Perşembe, 19 Nisan 2007 (19 yıl 6 ay önce)
1977 1 Mayısı'nda yaşanan katliamdan 30 yıl sonra, yasaklı Taksim alanı bir kez daha 1 Mayıs alanı olarak seçildi. Ve Taksim üzerine yürütülen tartışmalar, bellekleri de zorlayarak hepimizi '77 1 Mayısı'na götürdü. Ancak genç belleklerde 30 yıl öncesinin 1 Mayısı'nın nasıl yaşandığı, bu görkemli ve tarihi mitinge fabrikalarda nasıl hazırlanıldığı, nasıl bir siyasal atmosferle katliama gidildiği son derece zayıf şekilde yer alıyor.
Yaptığımız derlemeyle hem bu ihtiyacı gidermek hem de katliamın sorumlularını bir daha hatırlamak için aşağıdaki tanıklıklara ve anlatımlara yer veriyoruz:
Kontrgerillanın ilk büyük “icraatı” kanlı 1 Mayıs
İlk kitlesel 1 Mayıs olan
1976'nın ardından, tüm duyarlı işçiler, devrimci demokrat çevreler ve kitle örgütleri 1 Mayıs 1977 için aylar öncesinden çalışmaya başladılar. Her siyasi çevrenin kendi anlayışı doğrultusunda yürüttüğü bu çalışmalar daha çok bir kampanya havasına bürünmüştü.
Bu 1 Mayıs, devrimci düşünce ve örgütlerin daha geniş halk ve emekçi kesimlerine ulaşmalarında bir kaldıraç işlevi gördü. Bu çalışmaların abartısız Türkiye'nin en ücra köşelerine ulaşması dönemin bir başka özelliğiydi. Tüm devrimci yapılar ve kitle örgütleri '77 1 Mayısı'nda
DİSK'in
Taksim Meydanı'nda düzenlediği mitinge katılma kararı aldılar.

Devrimci hareketlerle, özellikle sınıf hareketi ve sendikalar üzerinde etkinlikleri olan reformist - revizyonistler arasındaki siyasi mücadele 77 1 Mayısı'na gelindiğinde daha da boyutlanmıştı. Hareket ve arayış halindeki kitlelerin düzen dışı devrimci yapılara doğru ciddi bir yönelimleri söz konusuydu.
İşte bu ortamda gelişecek radikalizmle saf dışı bırakılmaktan korkan revizyonistler, devrimcilere karşı saldırılarını da şiddetlendirmişlerdi. O sürece kadar çalışmalarını daha çok antifaşist gençlik ve emekçi semt çalışmalarında yoğunlaştıran devrimci - demokrat güçlerin de işçi sınıfına doğru göze görülür bir yönelim girmeleri ortamı gerginleştiren başka bir etkendi.
Gelişen sınıf ve kitle hareketinin karşısına sivil faşist güçlerini diken işbirlikçi tekelci burjuvazi, gelinen aşamada bunun yeterli olmadığını gördü. Kitleleri yıldırmak ve genel bir pasifize ortamı yaratmak için
kontrgerillayı yeniden devreye soktu.
Kontrgerilla kullanılarak bir yandan mücadeleye yeni katılmış veya katılmaya aday potansiyel güçlerde kafa bulanıklığı yaratılmak, korku ve terör estirilmek isteniyordu. Diğer yandan ise geniş yığınların kafasında belirsiz ve karmaşık bir tablo yaratılmaya çalışılıyordu.
1 Mayıs öncesinde DİSK yönetimi ve modern revizyonist çevrelerin kışkırtıcı, gerginleştirici açıklama ve icraatlarıyla provokasyona açık bir
elektriklenme yaratıldı. Devrimci örgüt ve çevrelerin miting alanına sokulmayacakları, ısrarlı tutum sergilenirse çatışma ortamının doğacağı, günler öncesinden yazılıp çizilmeye başlandı.
1 Mayıs günü çevre illerden de gelenlerle mitinge katılım, Türkiye işçi sınıfı tarihinde o ana kadar görülmemiş bir kitlesel gücü ortaya çıkardı: 300 bin kişi.
Miting alanına daha önceden giren sendikalar ve reformist-reizyonist çevrelerden ayrı olarak devrimci-demokrat gruplar ayrı bir blok oluşturarak alana girmeye çalıştılar. Bu sırada revizyonist hainler miting görevlisi işçileri de kullanarak bu bloğa karşı bir barikat kurmuşlardı.
İşçiler ve devrimciler arasında çatışma ortamı yaratmaya çalışan revizyonist güruhun bu çabası boşa giderken, devlete en uygun saldırı fırsatını vermiş oldu. Gerginliği fırsat bilen kontrgerilla konumlandığı İntercontinental (
Etap Marmara) otelinin pencereleri ve
Sular İdaresi'nin damından kitlenin üzerine otomatik silahlarla ateş açtı.
Çıkan kargaşa ve panik ortamını değerlendiren polis de panzerlerini kitlenin üzerine sürerek ateş açtı. Kontrgerillanın bu hain saldırısı sonucu çoğunluğu işçi olan
36 devrimci-demokrat katledildi. İşçi sınıfı tarihine kanlı 1 Mayıs olarak geçen bu komplo üzerine yürütülen tartışmalar aradan yıllar geçmesine rağmen son bulmadı.
Ülkemizde provokasyon denilince akla ilk gelen bu kanlı komploya uygun ortam oluşmasında
sendika bürokratları ve
modern revizyonistlerin tartışılmaz rolleri vardı. Zaten katliamın arkasından yaptıkları açıklamalarda faşist diktatörlük ve onun kirli maşası kontrgerillanın sözü edilmemekteydi.
Suçu devrimci-demokratlara ve CIA'ye yükleyerek hem kof bir kemalizmle malul antiemperyalizm gösterisi sundular, hem de dökülen kanın sorumlusu olarak devrimcileri gösterdiler. DİSK ve
TKP tayfası burjuvaziye onun kanlı terör örgütlerine halel getirmezken, yazılarında
“1977 seçimlerinde bütün bunların sona ereceğini” açıklayarak emekçilere
CHP'yi adres gösteriyordu. Zaten “
bu katliamın seçimlerin yapılmaması için düzenlenmiş olabileceği”ni açıklayarak sınıf işbirlikçisi yüzlerini bir kez daha göstermişlerdi.
Sonuç olarak bu katliamı psikolojik savaş malzemesi olarak değerlendiren faşist diktatörlük, kitlelerin bilincinde devrimci eylem ve örgütler konusunda bilinç çarpıklıkları yaratmaya çalıştı. Fakat '77 sonrasında da sekteye uğramadan yükselen antifaşist halk ve emekçi hareketi bu hesapları boşa çıkardı. İşçi sınıfı
78 1 Mayısı'nda tüm ülkede alanları zaptederek faşizme en güzel cevabı verecekti.
RAMAZAN GECENOĞLU (Eski Kavel işçisi, Emekli-Sen üyesi)
77 1 Mayısı'nın zemini 76'da
Katliamdan ziyade, başlayacaksak '76'dan başlamalıyız.. '76 yılının coşkusu, sevgisi nereden geliyor, '77'ye nasıl yoğunlukla geçildi, anlatayım.
'76' 1 Mayıs'ı fevkalade sakin, nezaket içinde geçti. Bunun tadına vardı işçiler. Ta 1886 yılında işçilerin 8 saat çalışma iznini, bu mücadaleye katılan işçilerin verdiğini
öğrendiği zaman işçi, onları duyduğu hürmetten, sevgiden, saygıdan ötürü 1 Mayıs'ı kendine mecbur hissetti. Bana benim tanımadığım bir insan iyilik yapmış, ben onun anısına saygısına karşı mı geleyim, 1 Mayıs'ta onun anısını yaşatmayım mı, sloganlarla meydanlarla anmayayım mı?
Özledikleri şeydi bu. Daha çok özgürlük, daha az çalışıp çocuklarına ailesine daha
çok zaman ayırmak.Bir bayram havasında.
Bir kölelikten kurtulmuş gibiydi 76 1 Mayısı. İlk defa yapmanın verdiği tat da vardı. Genellikle bilen insanlar çıktı 1 Mayıs'a ama bilmeyenler de öğrenmiş oldular. Bundan sonraki mücadelelerinde daha çok insan hakları, daha çok demokrasi, özgürlük sloganlarıyla bir araya geldiler.
Özledikleri şeydi bu!.. Daha çok özgürlük, daha az çalışıp çocuklarına ailesine daha çok zaman ayırmak. Bunun da işçi sınıfının mücadelesinden geçtiğinden anladılar. 1 Mayıs 1977'ye böyle bakarsa insanlar, o coşku, o yoğun kalabalık, bence bunun da eseridir. Bunun çok büyük etkisi var. Evet, insanlar birlikte olunca bir şeyler yapabileceğini anladılar. Halk arasında ne derler, bir elin nesi var iki elin sesi var.
O gün evden çıkışımı sana nasıl anlatsam ki?
Ben o zaman
Kavel işçisiydim. Arkadaşlar arasında o kadar birbirine bağlıydı ki bizim bölüm, parmakla gösterilirdik. DİSK'e bağlı
Maden-İş'te örgütlüydük. İyi temsilcilerimiz vardı, bize 1 Mayıs'ın içeriğini anlatırlardı. Bu kanallarla biz 1 Mayıs'ı bizim bayramımız diye kutladık, yola çıktık.
Niçin bayramımız dedik? Baktık ülkemizde her şeyin bir günü var. Doktorların, yazarların, sevgililerin, kadınların, çocukların günü var da var. Biz emek veren insanlarız, ter akıtan insanlarız, bizim niye günümüz olmasındı? Üstelik bizim günümüzü biz ilan etmedik,
ta 1886'da işçi kardeşlerimiz ilan etmiş, biz onun devamıydık. Biz böyle kendi aramızda konuşuyorduk. Tabii bana ne bundan diyenler de vardı, yaa öyle konuşulur mu diyen de vardı.
Hayatımda hiç, dini bayramlarda bile giymediğim güzel elbiselerim vardı, maaş mı almıştım ne, gittim takım elbise aldım,
o gün de giyeyim diye.Sonra 76 1 Mayısı'nın da sevecenliği, coşkusu, sıcaklığı, insanların halay çekmeleri, şiir okumaları, marş söylemeleri bizi bayağı coşkuya itti. Çok güzel hazırlıklar yaptık, pankartlar hazırladık, sloganlar yazdık aramızda, çiçekler takındık. Hatta ben hayatımda, dini bayramlarda bile giymediğim güzel elbiselerim vardı, maaş mı almıştım ne, gittim takım elbise aldım, o gün de giyeyim diye. İşte bütün bu güzelliğin içinde hazırlıklarımızı yaptık.
Tersane fabrikası, Standart Belde fabrikası işçileriyle birlikte yola koyulduk fabrikadan. Hepimiz buluştuk, yürüyerek
İstinye'den
Maslak'a kadar gittik. Zaten yollar bayram yeri gibi cıvıl cıvıldı. Herkes oraya gidiyordu. Trafik tıkanmıştı, araba, taksi filan yoktu. O görüntü beni şaşırtmadı, doğal geldi, neden?
Fabrikalara, tarlalara hakim olan çalışanlar, yollara da hakim olmuşlardı(!) Gidiş yönü tıklım tıklımdı. İnsanların kimisi sıcaktan başına gazeteden şapka yapmış, kimisi gömleğini şapka yapmış, kimi kol kola atmış, kimi halay çekerek, davul zurna çalarak, öyle gidiyoruz.
Sanki yollar bizim köyün yolu gibiydi, bizden birisi gibi geldi. Yol boyunca bazı çocuklu ailelerden
çiçek veren aileler de oldu bize. Selam veren oldu, bizi alkışlayan da oldu.
Zincirlikuyu Kışla önüne geldiğimizde dediler ki Taksim doldu. Yol tıkandı, giremiyoruz dediler. Yani inanmadık Taksim Meydanı'nın dolacağına. Orası 500 bin kişi değil 1 milyon kişi de alırdı. O zaman şimdiki gibi metro çalışması falan da yoktu.
Neyse bekledik bekledik 13:00 filan oldu, biz hala
Beşiktaş'dayız. Sonra ne yapalım ne yapalım dedik, biz 3-5 arkadaş Beşiktaş Akaretler'den yukarı çıktık Maçka'dan. Gruptan koptuk Taksim'e gittik. Saat kaçtı bilmiyorum.
Paletli bir araba çalıştı. Otelden ateş
etmeye başladılar.Taksim'e vardık, çok olağanüstü bir kalabalık vardı hakikaten. Birden sesler duymaya başladık, kaçanlar, gürültüler, patırtılar. Tam ben girdiğimde olaylar çıktı. Ama alana giremedim, Gezi Parkı'nın duvarlarının orasındaydım. Silah sesleri duyulunca insanlar yerlere yattı, biz de arkadaşlarla duvarın arkasına yattık. Paletli bir araba çalıştı. Otelden ateş etmeye başladılar. Kafanı kaldıramıyorsun ki duvarın dibinden. Bayağı silah atışları oldu. Tek otelden değil ki, bir de Sular İdaresi'nin oradan ateş edildi. O an insan çığlığından bir şey anlaşılmıyordu. Ağlayanlar bir yandan. Birisi
“Kardeşlerimiz öldürüldü, çiğnendi, paletin altında kaldı, kurşun yedi” diyordu. Hatta
kırmızı gömleklilere -kortej sorumlularına- ateş edin diye bir şey duyulduğu söyleniyordu. Kırmızı giyenler görevlilerdi.

15-20 dakika öyle sessiz kaldık. Silah sesleri kesildikten sonra insanlar kalktı. Bence silah sesleri
10 dakika kadar sürmüştür. Çok yaralı vardı, insanlar yaralıları hastaneye yetiştirmek için yardım ediyorlardı, biz de ettik. Ağaçların arkasında, ağacın dalında heyecandan asılı kalmış insanlar vardı, gömleği takılmış, kayışı takılmış inemiyorlar. İnsanların ayaklarının altında kalıp yaralananlar gördük, ölenlerin de haricinde. Yatıyordu insanlar, diyorduk bu cansız, ölü. Ama bazıları hareketliydi, onları kurtarmak için hemen hastaneye kaldırdık. Yaralı çoktu, yüzlerce insan vardı yaralı. Taksim İlkyardım Hastanesi doluydu.
Biz yaralıları toplarken polis de kendi arkadaşlarını arıyordu, onların da yaralı arkadaşları vardı. Ellerinde copları, hala kırmızı önlüklü insanları arıyorlardı. Onu duyunca anonsta, kırmızı giyen insanlar önlüklerini çıkarıp atmışlar. Kürsü de dağılmıştı, ona da ateş etmişlerdi çünkü. Şöyle söyleyeyim, sanki insanlar silahların önünde hazır avmış gibiydi, hani nasıl bir koyun sürüsünü, bir sığır sürüsünü avcılar uzaktan sipere yatar da vurur ya, öyle yaptılar insanları.
Heyecandan titreyen, yürüyemeyen insanlar vardı. Donmuş kalmışlardı. Yaşadıklarına inanamıyorlardı. Korkunç bir ortamdı, bunu anlatmakla olmaz, görmek lazım diye bir söz var ya, aynı öyle. Hiç kimsenin beklemediği bir saldırıydı. Biraz önce kol kola halay çektiğin insan yerde yatıyor cansız.
Onca ölü, yaralı nasıl toplandı? Sonradan arkadaşlar da geldi yardım ettiler. Ayakta kalan arkadaşlar, kendini kaybetmeyen arkadaşlar yaralıları, ölüleri topladı. Böyle ortamlarda kendini kaybetmemek de çok önemli. Eğer yaralılardan kurtulan insanlar varsa, o kendini kaybetmeyen insanlar sayesindedir. Öyle bir izdihamdı ki ateş edenler izdiham olsun, o kalabalık birbirini ezsin diye de ateş etmiş olabilir.
O anımı, o günlerdeki duygularla anlatmak kolay değil, 30 yıl geçmiş aradan. 30 yıl sonra o coşkuyu tekrar yaşamak istiyorum...
Fabrikaya döndükten sonra...
İşyerlerine döndükten sonra, bizimle gelmeyen arkadaşlar mahcubiyet içindeydiler.
"Hani siz gittiniz de ne oldu"yu şakayla söyleyenler oldu ama espri bile olsa
insanın kendi bayramına gitmemesi bence çok ayıp.
Bir karar vereceksin, nasıl yaşayayım? İşte o senin kişiliğini
belirleyecek.İnsanlardaki ruh halini bir insanın kapasitesine göre değerlendirmek lazım. Yani içinde pişman olanlar da vardı, yaa az daha ölüyordum diyen de vardı. Benim çocuklarım, karım var, kim bakardı onlara diyenler de vardı. İnsanlar kahraman değil.
Tek başına hiç kimse kahraman değil. Gelmeyenler de korkak değil yani. Çünkü neden, çocuklarının gelecekleri var, düşündüğü bu. Korkak değil. Ama şurada tavır koymakta fayda var. Bir insanın ortalama ömrü 60-70 sene.
Bunu korkarak da olsa geçireceksin korkmayarak da olsa geçireceksin, sevsen de geçireceksin, nefret etsen de geçireceksin. Yani zamanı durduramıyorsun. İşte o zaman bir karar vereceksin, nasıl yaşayayım? İşte o senin kişiliğini belirleyecek. Ben özgür yaşamak istiyorum, ben bağımsız yaşamak istiyorum diyorsan böyle yapacaksın, köleliğe razıyım diyorsan evden çıkmayacaksın. Hatta çocuklarının elinden bile tutmayacaksın. Çünkü birisi gelip bırak lan çocuğunun elini derse bırakırsın çünkü!
Sonra olaylar üzerine çok düşündüm, çünkü unutulur gibi değildi. Hatta
5-6 ay hiç aklımdan çıkmadı. Belki görmeseydim hayal edemezdim. İnsan bir trafik kazasında, bir inşaat kazasında yanında öleni gördüğü zaman bile unutamıyor, sen orada bir bayramı kutluyorsun, bir bayram!
İnsanlar bayramda öldürülür mü ya! İnsanları bayramda vururlar mı ya? Peki bu nasıl bir zihniyet ki insanları bayramda öldürüyorlar?
Siyasal güç, emeğin gücü kendini hissettirmeye başlamıştı.
15-16 Haziran yaşanmış,
DGM yasası iptal ettirilmiş, işçiler şalterleri indirdikleri zaman fabrika patronları işçilerin karşısında
“Lütfen şalterleri kaldırın” der hale gelmiş. İşçi sınıfı emeğin gücü kanıtlanınca, emeğin gücünü kırması gereken bir güç olacaktı. Bu gücün adı
faşizmdi işte.
Provokasyon, katliam ve faşizm. “Ben varken sen yaşama. Sen varken ben yaşayamam” anlamına geliyordu bu.
Sonrasında insanları toparlamamız çok zor oldu. Hatta eşim bile bana
“Ne işin var, bak hiç gözünüzün yaşına bile bakmıyorlar” dedi.
“Git git ben televizyondan senin cop yediğini seyrederim” diyen insanlar vardı.
77'den 30 yıl sonra Taksim'e çıkılma kararı alınınca ne hissettim?
Gözlerim yaşardı. Nasıl anlatsam?
Nazım gibi bir şair olmak lazım bunu anlatmak lazım. Nazım o anı görseydi emin olun çok güzel döktürürdü. Nerden bağlar, nasıl getirir yüreğimizi titretirdi. Bunu anlatmak için şair olmak lazım.
CUMA YILMAZ (Emekli-Sen Aksaray şube üyesi, emekli Sümerbank işçisi, 1 Mayıs alanında görevli)

77'den evvel '76'dan başlayalım. DİSK 1 Mayıs'ı Taksim'de kitlesel kutlama kararı aldı. Bu karara da kitlesel çok sayıda örgüt uydu, devrimci örgütler de. '77'den önce
76'da 400 bin civarı katılım vardı. Ama o sürece nasıl gelinmişti?
68 kuşağı dediğimiz kuşağının önderliğinde mahalle birimleri tarafından mahalle çalışmaları yürütüldü. Hiçbir şey gözetmeyen, ideolojik farklarını ortaya koymayan emekçilerin yanında bir kitleselleşmeydi. Mahallelere, köylere, kırsallara kadar çalışma yapıldı. Şimdi düşünün o zamanki kırsal yapıyı.
'77 sürecine geldiğimizde de, o katılım 400 değil, 500'ün üzerindeydi. Hatta çoğu insan da giremedi.
Şişhane'den tıkandı,
Beşiktaş'tan tıkandı, her taraftan tıkandı. Ben o gün alana erken geldim, görevliydim çünkü. Kırmızı önlüklerimiz vardı. Görevlilerin vazifesi, alanın düzenini sağlamak, gelen kortejleri dizayn etmek, dışardan gelen kimsenin kortejlere sızdırılmamasıydı.
Görevliler nasıl belirlendi?
Görevliler şöyle oluşturuldu,
her bölgede bir komite kuruldu. Komitenin başı vardı,
komitenin de altında birimler vardı. Bu birimlerde
20'şer, 30'ar kişi bulunuyordu. O oluşturulan komiteler aynı zamanda 1 Mayıs'la ilgili
toplantılar yapardı her mahallede. Birimler birbirini tanırdı.
İşyeriyle sınırlı değildi işler. Zaten işyerlerinde temsilciler de iş yürütüyordu, bu birimler o temsilcilerle devamlı irtibat halindeydiler.
Birimler oluşturulurken de onlar birbirini tanırdı, buna özen gösterilirdi. Bu tedbiri aldık, çünkü biz içimize bazı şeylerin sızacağını biliyorduk. Bu örgütün birbirini iyi tanıması gerekiyordu. Bunu biliyorduk çünkü bir göz korkutması olmuştu. 77'nin olacağı
Bayrak gazetesinde yazıyordu. Bu gazetede
“DİSK ile Maocular Taksim meydanını kana boyayacak” diye manşet atıldı. Böyle bir hava yarattılar. Saldırı olacak gibi. Ama bu insanları daha kitleleştirdi. Biz de kendi iç düzenimizi kendimiz yaratalım, bu kitleyi kendimiz kontrol edelim dedik.
Bayrak gazetesinin manşeti insanları daha da körükledi. Onların istediği gibi yıldırıcı değil de daha etki yapıcı oldu. Yani en iyi reklamı onlar yaptılar bize! O gün orada 500 bin kişi toplandı.
Benim miting günü dikkatimi çeken çok şey oldu, mesela
her yerde dürbünlü tüfekle polis vardı. Daha önceki mitinglerde de vardı, ama bu kadar sıkı değildi. Yine mesela kortejimize
sivil polislerin çok girip çıktığını gördüm. Engelleyemedik, orada bizde de eksik vardı. Yine orada bir arkadaşım bana çok enteresan bir şey söyledi. Biri ona demiş ki
“Burada bomba atılacak, gelin kaçalım”. Arkadaşım bunu söyleyince dedim ki
“Bunu emekçi biri söylemez. Emekçi kendi alanından kaçmaz”. Fısıltı gazetesi derler ya, fısıltı yaymak istediler bence.
34 kişinin üzerine ateş açıyor, panzerlerden ateş açılıyor ama alanda bir tane merminin boş
kovanı bulunmuyor.Şimdi düşünün orada 34 kişinin üzerine ateş açıyor, panzerlerden ateş açılıyor ama alanda bir tane merminin boş kovanı bulunmuyor. Çok acı bir şey. Bulunamadı, yani deliller yok oldu. Demek ki bunu yapanlar belli. Bunu kim yaptı, devlet yaptı. DİSK'in pankartının üzerinden camlar şakır şakır iniyor, mermiler zırıl zırıl atılıyor, yani alan taranıyor ama alandan tek bir mermi bulunmuyor(!)
Sular idaresinin oradan ateş açıldı, miting bitmişti. Ben 3 arkadaşla beraber şimdiki
Garanti Bankası'nın önündeydim. Bize o an bir haber geldi, bu haber dağılıyordu:
“Kazancı yokuşu ceset dolu.”
Saat 16:30-17:00
Kemal Türkler'in son konuşmasından sonra insanlar dağılmaya başladı, sonra insanlar dağılıyor, insanlar dağılmak üzereyken...
Sular İdaresi ve
otelden ateş edildi. Ateş edenleri göremedim, çünkü ateş edilirken bakacak durumda değildik. Hep yere yattık. Ateş bir
15-20 dakika kadar sürdü. Özellikle -AKM ve Etap Marmara'nın- camlara da ateş ettiler, camlara ateş edince sürekli
insanların üzerine cam parçaları yağdı.
Sendikacı bir kız vardı...

İlk ateş açıldığında insanlarda öyle bir izdiham, bağırmalar, çağırmalar, ağlamalar oldu ki, kimin kime ne yaptığı, ateş ettiği belli değildi. Öyle bir şey ki sen kendini, yanındakini kurtarma telaşındasın. Sanmıyorum ki insanlara çok mermi isabet etmiş olsun, insanların çoğu
izdihamdan birbirini ezerek öldüler.
Ateşle birlikte kürsüde kimse kalmadı.
Kürsüye de otel üzerinden ateş açıldı. Ateş bitinceye kadar devamlı yerde yattım. Biz ateş sırasında 3 kişiydik, bir de yanımızda bir kız vardı. Kendisini tanımıyordum ama sendikada olduğunu biliyorum, simasını biliyorum. Sonra ayağa kalktığımızda bir bozuk
minibüs itelendi üzerimize. Mavi bir minibüs, hiç unutmam. Cesetlerin üzerine itelendi. Kalabalığın üzerine itelendi. Tam o minibüs itilirken o kızın kolundan tutmaya çalıştım, kolu bende bedeni arabanın altında kaldı.
Onu kurtarmaya çalıştım, kolundan tuttum, ben kolundan tutarken bedeni panzer altında kaldı.
Panzerler
Panzerler sular idaresinin orada zaten bekletiliyordu. Panzer çoktu, sis, gaz bombaları, su... hepsi vardı.
Bir panzer kadıncağızı eziyordu, biri de panzere sopayla vuruyordu. Orada öyle bir olay oldu ki, yanımdaki insanı ezme durumunda olsa bile sen onu tutamıyorsun, öyle bir panik vardı insanlarda.
En çok yaralıyı
Kazancı Yokuşu'nda gördüm. AKM'nin önünden açıklara kaçmaya çalışıyorduk zaten. Kazancı Yokuşu'na gittiğimde hatırlıyorum, bir gazeteci çıkamıyordu dışarı, burada çok ceset var diye bağırıyordu. Diğer gazeteciler de DİSK'in pankartının asıldığı bir küçük odada sıkışıp kalmışlardı. Hiçbiri dışarı çıkamamıştı, bütün fotoğrafları oradan çektiler.
İnsanlar o kadar paniğe kapılmasaydı, bu kadar ölü, yaralı olmayacaktı, bu hataydı. Belki insanlar olduğu yerde dursaydı, paniğe kapılmasaydı bu kadar ölü, yaralı olmazdı. Zaten devletin yapmak istediği buydu, panik yaratmak. Orada bir karmaşa çıktığı zaman izdiham olurdu. Çünkü çok kalabalık bir kitleydi, kalabalıktan yollar kapanmıştı.
Ortalık durulduktan bir hafta sonra DİSK'te toplantı yapıldı. İnsanlardan çok da iyi bir tepki almadık. Sonradan değerlendirme yapıldı, kimisi DİSK'e çok büyük eleştiriler getirdi, kimisi olumlu karşıladı, ama çoğu olumsuz karşıladı. Bilhassa çeşitli sendikalardan açıklamalar geldi, DİSK'i suçladılar. O zihniyet hala var, DİSK'in içinde de var; DİSK yine katliam yaptıracak diyorlar. Bu yüzden DİSK örgütünü iyi dizayn etmeli, kitlesini iyi kontrol etmesi lazım.
Temennim şudur ki hiçbir şey olmasın, ama olursa da ne olur? Ben bu ideolojiye baş koymuşum, onurla da giderim, ölürüm. Ama ben orada giderken arkamda da gerçekten o onuru yaşayacak bir kitle bırakmak isterim. Yoksa benim ölmemle bitmiyor. Bitse gider kendimi Taksim Meydanı'nda yakarım!
Ben her zaman 1 Mayıs'ı kutlarken ikinci 1 Mayıs bana kısmet olsun derim. Ama şöyle kısmet olsun, 76 gibi, 77 gibi. Böyle cılız değil, orada gelip ufak bir basın açıklamasıyla olmuş bitmiş değil.
RIDVAN RODOPLU (Eski Türk Elektrik işçisi)
Türk Elektrik Fabrikası'nda
'73 yılında işe başladım. Ben girdiğimde sarı bağımsız sendika olan Metal-İş vardı. İşe girişimin altıncı ayında sendika değişimi oldu ve
DİSK Maden-İş sendikası fabrikaya girdi. Maden-İş'in girmesiyle beraber işçi kitlesi yetişmeye başladı.
İşçi eğitimlerle, toplantılarla değişime uğradı. Sadece 1 Mayıslara değil, siyasi cenazelere yoğun kitlesel katılıyordu. Bu işçilerin siyasal yanını gösteriyordu. Fabrikada devrimci öncü işçiler sayesinde siyaset her an yapılıyordu. Bu, kitle kazandırıyordu.
'77 1 Mayısı için hazırlıklar önce
kısım ve yemekhane toplantıları ile aylar öncesinden başladı. Son 10-15 güne girince iyice hızlandı. Fabrikalarda 10-15 kişilik gruplar kurup afişe çıkıyorduk.
Bugünkü gibi sendikal izinle değil, geceleri çıkıyorduk. Gece 23:00'te başlıyorduk, sabah saat 6:00'ya kadar sürüyordu. Büyük bir özveriydi bu dönemler. İşçi yevmiyesinden kesilerek katılıyordu eylemlere,
bu inancı gösteriyor.
Fabrikaların büyüklüğüne göre 1 Mayıs görevlileri seçiliyordu. Bu kişiler merkezi 1 Mayıs komitesine bildiriliyordu. 1 Mayıs sabahı biz önce
Edirnekapı Kale İçi'nde toplandık. Buradan
Saraçhane Parkı'na yürüyerek geldik. Fabrika olarak 250-300 kişi kadardık. Ben kortej görevlisiydim ve görevliler kırmızı önlükler takıyordu. Saraçhane'de Maden-İş 1. Bölge'den fabrikalar ve diğer sendikalardan işçiler toplanmıştı.
Yürüyüşler 10-10:30 gibi başladı. Meydana girişimiz ise saat 14:00'ü buldu. Çok kalabalıktık ve bu yüzden ağır hareket ediyorduk. Coşku alana gelmeden yükselmişti ve 1 Mayıs'ı şimdiden yaşıyorduk.
Esas panik atılan ses bombaları ve panzerlerin üstümüze sürülmesiyle
yaşandı.Biz alana girdikten sonra konuşmalar yapılırken saldırı başladı. Biz kürsünün önündeydik.
Alana girerken de birkaç el silah sesi duymuştuk ama bu etkili olmadı. Esas panik atılan ses bombaları ve panzerlerin üstümüze sürülmesiyle yaşandı. Alanda coşku çok yüksekti ve devlet bundan panik duymuştu.
Devlet sınıftaki uyanmayı görmüştü, sınıf gelişiyordu. Bunun kendisi için tehlikeli olacağını biliyordu. Bu saldırıyı bunun için yaptı. Biz saldırı yaşanırken anonsla yere kapandık. Yerden kalktıktan sonra ortalığın dağıldığını gördüm.
Kimse kimseyi görmüyordu.
Kazancı Yokuşu'na,
Dolmabahçe tarafına,
İstiklal Caddesi tarafına dağılma olmuştu. Biz de
Kasımpaşa yönüne doğru ayrıldık. Sular İdaresinde yapılan silahlı saldırıya kitlenin içinden silahlı yanıt verildiğini görmedim ama duydum. İstiklal Caddesi tarafında yer yer
çatışmalar olmuştu.
Dört tane Uzel işçisi de burada şehit düşmüştü. Katliam fabrikada bir öfke oluşturdu. Bu sindirme yaratmak yerine tam tersine öfkeleri büyüttü.
'78 İzmir 1 Mayıs mitingi, öfkenin kabardığının göstergesiydi. İstanbul'dan akın akın oraya gittik. Hem de mazot sıkıntısının yaşandığı dönemde yüzlerce araba konvoyu ile.
Eski bir Grundig işçisi anlatımından: ' 77'de 1 Mayıs komiteleri
77 1 Mayısı'na nasıl hazırlandık?
İlk işimiz, 15 gün önceden işyerimizde her bölümden birer kişi olmak üzere 10 kişilik komiteler oluşturmak oldu. Bu komiteler DİSK'in örgütlü olduğu tüm fabrikalarda oluşturuldu. Komitelerin görevi işçilere 1 Mayıs'ı, önemini anlatmak ve işçileri 1 Mayıs'a hazırlamaktı. 1 Mayıs hazırlık komitelerinin neler anlatacağı üzerine de hep birlikte konuşmuş, kararlar almıştık. Ele alacağımız başlıca konular;
1 Mayıs nedir, nasıl doğdu, çalışma saatleri 48 saatten 8 saate nasıl düşürüldü vs. idi. İşçiler olarak 1 Mayıs geleneğine nasıl sahip çıkmalıydık? İşte bu hepsinden de önemliydi.
Bu çerçevede belirlediğimiz konuşmayı herkes kendi bölümündeki işçilere en iyi şekilde anlatacaktı. Herkes öyle bir çalışıyordu ki, örneğin bizim fabrikada
2 bin 300 işçi vardı, sadece 1 kişi katılmamıştı. Bunu da hemen araştırdık, bir bayan arkadaşımızda gelmeyen; o da doğum yaptığı için gelememişti.
Çalışmalarımız bölgelere göre ayrılmıştı. İşçilerin en yoğun olduğu 6 bölge vardı. Bizim çalışmamız İstanbul Avrupa yakasındaydı.
Grundig, Pancar Motor, Uzel, General Elektrik, Demirdöküm, şimdi adını hatırlayamadığım bir sürü fabrikalarda oluşturulan komitelerle de bir araya gelip nasıl ortak davranacağımızı tartışıyorduk.
Sonra düşüncelerimizi, önerilerimizi ortak bir broşür haline getirip herkesin kendi fabrikasında dağıtmasını sağladık. Böylece herkes broşürde ne yazıyordu aynen ona uyuyordu. Sendikanın önerisi işçilerin alana, sessiz sedasız arabalarla gitmesiydi. O zaman ben itiraz etmiştim, benim önerim yürüyerek gitmekti. Bizim bölge olarak
Topkapı'da buluşup
Unkapanı Köprüsü'nde biraraya gelmek, burada da Taksim'e yürümekti. Sonunda benim önerim kabul edildi.
1 Mayıs'ta sokaklara silahsız çıkmak çılgınlık, silahlı çıkmak ise intihar olur. Büyük devrimci ordumuzun genel bir sınanması için genel grev ilan edelim. Kahrolsun Otokrasi,
Yaşasın Devrim!
Lenin - 1905Hazırlıklarımız henüz bitmemişti. Kendi güvenliğimizi de biz sağlamalıydık. Yine her fabrikadan onar kişiden oluşmak üzere, çok sayıda işçinin katıldığı
vurucu tim oluşturduk. Bunlar mitingin güvenliğinden sorumluydu. Ben de bunların içindeydim. Çeşitli fabrikalardan birçok işçi hep aynı önlükleri giymiştik. Önlüklerimizin üzerinde
Öncü Güçler yazılıydı. Ellerimizde sopalar vardı. Biz kortejlerin etrafını sarmıştık. Aslında
ben sopalara karşı gelmiştim, çünkü bizim karşımıza silahlarla çıkacaklardı, biliyordum. Bu yüzden bizim de silahımız olmalıydı ama bu önerim kabul edilmedi.
Biz '77 1 Mayısı'nda saldırının olabileceğini biliyorduk. Zaten o dönemin hükümeti açıktan söylüyordu,
“Hiç kimse sokakları sahipsiz sanmasın, kimse sokaklarda istediğini yapabilceğini sanmasın” açıklamaları yapılıyordu. Bu ne demekti? Sokağa çıkanlara saldıracağız demekti.
Biz de buna hazırlıklı olmalıydık. O dönem işçi kendine çok güveniyordu. Bu güveni ta 15-16 Haziran hareketinden alıyordu. O ruh, Türkiye işçisine DGM'leri yenmeyi, MESS'leri yenmeyi öğretti. Biz '77 1 Mayısına getiren de o ruhtu. '77 1 Mayısını da kazanma ruhuyla hazırlanmalıydık. Talebimiz 1 Mayıs'ın yasallaşmasıydı.
Güvenlikten sorumlu olduğumuz için kortejlerin etrafını biz saracaktık. Ama gelenlerin ardı arkası kesilmiyor, alan dolmuş, hala bir ucu nerdeyse Unkapanı'ndaydı.
Kim durabilir ki bizim bu gücümüz karşısında? Bu güçle biz devrim yaparız diyorduk. Devlet korkuyordu işçilerin bu gelişiminden. Giderek güçleniyoruz, giderek politikleşiyoruz, giderek engellenemez bir güç haline geliyoruz, iktidarı istiyoruz. Bundan korktular. Böyle giderse bizi engelleyemezlerse
bunlar devrim yapar, sosyalizmi getirecekler diye korktular. Bu yüzden '77 1 Mayısında işçilere böylesine saldırdılar. İşçilerdeki o birliktelik öyle bir gelişiyordu ki gerçekten engellenemiyordu.
HÜSEYİN ATAÇER (Eski Profilo işçisi)
...'77 1 Mayısı'na geldiğimizde fabrikalarda daha önce kurmuş olduğumuz komitelerle yoğun bir çalışma yaşadık. Sendikalar tarafından büyük maketler hazırlandı.
Bir tarafta emperyalizmi, bir tarafta patronları, bir taraftan da işçilerin nasıl sömürüldüğünü simgeliyorlardı. Bunlar büyük kamyonlara yerleştirildi. Herkes fabrikalardaki araçlarını alarak 1 Mayıs'a taşındı.
Demirdöküm'ün kazmalar, kürekler ve değişik aletlerle katılması güzeldi. 1 Mayıs alanına gelindi. 4-5 koldan 1 Mayıs alanına giriliyordu.
Mesela
Levent-Şişli, ondan sonra Levent'ten
Zincirlikuyu Yıldız'a doğru. Diğer tarafta
Saraçhane'den,
Kasımpaşa'dan. Çatışmanın olacağını tahmin ediyorduk ama o denli bir şey beklemiyorduk. Sadece Türkiye Maden-İş Sendikası'nın 20 bin tane koruması vardı.
Çalıştığımız anlarda bile 1 Mayıs marşını
söylüyorduk.Üzerlerimizde kırmızı önlük ve göğsümüzde çark amblemi olan giysilerimiz vardı.
20 bin kişi el ele tutuşarak kortejin güvenliğini alıyorduk.
Ellerimizde barış çubuğu dediğimiz kalın sopalarımız vardı. Yeri geldiğinde bunları da kullanıyorduk. Coşku, bize saldırı olacak düşüncesinden uzaklaştırıyordu. Çalıştığımız anlarda bile 1 Mayıs marşını söylüyorduk. Bizim fabrikamız
Gültepe'deydi. Fabrikalarımızın önünde toplandık ve Zincirlikuyu'ya geldik. Buradan
Yıldız'a doğru yürüyüşe geçtik. Bizimle birlikte
Philips, Metal Kapak, Tekfen o bölgede bulunan diğer fabrikalar Yıldız'a doğru yürüdük.
Beşiktaş'ta toplandık. Tüm işçileri, siyasi gruplar toplandı ve yürüyüşe geçildi. Sloganlar, pankartlar.. insanlar birbirini kucaklıyor, resimler çektiriyordu.
Gümüşsuyu'ndan geçerken
MESS binası önünde
“DGM'yi ezdik, sıra MESS'te” sloganın patlattık. Ortada bir tek polis yok. Bu slogan basit bir slogan değil.
DGM ezilmesi, sermayenin en önemli örgütünün ezilmesi demekti. Taksim alanına girdik. Alan dolmuştu, bize anonsla yer açıldı.
Türk-İş'ten katılan sendikalar da var. Cüneyt Arkın, Tarık Akan alanda. Biz onları görünce mutlu olduk. Kol kola girmişler, slogan atıyorlar. Akşam saat 17:00 olmuş, hala alana giriliyor, giremeyenler var daha.
Saygı duruşu oldu, henüz bitmemişti ki silahlar patladı. İnsanlar kaçışmaya başladı. Birçok yerden tarıyorlar, seslerini duyuyoruz. Kürsüden
“Ezilmeler olacak, kaçmayın” diye anonslar yapılıyor. Disiplinin bozulmasıyla kaçışmalar yaşanıyor. Biz tam heykelin sağ tarafında duruyorduk. Güvenlik görevlileri kürsüye çağrıldı. Yerlerde insanlar yatıyor, birçok insan ölmüş. Arkamızdan panzerler geliyor, biz kürsülerin etrafında toplandık. Taşıdığımız yaralıların birçoğunu tanımıyoruz. İnsan hem korku, hem nefret duyuyor. Bir anda her şeyi düzeltme için arzu doğuyor.
Biz o zaman bunun kontrgerilla saldırısı olduğnu söylüyorduk ve bu görüşümüz Susurluk'ta
doğrulandı.Saldırıdan sonra
fabrikalarda toplantılarda bu saldırının kimler tarafından niçin yapıldığını anlattık. Burjuva gazeteleri saldırıyı çarpıttı. Sol içi çatışma gibi gösterdi. Biz o zaman bunun kontrgerilla saldırısı olduğnu söylüyorduk ve bu görüşümüz Susurluk'ta doğrulandı. Devlet kendi kurduğu terör örgütleriyle sınıfı ve devrimcileri susturmak istedi. Sendikacıların, profesörlerin öldürülmesi bu dönemdi.
Aydınlık o günlerde '77 1 Mayısı'na katılmayın çağrısı yapıyor, yetmiyor örgüt şemaları yayınlıyordu...
ALİ ERİŞ: Katillerden bir demet
(...) Peki kimdi bu insanlık düşmanı katiller? On parmaklarından kan akan bu katiller sırasıyla;
Alpaslan Türkeş: 12 Eylül öncesi terörün elebaşısı MHP genel başkanı. '77 yılında güvenlik işlerinden, yani MİT'ten sorumlu başbakan yardımcılığı görevindeydi. MHP davası iddianamesinde 1 Mayıs katliamının Türkeş'in İstanbul Yakacık'taki köşkünde planlandığı silah ve cephanelerin bu evden dağıtıldığı kanıtlarıyla ortaya konmuştur.
Orhan Kilercioğlu: Oğlu kontrgerillacı olan bu kişi Genelkurmay Başkanı Semih Sancar'ın özel sekreteriydi. 1 Mayıs katiamı sırasında albaydı ve '81 yılında Evren cuntası tarafından generalliğe yükseltilen Kilercioğlu katliamdan bizzat sorumlu olanların başında yer alıyordu. Sonra Süt Endüstrisi Kurumu'nun başına getirildi. Türkiye gazetesi köşe yazarlığına ve parlamentoya seçtirildi, oradan da militarizmle parlamento arasında işlevini sürdürdü.
Hamza Görgüç: 1 Mayıs katliamı sırasında Mit Müsteşarıydı. Alana 10 noktadan ateş açanlar, MİT elemanları tarafından ve Görgüç'ün emriyle katliamdan sonra alandan kaçırıldılar.
Nihat Kaner: '77 yılında İstanbul Emniyet Müdürü idi. Katliamın sorumluluğunu taşıyan, daha sonra gerçekleri saptırmaya çalışan Kaner, cunta tarafından '81 yılında Bursa Emniyet Müdürlüğüne atanmıştır.
Oktay Engin: Dönemin emniyet genel müdürlüğü güvenlik önlemlerinden sorumluydu. 1955 yılındaki 6-7 Eylül olaylarına yol açan bu ajan - provokatör cuntanın emriyle emniyet müdürlüğü yapan bir kişidir.
Mehmet Akzambak: Eski bir emniyet müdürü. 1 Mayıs katliamının gözü dönük katillerinden biri. İnternational Oteli güvenlik amiri. Bir başkası, alanda bir arabadan ateş açan
Alaaddin adlı subay, Türkeş'in lacivert elbiseli komandoları, emekli kurmay albay olan 4 kişi, alana giren kitleye 10 noktadan ateş açan MİT elemanları, panzerli polis ekipleri, bunların hiçbiri yargı önüne çıkarılmadığı gibi 12 Eylül faşist darbesinin ardından önemli görevlere atandılar.