Malatya katliamı, devlet ve kontrgerillasının yeni bir icraatıdır. Hedefi ise...
Malatya'daki faşist katliam üzerine sınırlı bir enformasyon medyaya yansımaya başladı. Faşist tetikçiler çetesi katliamın 1 gün öncesinde tabancayla atış talimi yaparken polis tarafından gözaltına alınıp serbest bırakılmıştı.
İşkenceli katliamı düzenleyen çetenin şefi, katliamdan sonra kaçmaya çalışırken düşüp ağır yaralı biçimde yakalanan Emre Günaydın -faşist kontra çetelerinde kullanılan- “reis” lakabıyla tanınıyordu.
Faşist kontra tetikçileri, kendilerini “Hristiyan inancını merak eden, Hristiyan ve İslam 'teorilerini' tartışmak isteyen gençler” olarak tanıtarak birkaç ay önce kurbanlarıyla bağlantıya geçmişler, katliamın istihbarat ve “fizibilite” çalışmalarını yapmışlardı.
Faşist reis ve elemanları bu istihbarat ve ajan provokatörlük organizasyonu ile (yayınevi sahibinin o günlerde kapatmayı düşündüğü) yayınevine rahatça girmişler, çalışanlarını domuzbağıyla bağlayıp ağır işkence yapmışlardı.
Katledilenlerin bıçakla hayalarının, anüslerinin, parmaklarının kesildiği, vücutlarında defalarca bıçakla yaralar açıldığı, polisin geldiği sırada da boğazlarının kesilerek katledildikleri anlaşıldı. Katledilen Alman Tilman Ekkehart Geske'nin vücudunda 156 bıçak yarası bulunuyordu.
Katliamın planlı, organize hazırlanışı ve yürütülüşü, işleniş biçimi, zamanlaması, tıpkı Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetlerinde olduğu gibi, arka planındaki devlet ve kontrgerillasına işaret ediyor. Ancak Hrant Dink cinayetinde Ogün Samast ve bir iki reisin yakalanmasıyla çorap söküğü gibi dökülen BBP, polis, JİTEM vb. bağlantılarının aksine, polis ve medya bu kez son derece “ketum”.
Bunun nedeni Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın 14 Nisan mitinginden birkaç gün önce Emniyet Genel Müdürü ile görüşerek polise çektiği “balans ayarı” ve tabii, hemen ertesi gün askeri savcılık talimatıyla Nokta dergisinin basılıp 4 gün boyunca “aranmasıyla” basın ve medyaya çekilen “balans ayarı”.
Faşist katliam, zamanlaması, hedefi ve mesajı ile, işbirlikçi burjuva güçler arasındaki “rejim savaşları”nda yeni bir “taktik hamle”dir. Bu yönüyle onu, yeni türden bir 28 Şubat harekatının yürütüldüğü “14 Nisan konsepti”ne oturtmak mümkün. .. Katliamın aylar öncesinden planlanıp yedekte bekletilmesine karşın, zamanlaması özellikle son 10 gündeki; öne çekilmiş MGK toplantısı ve Güney Kürdistan'a operasyon niyeti Genelkurmay başkanının polis şefiyle teatisi, Nokta operasyonu, Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanı'nın “rejim tehlikede, rejimi ve TSK'yı yıpratmak isteyen iç ve dış düşmanlar, vb.” açıklamaları ve “zinde güçler göreve” çağrıları, 14 Nisan “ulusalcı-laik güçler” mitingiyle ilerleyen psikolojik harekatın bir halkasıdır.
Bayrak provokasyonu, Şemdinli provokasyonu, Danıştay provokasyonu, Rahip Santoro cinayeti, Hrant Dink cinayeti ile uzayıp giden devlet ve kontrgerillası icraatlarının bir halkasıdır. Faşist mesajı Hrant Dink cinayeti ile aynıdır. Ancak bu kez 14 Nisan psikolojik harekatı ile güçlendirilerek, 14 Nisan mitingindeki kitleleri yedeklemiş olarak verilmektedir: Abartılı bir “vatan, millet, bayrak, ezan tehlikede” çığırtkanlığıyla, krizdeki faşist rejim ve resmi ideolojisini korumak ve pekiştirmek. “Kırmızı çizgileri”ni olabildiğince korumaya çalışarak AB ve kısmen ABD ile (tabii yine çerçevesini emperyalistlerin belirlediği oyunun içinde) pazarlık gücünü artırmaya çalışmak. Tayyip Erdoğan, AKP Hükümeti ve onunla bağlantılı hareket etmeye çalışan liberal cepheyi Cumhurbaşkanlığı ve rejiminin bir dizi ihtilaflı sorununda uzlaşmaya zorlamak.
Asıl hedef tabii ki, Türkiye'de ateş olsa cürmü kadar yer yakmayacak Hristiyan-Protestan dini faaliyetleri değil. Aynı zamanda bunun üzerinden sıkışmış kitlelerde en ilkel-içgüdüsel korku ve reaksiyonların kaşınması, provoke ve manipüle edilmesi, (işbirlikçi ve faşist kan kokusunu “özde değil sözde” emperyalizm ve dincilik karşıtı esanslarla bastırmaya çalışan) işbirlikçi burjuvazi ve rejimine yedeklenmesidir istenen.
Irkçı-şovenizm, Kürt düşmanlığı, azınlık düşmanlığı, yabancı düşmanlığı körüklenmektedir. Bir yandan içinde her türden ve faşist çete, mafya kaynayan ve patlayacak yer arayan geniş lümpen kesimler; diğer yandan “sivil” kılıklı ve hatta “sol” soslu kontra ağları ve toplum-siyaset mühendisliği ile yoğrulmaya, manipüle edilmeye çalışılan orta-alt orta sınıflar...
14 Nisan mitinginin aktif katılım ve organizatörlüğünde başı çeken Ankara Ticaret Odası başkanı Sinan Aygün, MHP, CHP gibilerin orada attıkları “Türkiye Laiktir Laik Kalacak” sloganına pek uygun biçimde, Malatya katliamından sonra katliamı devlet dini olarak İslamı savunma adına, katliamı adeta meşru, katledilenleri suçlu göstermeye çalışmaları yeterince açıklayıcıdır! 14 Nisan mitinginde "Hristiyan misyonerlik aldı başını gidiyor" kışkırtması da kürsüden yapılan hedef göstermeler arasındaydı.
Savundukları laikliğin ne mene bir şey olduğunu da, ATO Başkanı Sinan Aygün efendinin, Malatya katliamı sonrasında çıktığı TV programlarında, “1000 yıl içinde tüm dünya müslüman olacak, İslam en üstün dindir” lafları ortaya koymaktadır. Aynı şekilde CHP Malatya Milletvekili de, o pek muhalif göründükleri AKP liberal islamcılığını bile geride bırakan bir fanatik islamcılıkla, benzer katliamlara açık çek vermiştir.
14 Nisan mitinginin ön ve arka planındaki tüm organizatörleri Malatya katliamından sonra “üzüntü ve kınama” ritüelini yerini getirdikten sonra, “demokrasi -ve tabii laikliğin!- sınırları olması gerektiği”ni söyleyerek, bu tür “provokatif misyoner faaliyetlerine” karşı devleti ve orduyu göreve çağırdılar. Eh yüzbinlere “Rejim faşisttir faşist kalacak”... pardon “laiktir laik kalacak” mitingi yaptıranlar, şimdi isteseler “Misyonerliğe hayır, Türkiye İslamdır İslam kalacak” tarzı bir mitinge yine yüzbinleri dökmede zorlanmazlardı. Böylece faşist rejim ve kontrgerillasına buradan da bir “halkçı meşruluk” madalyası takmak zor olmazdı!
14 Nisan konsepti karşısında sinmiş liberallerin ise katliam karşısındaki tutumu “birlikte yaşama, vicdan özgürlüğü, hoşgörü” vb vızıldanmalarının ötesine gitmedi. Hrant Dink cinayetinden sonra kıyısından takıldıkları “faşizm, kontrgerilla, derin devlet” tartışmalarının bu kez yanına bile yaklaşmaya cesaret edemediler, “arkasındaki güçler açığa çıkarılmalı” gevelemeleriyle her zamanki gibi “fırtına dininceye kadar” araziydiler. İHD, SDP, ESP gibilerin yaptığı “Hepimiz Hristiyanız!” çıkışı ise tarihe geçecek bir budalalık olmaktan öteye geçmedi!
Bugün devlet ve kontrgerillasına “sivil, sol, antiemperyalist, demokratik, halkçı meşruluk” güzellemesi düzenler, Malatya katliamını adeta “haklı ve meşru müdafaa” kılığına sokmaya çalışanlar, bu temelde lümpen ve orta sınıf kesimleri provoke ve manipüle edenler... bu kesimlerin yedekleme mühendisliğini yaptıkları reaksiyonlarını yarın, yalnız Kürtlere, aydınlara, yabancılara ... değil, işçi sınıfı hareketinin karşısına çıkarmaya çalışacaklardır. İran'da her işçi emekçi grev ve direnişinin “emperyalizme hizmet, vatana ihanet” olarak ilan edilip bastırılmaya çalışılması gibi, Mısır'da her işçi emekçi grev ve direnişinin olağanüstü hali olağanlaştıran “Yurtseverlik Yasası” adı altında “vatana ihanet” olarak gösterilmesi gibi...
İşçi sınıfı ne emperyalist “medeniyetler çatışması” programının ne de ona “istemem yan cebime koy” diyen ırkçı-şoven gerici faşist provokasyon ve manipülasyonların; ne işbirlikçi burjuva güçler arasında “kim işçi ve emekçileri daha iyi ezer ve aldatır” dalaşmalarının bir parçası değildir ve o bağımsız sınıf mücadelesini ancak devrimci militan sosyalizm çizgisinde, tüm bu çürümüş sistemi hedefe koyarak ilerletebilir.