Televizyon

Herhangi bir iletişim aracı değil artık o. Gündelik yaşamın manipülasyonu...

Pazartesi, 9 Nisan 2007 (19 yıl 6 ay önce)

YAŞANACAK DÜNYA

Yıllar önce BBC’de televizyonun tarihsel gelişimi ve 20. yüzyılın toplumsal yaşam biçimine etkilerini inceleyen çok ilginç bir belgesel dizisi vardı. Kaçırmadan izlemeye, anlamaya çalışırdım.

Bugün dahi o belgeselin inanılmaz güce sahip bir olguyu inceleme gayretini yetersiz kılacak gelişmeler sürüyor bu konu üzerinde. Televizyon işgalini sürdürüyor. Beyinleri, evleri, çocukları, toplumu egemenliğine çoktan aldı. Artık egemenlik çeşitlemeleri yapıyor. İşin ilginci sadece egemenler egemen değil artık bu iletişim aracına… Çeşitli azınlıklar, ezilen topluluklar da dertlerini televizyon aracılığı ile dile getiriyorlar…

Bu araç öylesine büyük güce sahip ki zamanında Hitlerin propaganda bakanı Göebbels’in “Her eve mutlaka bir radyo dağıtma” gayretini daha iyi anlıyor insan...

Elektrik sinyallerini görüntü olarak ya da görüntüleri elektrik sinyalleri olarak yollama düşüncesi 1843 yılında Alexander Bain’le başlıyor. 1883 yılında Paul Nipkow bunu elektrikli teleskop adını verdiği aletle gerçekleştiriyor. 1897 ve 1906′da çeşitli eklemeler yapılan bu düşünce ancak 20. yüzyılın başlarında, 1927 yılında Philo Tylor Farnsworth tarafından finansörüne yapılan bir gösteride gerçekleşti.

İşin çok ilginç bir yönü de aslında televizyonun geliştirilmesine Sovyet katkısı… Wladimir Sworkın “ikonoskop” adını verdiği aleti geliştirdi.

1920′li yılların başından beri bu projeyi sürekli geliştiren Lev Teremin adındaki Sovyet bilim insanı çok kaliteli resimler iletmeyi başarmıştı. Ancak elde ettiği sonuçlar hiçbir zaman topluma açıklanmadı ve daha ilginci KGB tarafından kişilerin gözlenmesinde kullanılmaya başlandı!

Tabii ki bu hikâyecik, bizim Sovyet sisteminin temel işleyişini eleştirdiğimiz anlamına gelmiyor. Hatta köşeye sıkıştırılmaya çalışılan devrimin kendini koruma refleksinin, yine emperyalist saldırılar sonucu nasıl bilimsel bilginin asıl işlevini yerine getirmesine engel hale geldiğini görüyoruz.

11 Mayıs’ta Dénes von Mihály adındaki adam Berlin’de ilk yayını gerçekleştirdi.

Fazla tarihi açıklama yapmadan bir kısa bilgi daha… 1950 yılında ABD de 10 milyonun üzerinde tv izleyicisi vardı! Stalin’in 73. doğum günü için başlatılan ilk tv yayınında Doğu Almanya’da daha doğrusu sadece Berlin’de 60 tv vardı.

SOSYAL ETKİ


Herhangi bir kitle komünikasyon aracı olmanın çok ötelerine uzanmış olan tv artık gündelik yaşamın belirlenmesi, endekslenmesi, hatta manipüle edilmesi rollerinin yanı sıra; eğlence, bilimsel gelişme, eğitim, sanat ve akla gelebilecek her alanda kullanılıyor.

İşin en trajik yanlarından bir tanesi de televizyonun geliştirilmesinde çok önemli katkılar sunmuş olan Philo Tylor 1971 yılında sefalet içinde öldüğünde buluşunun parsasını büyük Amerikan tekelleri toplamaktaydı. Ezilenler adına bir kayıp daha.

“Ezen ve ezilen çelişkisi ile televizyonun ne ilgisi var?” demek, yaşamın her alanında gözlenen bu ana çelişkiyi reddetmek olur. Tabii ki bu kadar büyük etki alanına sahip olan bir aracı, örneğin Amerikalıların aya ayak basışını yüz milyonlarca insana canlı yayında izletmeleri ya da bir kitle uyutma aracı olarak futbol karşılaşmalarının dünya kupalarında milyarlarca ayrı dili konuşan insana canlı olarak yayınlanması gibi devasa ölçekli projeleri ezen sınıfın kullanmadığını ya da doğrudan organize etmediğini düşünmek saflık olur!

Televizyon küçük ve büyük ölçekli ticaret, reklam, haberleşme, eğlence, propaganda, bilim ve insana ait her alanda yaşamımızın içinde…

Böylesine büyük bir güç aracının egemenler tarafından tüm kitle iletişim araçlarının kontrol edildiği gibi kullanılması çok normal. Peki, biz yani kendini ezilenler safında tanımlayanların yapması gerekenler nelerdir. Gözümüzü kapatıp “Güç zaten onlarda” deyip seyir mi edeceğiz? İşin bana göre en ironik tarafı radyo televizyon ve benzeri birçok bilimsel buluşun ezilen sınıfın bireyleri tarafından gerçekleştirilmiş olması.

Türkiye’de televizyon ilk defa İTÜ stüdyolarındaki deneme yayını ile 54 yıl önce yaşamımıza girdi. O günden bu güne inanılmaz eğriler sergileyen yayın politikaları günümüzün dedikodu, magazin programları ya da modern dilencilik ve vicdan temizleyici rollerine soyundu. Siyaset Meydanları ile toplum bir gecede rahatlatıldı. Irak ve Kuveyt savaşları tüm dünyaya canlı yayınlandı. Korkunç ölüm ve işgal makinaları tv aracılığı ile birer oyuncağa dönüştürülerek sunuldu naklen. İşgal ve ölüm yadırganmadan izlenildi, toplumsal bir illüzyon ve yabancılaştırma aygıtı halinde gördük televizyonu… El Kaide haberlerini El Cezire televizyonundan izledik.

“APTAL KUTUSU” MU?


İngiliz ve Amerikalılar dünyada en çok tv seyreden topluluklar. “Aptal kutusu” sözünün onlara ait olması bir rastlantı olmasa gerek… Artık müzik yanında görüntü/klip olmadan yavan bir sanat gibi algılanıyor. Sanat, edebiyat, politika ve en önemlisi haberler artık televizyonu gündelik hayatın vazgeçilmezi haline getirdi.

Ya diziler? Bir dönemin sabah kuşağı Brezilya dizileri şimdi yerini yerli yapım cinayet mafya ya da ağa öykülerine bıraktı. Sanal yaşam her evde belli saatlerde ağını örüyor. Çocuklardan gençlere, kadın hatta yaşlılara kadar hiç bir kesim sanal alemin pençelerinden kaçamıyor.

Bütün insanlığın ortak malı olan bu mükemmel buluş egemen ve ezen sınıfın elinde bir canavara dönüşüp, beyinleri dumura uğratıp, egemen ideoloji yalanlarının yayılmasının en baş borazanı oluyor.

Ne yapabiliriz? Oyuncağı elinden alınan çocuk bile ağlar. Kendi oyuncağımızı kendi el emeğimizle yapalım. Onunla oynamanın keyfine varalım.

Bağlantılı kayıtlar:
- Televizyonsuz yaşam
- Televizyon=dizi midir?