Salı, 17 Nisan 2007 (19 yıl 6 ay önce)
Başını faşist emekli generallerin çektiği “Cumhuriyet” mitingi, 14 Nisan‘da Ankara Tandoğan Meydanı'nda yapıldı. Mitinge orta sınıf ağırlıklı 300 bin kişi katıldı. 14 Nisan’dan çıkarılacak ilk ders, faşist rejimin her başı sıkıştığında düğmesine basacağı bu ırkçı-şovenist koşullandırmaya karşı sosyalist proletarya hareketinin militan damarını güçlendirmektir.
Mitinge askeri yığınak
İşbirlikçi burjuva güçler mücadelesinin diğer ucundaki
AKP Hükümeti'nin miting öncesi karşı atakları, kendisine
“ulusalcı-laik güçler” diyen cepheyi sıkıştırmada belli bir rol oynamıştı. 14 Nisan “koalisyonunun” organizatörlerinden
ADD başkanı emekli orgeneral
Şener Eruygur‘la Özden Örnek’in darbe girişimleri, TSK’nın basın andıçları deşifre edildi.
TSK‘nın
“sivil toplum” kılıfı altında yürüttüğü psikolojik harekat ve
“Silahsız Kuvvetler” organizasyonu ima edildi. vb.
Genelkurmay çevresinde toplanmış diğer klik ise mitinge 5-6 gün kala
Kürdistan‘dan gelen asker ölüleri ve
Barzani‘nin 2 ay önceki bir konuşması üzerinden gerilimi tırmandırarak AKP Hükümeti’nin karşı hamlelerini bertaraf etmeye çalıştı. Bu “son kozlar”a bakmak bile, bu mitingin ırkçı-şoven karakterini görmeye yeter.
Büyükanıt‘ın polis şefiyle görüşmesinin ardından darbe günlüklerini yayınlayan
Nokta dergisi basıldı. Öne çekilen MGK toplantısından Güney Kürdistan Kürt Yönetimine
“ültimatom” ve operasyon tehdidi çıktı. Büyükanıt, mitingden 2 gün önce
“TSK’yı yıpratmak isteyenler”e esip gürlendi. Mitingden 1 gün önce bu kez Cumhurbaşkanı
Sezer sahne aldı.
Her iki konuşmanın da ortak noktası tabii ki, irtifa kaybetme kaygısı yaşayan TSK’nın içte ve dışta gücünü ve her düzeydeki (askeri, siyasal, ideolojik, toplumsal-psikolojik vd.) etkinliğini artırmaktı. Kriz içindeki faşist rejimi korumak ve sağlamlaştırmaktı.
14 Nisan psikolojik harekatı bunun araçlarından biri olacaktı. Kitlelerin emperyalizm ve neoliberalizme karşı tepkilerini çarpıtarak, şoven milliyetçiliğe ve faşist rejime yedeklemek istiyorlardı. Ki bu, 14 Nisan mitinginin başını çekenlerin bir kısmında, alt orta sınıfları ve işçileri
“anti-liberal” ve
“anti-IMF” görünümlü bir program üzerinden yedekleme çabası gibi daha “alt sınıflara” uyarlanmış biçimleriyle de kendini gösterdi. Dinciliğe karşı ordu merkezli laikçilik gerilimin tırmandırılması da, “yeni” 28 Şubat konseptinin temel silahlarından biriydi. 14 Nisan mitinginin de merkezine oturtularak, Ege ve Akdeniz gibi daha gelişmiş kapitalist bölgelerin orta ve alt orta halk kesimlerini ve Alevileri güdümlemeyi gözetiyordu.
Devletin en tepesinden
“düğmeye basılması”, rüzgarın ne yandan estiğine bakan bazı orta sınıf kesimlerinin ve düzen partilerin katılımını artırdı. Çalışanlar, öğrenciler baskıyla ya da demagojiyle mitinge taşındı. Örneğin ADD ve ÇYDD, burs verdiği çok sayıda öğrenciyi, mitinge iki gün kala bursu kesme tehdidiyle mitinge gitmeye zorladı. Buna karşın miting, belli bir basınç yaratmakla birlikte, yürütücülerinin ve arka planındaki asıl azmettiricilerin amaçladığı
“işi bitirici” türden bir siyasal güç ve etkiyi tutturamadı. Bunun bir nedeni de
TÜSİAD ve medyasının mitinge (TSK kalemşörleri dışında) oldukça temkinli ve mesafeli yaklaşmış olmasıdır.
Orta sınıfın paniği mitingde
İşçi ve emekçilerin kitlesel katılmaması, miting bileşiminin sınıfsal karakterini belirginleştirdi: Konum kaybı paniği ve gelecek korkusu içinde tutunacak güç arayan
orta sınıflar. Bir kısmı daha dün Hrant Dink’in cenazesinde yürüyen, ancak amaçlarından biri de o cenazenin faşist rejime karşı estirdiği rüzgarı tersine çevirmek olan kontra mitingine de balıklama dalan
orta sınıflar. Emperyalist kapitalizm ve neoliberalizmin yıkıcılığından
“ulus devlet” ve
“bağımsızlığın güvencesi” kılıfındaki işbirlikçi TSK’ya yaslanarak kaçabileceğini sanan orta sınıflar. Kürt sorununda olsun, abartılı dincilik paranoyasında olsun,
“bölünme” ve
“şeriat” korkusundan önce, yoksulluk ve işsizliğin “tekinsiz karanlığını” gören orta sınıflar.
“Ulusal egemenlik” sandıkları küçük egemenliklerini, yani küçük mülklerini ve statülerini, yaşam tarzlarını yitirme korkusunu gören orta sınıflar. Aynı anda hem ezen ulus hem de işbirlikçi-bağımlı ulus olmanın onursuzluklarını, birbirinden büyük Türk bayrakları ve
Mustafa Kemal nostaljisi ile yatıştırmaya çalışan orta sınıflar. Küçük dünyalarına ve yaşam tarzlarına abartılı, paranoya derecesinde tehdit gibi gördükleri dinci gericiliğe karşı daha az gerici olmayan şoven milliyetçiliğe sığınan orta sınıflar.
İşçi sınıfının rüzgarı olmayınca…
Bu miting her şeyden önce, güçlü bir işçi sınıfı rüzgarının estirilemediği kriz koşullarında,
orta sınıfların ruh halini ve sınıf karakteristiklerini gösterir. İşbirlikçi burjuva güç odaklarının, özellikle de
kitlelerin sırtından ve içinden politika yapma biçimlerini her somut durumda çözümlemek ve buna karşı donanımızı geliştirmek önemlidir. Daha önemlisi, bu burjuva politikaların hangi toplumsal-siyasal koşullarda,
hangi toplumsal sınıf ve kesimlerde, nasıl ve neden zemin bulduğunu kavramaktır. İşçi sınıfının öncü kesimleri, gelecekte yanına kazanma savaşımı vereceği orta sınıfların, çeşitli toplumsal-siyasal koşullar altında ve gelişmeler karşısında tipik ruh hali ve davranış biçimlerini de iyi incelemelidir.
İkincisi, 14 Nisan mitingi, “yeni tipte” bir 28 Şubat harekatının, peşine taktığı (önemli bir bölümü yaptığının neye denk düştüğünü bilmeyen) bir kısım orta sınıf kitlesi ile, ilk kez bu kapsamda ve bu netlikte meydanlara çıkmasıdır. Onları
“Ordu göreve!” türünden askeri darbe çığırtkanlığıyla sokaklarda görmüştük daha önce de. Ancak 14 Nisan mitingi, çok daha programlı ve incelikli bir
“silahsız kuvvetler” harekatıdır. Dahası, “halka” uyarlanmaya çalışılmış biçimiyle şoven-faşist bir politik program deklarasyonuydu. Kendine
“ulusalcı-laik güçler”, “ulusalcı sol” gibi isimler veren bu psikolojik harp harekatı, geleneksel rejim ve resmi ideolojinin 90′lı yıllarda yaşadığı ağır krizine “çözüm” adına imal edilmiştir. 28 Şubat darbesinden sonra yükselişe geçmiştir. İdeolojik gıdası, çoğu orta kademe subayın da elinden düşürmediği
Cumhuriyet gazetesi,
Kanaltürk vb’dir. Siyasi temsilcileri ve örgütlenme biçimi (TSK’yı bir yana bırakacak olursak) her birinin içi emekli subay ve istihbaratçı kaynayan (
MHP ile de dirsek temasında olan)
CHP, DSP, İP, Türk Solu, ADD, Kuvvayı Milliye, Milli Uyanış, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği vb. gibi parti, dernek ve platformlardır. Psikolojik harekatlar çerçevesinde esnek biçimde bir araya gelerek, daha geniş kitle kesimlerini de manipüle edecek kampanyaları organize etmekte, platformlar oluşturabilmektedir. Kitle tabanı ve kitlesel örgütlenme biçimi, dirsek temasında olduğu MHP gibi çetelerinkinden (ki mitinge en yoğun katılımı gerçekleştirmiştir) biraz farklıdır. Daha ziyade şehirli orta sınıflar ve bir zamanki sosyal demokrasinin mutantı kesimlerdir. Keskin bir Türkçü-şoven faşizmi sol popülist simge ve söylemlerle şekere bulayarak zerkederler. Bu yönüyle
“sosyal nasyonalizmi” (Nazizm kısaltmasının açılımı) çağrıştırırlar.
Mitingde emperyalizm, IMF, küreselleşme, özelleştirme, gericilik karşıtı (tabii işbirlikçiliği ve gericiliği yalnızca AKP ve Erdoğan ile sınırlı göstererek) ve popülist söylemler bolca kullanılmıştır. “Savunması ABD’ye, bütçesi IMF’ye, idaresi Brüksel’e, yani AB’ye bırakılan, böylece parçalanmak istenen bir ülkedir Türkiye…” Miting öncesi Cumhuriyet gazetesi vb.de solcu olarak bilinen (eski
TKP‘li,
TİP‘li) aydın ve sanatçılar deklarasyonlar yayınladılar, mitingde solcu olarak bilinen
Tolga Çandar, Edip Akbayram gibi sanatçılar çıkartıldı,
Nazım‘ın şiirlerinden bestelenen şarkılar, 12 Eylül’ün ölüme gönderdiği
Ruhi Su‘nun türküleri söyletildi. Ama tüm bunlar minareyi kılıfa sokamadı. Mitinge katılanlar “inceltilmiş” ordu yağcılığı, darbe seviciliği, ırkçı şovenizme sevk edilmeye çalışıldı.
“Orduya uzanan elleri kıracağız”, “Kemalist ordu konuşacak” sloganları attırıldı, askerler alkışlatıldı, vb. Mitingin heterojen kitlesi içinde sınırlı bir kesim, darbe çığırtkanlığının farkına vararak tepki gösterdi.
“Liberal sol” ve inisiyatifi yeniden almaya başlayan
“nasyonalist sol” orta sınıfların siyasal temsilciliğini üstlenen sol-reformist hareketi de kolayca yörüngesine almakta, çürüyüşünü ve düzene yama olmasını derinleştirmektedir. Hrant Dink’in cenazesinden sonra sosyal yurtseverliğini iyice keskinleştirdiği kitlesine her ihtimale karşı
“Mitinge katılmıyoruz” diye uyarı yapan
T”K”P gibilerinin ağzının suyunu akıtarak,
ÖDP gibilerinin betini benzini attırarak! T”K”P, sitesinde, 14 Nisan mitingini “tarafsız” bir gözlemci edasıyla, fakat adeta katılamadığına üzülerek ballandıra ballandıra anlatıyor. Mitinge tek eleştirisi,
“tutarlı antiemperyalist olmaması”!
Proleter sosyalist bağımsız sınıf çizgisi ve politika yoksunu küçük burjuva devrimcilerinde ise kafası karışık “eleştirel muhalefet” ve seyircilik dışında bir şey yok. Hrant Dink cinayeti sonrasında oldukça etkin bir tavır ve yayın çizgisi izleyen sendika.org, Dink’in asıl katillerinin yönlendirdiği 14 Nisan mitingi karşısında tam bir tavırsızlık ve seyirci olma durumu sergiledi. Diğerleri de dergilerinde, sitelerinde bir iki teşhir yazısı ve “Gitmeyin” çağrısı yazdıktan sonra (ki bunu bile yapmayanlar vardı)
“eleştirel muhalefet” görevlerini yapmış olmanın rahatlığıyla süreci seyrettiler.
Biz ne yaptık?
Biz ne yaptık? En başta, toplumda yaratılmak istenen işbirlikçi burjuva gerici kamplaşmaya karşı devrimci proleter eksende net, ısrarlı ve etkin bir tavır aldık.
Devrimci militan sosyalizmin, rüzgar karşı taraftan esmeye başlayınca sinip yatışmasını bekleyen sosyal liberalizmden olsun, o mitingdeki kitleleri ve gidenler üzerindeki etkisini görünce ‘Bunlar solun tabanıdır, eleştirmeye gelmez‘ diyen oportünist halkçılıktan olsun, ‘Bir iki teşhir ve çağrı yayınlamaktan başka elimizden ne gelir‘ diye kafasındaki iktidarsızlığa teslim olan “eleştirel muhalefet“ten olsun, önemli bir ayrışma noktası
süreçlere etkin müdahaledir.
İşçi, emekçi ve öğrencileri sınıfa karşı sınıf tavrı almaya ve bunu yaygınlaştırmaya çağıran, etkin bir internet yayıncılığı yaptık. Süreci günü gününe haber analiz, teşhir, yönlendirme ve etkin sınıf tavrını geliştirme yazılarıyla sergiledik. Kendi güç ve çevremizden, işçi, emekçi, öğrenci, sendika, kitle örgütü ilişkilerimizden başlayarak, sürece sınıf ekseninden müdahaleyi gündemleştirdik. 14 Nisan mitingine karşı da net, etkin ve ısrarlı bir tavır alan internet yayıncılığımız çok mütevazı da olsa meyvelerini verdi. Bu konuya ilişkin sürekli yazı ve haberlerimizin okunurluğu, rutin alinteri.net okurlarının epey üzerine çıktı, daha geniş bir kesimin dikkatini çekti. Bu net duruş yönü ve ısrarı sonucunda, 14 Nisan mitinginin hemen ardından yayınladığımız
“14 Nisan’ın rövanşı 1 Mayıs olacak!” yazısı, bu net duruşu dikkate almak zorunda kalanların çok sayıda mesajıyla, kendi çapında bir “geri besleme” alma rekoru da kırdı. Mesajların bir kısmı kendilerini
“Türk milliyetçisi” vb. diye tanımlayan şovenist serserilerin bizi onurlandıran küfür ve tehditleriydi. Bir kısmı ise, ki kendilerini demokrat, işçi dostu, hatta devrimci olarak tanımladığı halde 14 Nisan tuzağına düşüp “sol” soslu nasyonalist şovdan etkilenenlerden gelen mesajlardır. Bu miting karşısındaki tavizsiz duruşumuzdan ve onu işçi sınıfı ve 1 Mayıs ile karşı karşıya koyuşumuzdan ciddi bir rahatsızlık duyuyorlar, bizi bu mitingin
“vallahi billahi emek yanlısı ve antiemperyalist” olduğuna ikna etmeye çabalarken, asıl kendi kafa karışıklıklarını, kafalarında uyanan soru işaretlerini ele veriyorlardı. Birçoğu
“1 Mayıs’a da mutlaka gidecekleri” konusunda bizi temin ediyorlar, başlarını döndüren 14 Nisan tuzağı ile 1 Mayıs’ı uzlaştırmaya çalışıyorlardı. Yanlış günde ve alandaydılar:
“Kendi davası için dövüşmeyen, dövüşür düşmanının davası için!”
Büyük şehirlerdeki ve işçi havzalarındaki sendika ve şubelerine, üye işçilerine, ulaşabildiğimiz okullara, semt çevrelerine de giderek bu sürecin içyüzünü teşhir ettik. Devrimci bir basınç yaratmaya çalıştık. Bazı sendika şubeleri ve işyerlerinde, okullarda işçi ve öğrencilerle basın açıklamaları örgütlemeye çalıştık. Bu çabalarımız ve net ve etkin duruşumuzla birkaç bin kişiyi, bu sınıf duruşuna katabildiysek, mitinge giden birkaç bin kişide bir içsel rahatsızlık ve soru işaretleri yaratabildiysek, bu bugün için pek mutevazı fakat değerli bir adımdır. Bu adımlarımızın devrimci anlamı ve değeri, bugün için uyandırabildiği sınırlı etkiden çok,
“İşçi sınıfı bizden sorulur” bilincinin gelişmesindedir. Süreçlere daha etkin ve her düzeyde, alanların içinden, eylemli, etkin siyasal müdahale ve bağımsız militan sosyalist öznesi olma yönelimindedir. Bu yönelimi daha gelişkin siyasal kitle çalışması pratiği ile iç içe güçlendirdiğimiz ölçüde çok daha geniş bir kesim, her önemli tarihsel-siyasal olgu ve dönemeçte,
“Alınteri ne diyor?” diye siyasal referans alma noktasına gelecektir.
Şimdi sıra, 14 Nisan’a ve burjuvazinin kitlelerin üzerinden daha da tırmandırabileceği gerici gerilim ve kutuplaşmaya karşı, devrimci 1 Mayıs’tan, işçi sınıfının 1 Mayıs alanlarına çıkması ve militan duruşundan bir rüzgar estirmektedir.