Akıma Karşı Durmak!..

14 Nisan mitinginin artçı depremleri görülüyor. Devrimci Proletarya akıma karşı durmalı!

GÜNCEL
Çarşamba, 18 Nisan 2007 (19 yıl 6 ay önce)

Toplumsallaşmış rejim krizinin kepçeyi derine daldırdığı koşullar içerisinde, yaşadıkları ekonomik, sosyal konum kaybı ve siyasal kafa karışıklığıyla 14 Nisan mitingiyle sivil darbeciliğe yedeklenen orta sınıfların, orta sınıf ruh halinin basınç ve yansımaları, artçı depremler halinde devam ediyor.

14 Nisan rüzgarıyla 1 Mayıs'a leke sürme cüreti


Artçı depremlerden ilki, İstanbul'da 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlamak için biraraya gelen sendika, kitle ve meslek örgütleri, yasal partiler ve Devrimci 1 Mayıs Platformu'nun 16 Nisan günü yaptığı toplantıda yaşandı.

14 Nisan “rüzgarını” arkasına alan CHP, 1 Mayıs'ta Cumhurbaşkanlığı konusunda tutum alınması gerektiğine işaret edip DİSK'i 14 Nisan'a katılmadığı için eleştirme “cesaretini” kendisinde bulabildi.

Bu cesarete DİSK temsilcisi Cumhurbaşkanlığı konusunda lafı dolandırarak yanıt verdi. DİSK'in 14 Nisan'a ilişkin Süleyman Çelebi imzalı değerlendirmesinde ise, mitinge bazı “tasvip edemeyecekleri” isimlerin varlığı nedeniyle DİSK'in “kurumsal kimliği ile katılmadığı” söyleniyordu.

DİSK'in açıklaması, 14 Nisan konusunda üyelerini neden uyarmadığı, İzmir'de Genel-İş'in aynı içerikli mitinge katılımını neden engellemediği... gibi sınıf bilinçli öncü işçilere verilen bir hesap değildi elbette. DİSK'i biraz olsun tanıyanlar, onun sınıf çizgisindeki ya da Genel Merkez'e bu çaba içerisinde muhalif şubelerine karşı ne denli hızlı tutum aldığını iyi bilirler. DİSK, İzmir Genel-İş'e bu tutumu söz konusu bile etmediği gibi, sendika olarak “hesabını” şoven milliyetçi kampa veriyordu:
Kimi gazete ve köşe yazarlarının yansıttığı gibi DİSK asla 'katılmama' yönünde bir 'çağrı' yapmamıştır. Bu haber bir 'karalama' ifadesidir, çamur atma gayretidir.

14 Nisan'dan güç alan siyasal-psikolojik terör


Aynı durum, pek çok kitle ve meslek örgütünde de yaşanıyor. 14 Nisan öncesi ve sonrasında, şoven milliyetçi, gerici duygudaşlık içerisinde, kitle ve meslek örgütlerinde, 14 Nisan'a karşıt yönde propaganda yapan, oraya gidilmemesi gerektiğini savunan devrimciler, abluka altına alınıyor. Üzerlerinde siyasal-psikolojik bir terör estiriliyor. “İlişkiler” farklılaşıyor; açık bir saflaşma yaşanıyor.

Bu durum, bu örgütlülüklerin çoğunun yönetiminde yer alan liberal çevreleri, tam da 14 Nisan öncesinde belirttiğimiz gibi, sinikleştiriyor. Tam da sınıfsal ve siyasal meşreplerine uygun olarak kendilerini “çoğunluk despotizmi” karşısında güçsüz hissetmelerine yol açıyor. Ellerini yana açarak, bu dalgaya karşı çaresizliklerini gösteriyorlar.

Kendilerinin de mensubu oldukları orta ve alt orta sınıfların bu sürecin en küçük çalkantısının dahi milyonlara değip geçtiğini anlamlandıramayan, sınıflar savaşının, siyaset arenasının sertleştiğini farkedip huzursuzlanan bir ruh hali içerisinde yakınıyorlar.

Dibe doğru yarış!


Ama tablo sadece bu değil. Bulunduğu konjonktürün şeklini alan oportünist, liberal siyaset ve kalem erbabı içerisinde, 14 Nisan'ın mesajını almakla kalmayıp onun borazanlığına soyunanlar da var. Kimler yok ki bu kervanın içerisinde?

Armutlu'da yoksulluğu, Latin Amerika'da halk inisiyatif ve örgütlenmelerini görüp çekim alanına giren Ece Temelkuran var örneğin. Ece Temelkuran, Ankara'daki mitinge tutum alan komünist ve devrimcilere, tutarlı demokratlara, “İstanbul'daki entelektüel çevreler, ekseriyetle, Ankara'da yapılan mitingden pek hoşlanmadılar” diye dil uzatıyor. Ankara'daki “halkı” keşfediyor; mitingin “sivilliğine” yemin billah ediyor ve saldırıya geçmeye kalkıyor:
Nereden baksanız '72 buçuk millete karşı' verilmiş bir mücadeleyle kurulmuş, toprağını, kuşaklar boyunca daha aydınlık, daha eşit, daha adil bir ülke için ölen gençlerin gövdeleriyle biriktirmiş bir ülkenin buna hakkı vardır: Utanmadan ve korkmadan yaşamaya.
Şu cesarete bakın! “Ordu göreve” çağrılarına altlık edilmiş birkaç yüzbin kişilik bir kalabalık, Temelkuran'ın gözünü döndürmekle kalmıyor... Faşizmi, kontrgerillayı gözünden tanıyan, ona karşı mücadelenin sütüyle büyümüş, bir parça özgürlük için amansız bedeller ödemiş, küçücük çocuklarını bile faşist cinayetlere kurban vermiş bu ülkenin komünistlerinin, devrimcilerinin, simit- çay parası bulamayan emekçilerinin belleğini bütün o tuzukuruluğu ile silmeye kalkıyor!

Bir diğer örnek, Ergin Yıldızoğlu. Para sermaye hareketlerinin sınırlı ve sınıfsal bir temele oturmayan analizleri üzerine kurduğu düşünce dünyasını siyaset alanına tercüme etmeye kalktığında, Ergin Yıldızoğlu'nu da aynı orkestranın vokalinde görüyoruz. Yıldızoğlu, mitingde “emperyalizme, neo-liberalizme karşı tepkilerde, yoksullaşma, sömürgeleşme korkusunu, bu korkudan kurtulma özlemlerini; ulusalcılığın öne çıkmasındaysa, sanıldığı gibi Kürt düşmanlığını değil, bir parçalanma sürecinin, yaratacağı kaosun (Yugoslavya, Irak...), laikliği (modern yaşamı, sivil hakları - özellikle kadınlar!) kaybetmenin korkusu ama aynı anda, etnik, dini bölünmüşlükleri aşarak vatantaş olarak yaşama özlemi gizli” olduğunu ilan ediyor. Ve ona karşıt propaganda yürütenleri, “'Olayı' karşıdan edilgen bir biçimde seyretmek değil: İçinde 'özne' olmaya çalışmak gerekiyordu...“ sözleriyle bu pisliğe ortak olmaya çağırıyor.

Sonuncu vokalimiz ise Halkın Sesi (sendika.org) yazarı Metin Özuğurlu. Özuğurlu, haber patlatma havasında, başlangıçta mitingde Mustafa Özbek ve Tuncay Özkan'ın konuşmasının, böylece gösteriye belirgin bir MHP-BBP damgasının vurulmasının planlandığını, ancak bu planın bozulduğunu yazıyor. Sonuç?
O meydanda Türkçü-ırkçı değerler ve semboller yoktu; meydanın ortak değerleri Mustafa Kemal sevgisi, yurt sevgisi ve laiklikti. Bu değerlere yaslanan duygudaşlık kesin bir AKP ve Erdoğan karşıtlığı ile militanlaşıyordu. Irkçı değerlere pirim vermeyen milliyetçi dil, kürsüden yapılan konuşmalarda bağımsızlıkçı ve emperyalizm karşıtı bir söylemle bütünleşti ve meydandan da önemli bir karşılık buldu. Kürsü ve meydanı bütünleştiren laiklik ve bağımsızlık temasına Nazım’ın şiirleri, Ruhi Su’nun davudi sesi, Tolga Çandar ve Edip Akbayram’ın türküleri eşlik etti. ... o meydana tepkiselci ırkçı bir milliyetçilik değil, anti emperyalist bir yurtseverlik damgasını vurdu.
Metin Özuğurlu, bununla da kalmıyor; bir kehanette de bulunuyor: Mitingi kurgulayan ama evdeki hesabı çarşıya uymayanların milliyetçiliği “14 Nisan günü gerçekleştiği biçimiyle bağımsızlıkçı bir karakter kazanır ve hele de halkçı bir içerikte derinleşirse, işte o zaman, mazlum Anadolu halkının tepesinde patlatmayı tasarladıkları bomba, kendi ellerinde patlamış olacaktır.”

Metin Özuğurlu'nun sözleri, 12 Eylül öncesinde sahip olduğu hatırı sayılır gücü sivil faşistlere karşı mücadele için seferber eden, ama 13 Eylül 1980 günü silinen bir Devrimci Yol pratiği ile birlikte okunmalıdır. Faşizm Mustafa Özbek'i namluya sürerse tehlikeli, ama “Ordu göreve” çağrısının arkasına yığınları yığarsa, “mazlum Anadolu halkının bağımsızlıkçılığı ve halkçılığını” temsil etmektedir.

Antiemperyalizm, bağımsızlıkçılık ve toplumsalcı halkçılık, arkasında proletaryanın devrimci rüzgarı yoksa, işte bu pespaye orta sınıf yağcılığına dönüşmektedir. İyi ama bu, olsa olsa kötü bir rüya olmalıdır!

Kutup yıldızı olmak gerek!


Ergin Yıldızoğlu'nun utanmazca yaptığı göndermeyi biz de kullanacak olursak; “Teori gridir, yaşam ağacı ise yeşil...” Politikanın, taktiğin devrimci olup olmadığı, at izinin it izine karıştığı, emekçilerin kutup yıldızının yol göstericiliğine ihtiyaç duyduğu, hatta bu misyonu oynamak için bizzat emekçilerin içerisinden gelen politik, moral, psikolojik dirence karşı koymak gereken dönemlerde belli olur.

Sınıf bilinçli proletaryanın oynaması gereken rol tam da budur.

Tüm temel çizgi ve çivileri yerinden oynamış, ayaklarının altındaki toprağın kayışına karşı ancak saldırgan bir söylemle birleşik savunmacı politikalarla karşı koyabilen, çivilerini yerine çakabilmek için başta ağa düşürülmesi en kolay orta sınıflar olmak üzere sarsılan toprağın dehşetini hisseden tüm toplum kesimlerini yedeklemeye çalışan bir rejimin biricik alternatifi, bağımsız sosyalist Türkiye'dir.

Bunun günlük politikadaki karşılığı, emeğimizin akacağı yer, emekçilerin kölece yaşamaya, kölece çalışmaya ve burjuvazinin, faşist şoven milliyetçiliğin ve liberalizmin bayrakları altında kölece düşünmeye karşı mücadelesini duraksamaksızın örgütlemekten başkası değildir. Sınıf bilinçli işçiler, kara günlerinde kendilerine gösterilen yolların nereye çıktığını iyi kavramalı ve sınıf kardeşlerine bıkmadan anlatmalıdırlar.

1 Mayıs, işte bunun için devrimci 1 Mayıs olmalıdır.