Cumhurbaşkanı adayı Gül

AKP'nin cumhurbaşkanı adayı belli oldu: Abdullah Gül. O, krizin cumhurbaşkanı olacak!

GÜNCEL
Salı, 24 Nisan 2007 (19 yıl 6 ay önce)

Büyük savaş, küçük oyunlar


Uzun süreli ve yeni krizlere gebe bir rejim krizinin, iç ve dış kulislerin, ABD'den icazet ziyaretlerinin, Şemdinli dahil bir dizi provokasyon, Danıştay baskını, Hrant Dink cinayeti, Malatya katliamı gibi kontra operasyonların, Antalya, İzmir, 14 Nisan Ankara ve 29 Nisan'da yapılacak İstanbul mitingi gibi “orduyu göreve çağıran” kontra-sosyal olayların, açığa çıkarılan JİTEM bağlantılı çetelerin, baskınlarla üstü örtülmeye çalışılan darbe girişimlerinin, Büyükanıt'ın gürlemelerinin, AKP içerisindeki güç yoklama ve uzlaşma arayışlarının ve daha nicelerinin ardından AKP'nin yeni Cumhurbaşkan adayı belli oldu: Abdullah Gül!

İlk turu 27 Nisan'da yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonucunda büyük olasılıkla Abdullah Gül, devletin yeni Cumhurbaşkanı olacak. Gül, şimdiden tebrikleri kabul etmeye başladı bile.

Savaşta yeni bir evre


Cumhurbaşkanlığı seçim savaşı, AKP'nin Abdullah Gül'ü aday göstermesiyle yeni bir evreye girdi. Abdullah Gül, kamuoyu açısından iddia edildiği ölçüde “sürpriz” bir aday olmadı belki ama AKP açısından da belli bir taviz anlamına gelmekle birlikte borsada adı geçen diğer adaylara kıyasla CHP'nin stratejisini görece en fazla boşluğa düşüren bir isim oldu.

"Ben zaten inecektim..."


Ağaçtan düşen Nasrettin Hoca'nın vaziyeti kurtarmak için “Ben zaten inecektim...” demesine benzer şekilde Recep Tayyip Erdoğan şimdi her ne kadar “Ben zaten aday olmayacaktım ama bütün saldırıları üzerime çekerek muhalefeti oyaladım” dese de Cumhurbaşkanlığı aslanının onun gönlünde yattığı çok açıktı. Fakat 14 Nisan mitingiyle sivil desteklerini de harekete geçiren ordu ile birlikte yargı ve üniversitelerden gelen tepkiler üzerine, Çankaya'ya çıksa bile orada rahat ettirilmeyeceği kaygısıyla bu sevdadan vazgeçip geri adım atma mecburiyetini duydu. Başta Fethullahçılar olmak üzere İslami cemaatlerin 28 Şubat'tan çıkardıkları ders kapsamında, “Ordu ile inatlaşma, Erbakan'ın yaptığı hatayı yinelersen şu an sahip olduğumuz mevzileri de yitirebiliriz” uyarılarının da bu geri adımda önemli bir payının olduğu söylenebilir.

Sınırlı bir taviz


Öte yandan Abdullah Gül'ün aday olarak gösterilmesi, piyasada adı geçen diğer adaylara göre AKP açısından bu tavizin sınırlı tutulması anlamına geliyor. Çünkü CHP'nin siyasi sözcülüğünü yaptığı “laiklik cephesi”, Recep Tayyip Erdoğan'a karşı çıkma gerekçesi de dahil bütün stratejisini “türbanın Çankaya'ya çıkmasına izin vermeme” demagojisi üzerine kurmuştu. Abdullah Gül'ün aday gösterilmesi bu konuda herhangi bir geri adım atılmayıp tersine bir ısrar anlamına geliyor ve bu özelliğiyle AKP tabanına ve kadrolarına moral vermenin yanında Recep Tayyip Erdoğan'ın aday gösterilememesinin yaratacağı “güçsüzlük / iktidarsızlık” görüntüsünü büyük ölçüde ortadan kaldırıyor. Buna karşılık Abdullah Gül, gerek Dışişleri Bakanı olarak sergilediği performans ile gerek kamuoyundaki “yumuşak, uzlaşmacı” imajı ile “laiklik cephesi”nin karşı çıkma zemini de baştan daraltan bir özelliği sahip. Dolayısıyla CHP yönetimi ve duygudaşları ne “istediğimizi yaptırdık” diyebilecekler ama ne de bugüne kadar izledikleri ipleri sonuna kadar germe stratejisini Abdullah Gül'ü hedefe çakarak bundan sonra da aynı etkinlikte sürdürebilecekler.

Krizlerin Cumhurbaşkanı olacak!


Bu elbetteki bu muhalefetin bıçakla kesilir gibi kesilmesi anlamına gelmeyecek. Çünkü sorun salt bir Cumhurbaşkanlığı çekişmesiyle sınırlı değil, işin temelinde daha geniş kapsamlı bir iktidar savaşımı yatıyor. Ve bu savaş, tam da çekişen tarafların burjuva sınıf karakterine uygun olarak ucuz numaralar, bayağı ayak oyunları, ikiyüzlü demagojiler ve aldatıcı sloganlar eşliğinde sürüp gidecek.

Abdullah Gül'ün Çankaya'ya çıkışı, geleneksel iktidar güçleriyle 1980 sonrası palazlanan ve “artık biz de varız” diyen burjuva kesimler arasındaki iktidar savaşımı sırasında ideolojik bir motif olarak saflaşma konusu haline getirilen türban konusunda da yeni bir “uzlaşma ve çözüm” sürecinin başlangıcı olabilir. Toplumda eskisi kadar güçlü bir karşılığı olmadığı gibi fiilen de 'aşılmış', artık bir 'kabuk sorun' haline gelmiş olan bu konuda önceleri fiili kimi adımlarla başlayacak yeni bir “uzlaşma” sürecinin sonunda resmi sınırlamaların büsbütün kalkmasa bile iyice daraltılmasıyla karşılaşabiliriz. Özellikle “laik cephe” tarafından bilinçli bir abartıyla da öne çıkarılarak emekçi yığınların gerçek sorun ve taleplerinin gündemleşip tartışılmasını da perdeleyen bu kabuğun -son kez yaşanabilecek kimi alevlenmelerden sonra- dökülüp tamamen gündem dışı kalması, bunu bir “varlık-yokluk” sorunu haline getiren burjuva kesimler kadar aynı akıntının kuyruğundan sürüklenerek bu zeminde “taraf olma” aymazlığını sergileyen kimi “solcular” açısından da muhtemelen bir boşluk duygusu yaratacaktır.

Cumhurbaşkanı kim seçilirse seçilsin, ister eşinin başı türbanlı, ister açık olsun, o, TÜSİAD'ın, o artık işbirlikçi tekelci burjuvazinin Cumhurbaşkanıdır! Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı rejimi içinden sarsmakla kalmayıp emekçi sınıfları da yedeklemeye koşullayan krizleri ortadan kaldırmayacak, yeni krizlerin ebesi olacaktır.

Emekçiler, bu filmi seyretmek, onun karanlık aktörlerini alkışlayıp durmak yerine kölece çalışma ve yaşam koşullarına, özgürlük yoksunluğuna karşı kendi mücadele bayraklarına sıkı sıkı sarılmalıdırlar.

ABDULLAH GÜL KİMDİR?
Abdullah Gül, Kayseri doğumlu, kökleri itibariyle Kayseri KOBİ'lerini temsil eden bir aileye mensup. KOBİ'lerin genel karakteristiklerine ve Anadolu-Kayseri sermayesine uygun olarak, “geleneklerine, inancına bağlı”, dini bütün bir aile çevresinden gelen, bugün ise emperyalist kapitalizmin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarlarını simgeleyen bir sermaye adamı. Babası, halen Kayseri OSB'deki bir aile şirketini işletiyor.

Babası 1973 seçimlerinde Milli Selamet Partisi'nden aday olan ancak seçilemeyen Abdullah Gül, burjuva politika sahnesine 1975 seçimleri öncesinde atıldı ve o zaman Kayseri'den MSP Senatör adayı olan Recai Kutan'ın seçim kampanyasında çalıştı. Birlikte çalıştığı isimlerin tamamı, daha sonra milletvekilliği ve belediye başkanlığına geldiler. Gül, 1997'de Refah Partisi'nden milletvekili ve Bakan oldu ve Genel Başkan Yardımcılığı yaptı.

Abdullah Gül'ün düşüncelerinin oluşumunda gericiliğe kültürel-siyasal malzeme veren ve uzun dönem duayenlik yapan şair Necip Fazıl Kısakürek ile Necmettin Erbakan'ın büyük payı oldu.

Ortaokul yıllarında Necip Fazıl'ın gerici-faşist tedrisatından geçen Abdullah Gül, üniversitede iken dönemin gerici örgütlenmelerinden Büyük Doğu Fikir Klübü ve Milli Türk Talebe Birliği'nde aktivistlik yaptı.

Üniversiteye girdiği 1968'in dinci gerici oluşumlarının yönetici ve simge isimlerinden biri haline geldi. Devrimci güçlerin çabalarıyla onun ve çevresindekilerin üniversitede gerici propaganda yapmaları ve okula girmeleri engellendi.

1960'ların sonlarında Necmettin Erbakan'ın henüz emperyalist kapitalizmle entegrasyon düzeyi, sermaye birikimi ve teknolojik olanakları zayıf KOBİ sermayesinin çıkarları adına yürüttüğü ve “yerli, milli ve manevi değerler” söylemiyle parlattığı propagandanın dinci gerici gençlik çevrelerinde yankı bulmasının ve toplumsal etki alanını genişletmesinin de etkisiyle, 28 Şubat darbesine (1997) dek uzanan bir siyasal süreç açıldı. Abdullah Gül de bu sürecin aktörlerinden biri olacaktı.

Üniversiteden mezun olduğunda “hocaları” Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş vd tarafından akademik kariyer için teşvik edilen, asıl olarak da gelecek planlarına yönelik olarak hazırlanan Abdullah Gül, İngiltere'de doktora çalışması yaptı ve bu dönemde Müslüman Öğrenciler Birliği gibi yurtdışındaki öğrencileri zehirlemek üzere kurulmuş dinci gerici örgütlenmeler içerisinde çalıştı.

İngiltere'deki deneyimlerini de değerlendirmek üzere, yeni kurulan Sakarya Üniversitesi'nde çalıştı. Doktora konusu, Arap sermayesi ile ilişkilerin derinleştirilmesine yönelikti.

Abdullah Gül, dinci gerici politik faaliyetlerinden dolayı 12 Eylül'de tutuklanarak Metris Cezaevi'nde bir süre tutuklu kaldı. Bu, bir yandan dinci gericiliği hedefe çakmış görünürken, aynı zamanda ise Türk-İslam sentezci bir eğitimi üniversitelere yerleştiren, Suudi sermayesine bağlı “Rabıta” gibi örgütlerle bağlantılı olan askeri faşist cuntanın, sermaye ve iktidar merkezileştirilmesi adına yürüttüğü bir mıntıka temizliğinin sonucuydu.

1983'te Sakarya Üniversitesi'nden ayrılan Abdullah Gül, İslam Kalkınma Bankası'nda ekonomi uzmanı olarak 8 yıl çalıştı. Bu yıllarda, uluslararası emperyalist kapitalist sermayeyi, finans çevrelerini ve onların bir parçasından başka bir şey olmayan Suudi, Arap vd sermaye bölükleri ile yakın ilişkiler kurdu.

1991 yılında Türkiye'ye gelen Gül, Kayseri'den Refah Partisi'nin liste başı olarak milletvekili seçildi. '91 seçimlerinde 38 milletvekili ile parlamentoda yer alan Refah Partisi, 1995 seçimlerinden en güçlü parti olarak çıktı ve seçmen sayısını 6 milyonun üzerine çıkardı. Abdullah Gül bu seçimlerde de parlamentoya girdi ve uluslararası sermaye ve finans çevreleri ile ilişkilerini rejimin dış politikası alanında kullanabileceği pozisyonlarda yer aldı. Devlet Bakanlığı, Hükümet Sözcülüğü yaptı.

Yıkılan revizyonist sistemden kopan Türki Cumhuriyetler gibi burjuvazi için önemli sermaye birikim alanlarından sorumlu oldu. 28 Şubat darbesine karşı Meclis konuşmaları vb. çıkışları ile, eski ekonomik-siyasal-sosyal biçimlenişi artık iniş trendine giren ve emperyalist kapitalist sistemle yeni bir tarzda ilişkilenmeye yöneltilen sermaye çevrelerinin çıkarlarını savundu.

Abdullah Gül'ün son çıkışı, 28 Şubat darbesi sonrasında kurulan Fazilet Partisi Kongresi'nde Recai Kutan'a karşı emperyalist kapitalizmle bu yeni ilişkilenme perspektifi doğrultusunda aday olmasıydı. FP'nin de kapatılmasından sonra Abdullah Gül AKP kurucuları arasında yer aldı ve 2003 seçimlerinden sonra kurulan kabinede Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı oldu.