterileri oldu. Bir kaygı oluştu her düzeyde. 13 Aralık'ta RTÜK f tipi ile ilgili haberlerin yayınlanmaması kararı aldı. 14 Aralık'ta İstanbul DGM konuyla ilgili duyarlılık gösterenlerin, söyleyenlerin de terör örgütlerine yardımdan yargılanacaklarını söyleyen bir karar aldı.
Bakanlıkta görüşmemde 12 gün içerisinde 2 Aralık'tan 14 Aralık'a kadar olan süredeki görüşmede çok güzel deneyimler çıkaracak güzellikte gelişmeler yaşanıyordu. Bir yandan da bir basınç vardı. Daha doğrusu birden bir basınç olmaya başladı. Olumlu bir hava vardı, toplumsal bir mutabakat arzusu doğmuşken birden bir basınç oldu.
13 Aralık'ta tekrar Bayrampaşa'ya geldik, deklarasyonu somutlamak ve sonuçlandırmak için (Kaya Güvenç ve Mehmet Bekaroğlu ile birlikte) Yücel Sayman da katıldı. Bitirip çıkma duygusuyla girdik. 14 Aralık gece 12'ye kadar süre verilmişti. Görüşmeye Oral Çalışlar ve TAYAD'dan bir tutuklu yakını da gelmişti.
Kanımca şu önemli, bir sıkışık zaman olmuştu. 14'ü gece ya bitecek ya bitecekti. 14'üne kadar ne olacaksa olacaktı. Ama bir kaygı artmıştı ve bu basınç herkeste kendini yansıtıyordu. Öyle bir sıkışıklık vardı. Görüşmeler kendi doğal mecrasında gitmedi böylece. Temsilciler deklarasyonun güvence altına alınmasını, ertelenme meselesinin güvenceye alınması için bir güven istediler. Bu konuda bu ülkede bir güven bunalımı var, bu konuda yüklüydü herkes. Kanaatim bir güven oluşması için süreye ihtiyaç vardı.
O gece 3 kişilik iki hücrenin duvarının yıkılarak birleştirilmesini önerdi Bakanlık. Diğerleri 18 diyordu ama burada sorun sayıdan ziyade güven ortamının gerekli oluşuydu. Gece 12'ye doğru Bakanda bir endişe gördüm. 12'den sonra ne olacaktı? Ve gece 12'de 'Üzgünüm, süre bitti' dedi. Kaygısı vardı, seziyordum.
Sayı meselesinden ve bunda ısrardan ziyade aslında temsilciler 18 kişi derken aslında bir güvence istiyorlardı. Kalabalık sayı istemelerinin temel gerekçesi az kişiyle daha fazla saldırıya maruz kalacakları endişesiydi.