Askeri faşist darbeye geçit verme!

Faşist muhtıraya, darbe tehditine karşı çok açık bir şekilde tavır alınmalıdır.

GÜNCEL
Pazar, 29 Nisan 2007 (19 yıl 6 ay önce)

Cumhurbaşkanlığı seçimiyle şiddetlenen rejim krizi, Genelkurmay'ın 27 Nisan gecesi yayınladığı muhtıra ile yeni bir düzleme sıçradı. Muhtıranın hükümete doğrudan verilmiş olmaması sadece bir biçim farkı. Genelkurmay, muhtırasında, sonraki adımını da belirtiyor, bunun müdahale olacağı açıkça söyleniyor.

Birkaç askeri darbe yaşamış, MGK bildirilerini ezbere bilen Türkiye solu ve soldaki kitleler açısından faşist niteliği çok açık olan Genelkurmay muhtırasında başa “irticai tehdit”in yazılmış olması, laikliği bir yaşam biçimi olarak benimsemiş orta sınıf kesimlerini, solun bir bölümünü etkileyip manipüle edebiliyor.

Faşist muhtıraya karşı net bir tutum almayan örtük ya da açık onu destekleyenlere ilk elde söylenecek olan Türkiye'deki dinci gericiliğin tarihinin Türkiye'deki siyasal rejimin tarihiyle özdeş olduğu ve birlikte varolduklarıdır. Türkiye'nin siyasal tarihinde uzun dönemler işbirlikçi burjuvazi, toprak ağalarıyla ittifak ve işbirliği içerisinde oldu. Bu ittifakın gerisinde de her zaman yer alan emperyalist gericilikti. Kuşkusuz bundan kimi yönlerden ayrılan, Cumhuriyetin ilk kuruluş dönemi ve 1960 sonrası gibi siyasal açıdan, egemen sınıf ittifak ilişkileri açısından farklı olan dönemler de oldu.

Cumhuriyetin kuruluş döneminde Hilafet'in kaldırılması, eğitim ve öğretim birliğinin getirilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, burjuva modernist bir yaşam biçiminin yerleştirilmesini amaçlayan reformlar gerçekleştirildi. Fakat bunlar Batı kapitalizminden kopyacı bir aktarımla, güçlü bir toplumsal karşılığı ve toplumsal destekleri olmadan yukardan aşağıya, aynı zamanda bürokratik bir elitin baskıcı yöntemleriyle yerleştirilmeye çalışıldı.

Son derece zayıf bir milli ticaret burjuvazisinin ve aslolarakta onun ordu ve devlet bürokrasisi içerisindeki temsilcilerinin bu modernist cılız adımları, ağırlığını toprak ağalarının oluşturduğu halkın daha geniş kesimleri üzerinde etkili olan egemen sınıf kesimleri tarafından çelmelenip engellendi. Burjuvazinin tümüyle işbirlikçi bir nitelik kazanması ve feodallerle bir ittifak bloğu oluşturmaları ve iktidarı paylaşmalarıyla da üst yapı düzeyindeki reformlar sonlandırıldı.

Sosyal gericiliğin her zaman korunması ve sürdürülmesi işbirlikçi burjuvaziyle toprak ağaları ittifakının, faşist siyasal rejimin temel dayanaklarından biri oldu. Bu gerici tarihsel ittifak, faşist rejimin tarihi boyunca ekonomik ve toplumsal istikrarsızlık durumunda emekçi halkın her soluk alışını ve özgürlük istemini dile getirdiği her mücadelenin bastırılmasının güvencesiydi. Dinsel düşünceler, emekçi sınıfları afyonlamanın, kanaatkarlığa ve kaderciliğe mahkum etmenin en ucuz, en kolay yoluydu.

Demokratikleşememiş bir ülkede dinci gericilik, çoğunluk mezhebin diğer mezhepler ve azınlık dinler üzerindeki baskısı her zaman var oldu. Bu sadece gerici tarikatlerin varlığı ve saldırılarıyla sürdürülen bir baskı da değildi. Diyanet işleri üzerinden kurumlaştırılmış olarakta sürdürüldü. Laiklik-dinci gericilik karşıtlığı eksenindeki mücadelelerde egemen sınıfların çeşitli kesimlerinin güç ve iktidar mücadelelerinde bir taraf başta ordu olmak üzere devlet bürokrasisini harekete geçirerek, diğer taraf son süreçte cemaatleşen çeşitli tipteki tarikatlara dayalı olarak geniş bir toplumsal siyasal destek oluşturarak bir mücadele sürdürdüler ve bu temelde birbirlerine karşı üstünlük kurmaya giriştiler. Bunların herbirisi diğerinin besleyeni oldu.

Askeri faşist darbeler dinci gericiliği besledi


Türkiye'deki bütün askeri faşist darbelerde “irticai tehdit” darbelerin başlıca gerekçelerinden birisi olarak ileri sürüldü. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat birbirini izleyen darbelerin herbirinin gerekçelerine, darbe içerikli muhtıralara, sayısız MGK bildirisine bakıldığında üç maddeden birisi budur.

Bununla birlikte her askeri faşist darbe, dinci gericiliği besledi. Onu büyüttü. Her faşist darbe ve onu izleyen süreç, egemen sınıfların faşist ve gerici partileri arasında yeni bir uzlaşmayla sonuçlandı. Askeri faşist cuntaların 12 Mart'ta olduğu gibi Nurcu tarikatlerin mensuplarını toplamalarına karşın temelde bir değişimin olmaması neyin sonucudur?

Birincisi, işbirlikçi burjuvaziyle daha sonra bir bölümü tarım kapitalistlerine dönüşen feodal toprak ağaları arasındaki ittifak, şu ya da bu partiye dağılım da gösterse aynı iktidar bloğu içerisinde yer almalarıdır. Aralarındaki mücadeleler de bunun içerisindeki mücadeleler olarak şekillenmiştir. İkincisi, bu egemen sınıf bloğunun emperyalizme olan bağımlılığıdır. Tarihsel olarak emperyalizm, ekonomi, siyaset, kültür her alanda gericiliği temsil etmektedir. Emperyalizme sıkı sıkıya bağlı Türkiye işbirlikçi egemen sınıfları da aynı gericiliğin bir parçası ve uzantısı durumundadırlar. Feodal ideoloji ve kültürün, feodalizme özgü dinsel motiflerin korunması ve sürdürülmesinde, tarikatların geniş bir alan bulabilmelerinin temelinde bu vardır.

Fakat bu sadece genel düzeyde kalmayıp siyasal alanda emekçi sınıfların mücadelesini bastırmakta aktive edilerek kullanılmıştır. Sovyetler Birliği'nin aşağıdan “yeşil bir kuşak” oluşturularak çevrelenmesi emperyalist bir strateji olarak uygulanmış, dinci gericilik bunun için kullanılmıştır. Suudi-ABD ortaklığına dayanan Aramco'nun finanse ettiği Rabıta'nın dinsel faaliyetlerine 12 Eylül cuntasının başı Kenan Evren tarafından izin verilmesi de bir rastlantı, “farkına varmadan atılıveren bir imza” değildir ve bu ilişkiyi açıklar. Aynı dönemde bugün El Kaide'yi oluşturan Usame Bin Ladin Amerika tarafından Rusya'ya karşı silahlandırılmış ve desteklenmektedir. Dinci gerici güçler, komünistlere, devrimcilere ve halka karşı her dönem silahlandırıldılar ve saldırtıldılar. “Kanlı Pazar”ın örgütleyicileri onlardır.

Çatışmanın gerçek nedeni ve yansımaları doğru ayrıştırılmalı


Kuşkusuz, rejim krizinin temel unsurlarından birisi olan “laiklik- şeriatçılık” ikilemli çatışma aynı zamanda siyasal rejimin biçimi, sosyal yaşam ve onu oluşturan değerler sistemi üzerine bir mücadeledir. Fakat bu tartışma ve bundan kaynaklı gerilim ve çatışmalar, ne gerçek bir demokrasi tartışması zemininde gerçekleşti, ne de demokratik bir biçim üzerinden ve demokrasinin yöntemleriyle gerçekleşti.

Her çatışma, siyasal olarak taraflardan birinin politika alanında ve devlet kurumları içerisinde diğerine karşı görece üstünlük sağladığı iç dengelerdeki değişimler ve yeni bir uzlaşmayla sonuçlandı. Her seferinde halk kitleleri yanıltıldılar, piyon gibi kullanıldılar ve daha fazla ezildiler.

Bunun böyle olmasının nedeni, bunun taraflarıdır. Oluşan eksenler ve bunların kimler tarafından nasıl biçimlendirildiğidir. Kendisini Cumhuriyet rejiminin kurucu unsuru olarak gören ordu da bu tartışma ve çatışmada genel olarak işbirlikçi tekelci burjuvaziyle birlikte bir taraftı. Burjuvazinin daha geri kesimlerine doğru bir hinterlandı da olan işbirlikçi burjuvazinin aynı zamanda toprak ağalarıyla daha sıkı bağları olan bir kesimi de diğer tarafı oluşturuyordu.

Bugün sermayenin birikim politikalarındaki değişim ve neoliberal politikaların uygulanması temelinde güç ve ittifak bileşenlerinde bazı değişiklikler olsa da değişmeyen bu çatışmanın egemen sınıf içerisinde sömürüden daha fazla pay alma ve bunu sağlayacak olan devlet içerisinde daha fazla güç sahibi olma mücadelesidir. Burjuvazinin ve egemen sınıfların, ordusunun, üst bürokrasisinin bilumumunun içerisinde olduğu örtük ve açık biçimlerle süren ve iktidardan ağırlıklı olarak pay kapma ve daha fazla hakim olma üzerinden süren bu mücadelelerin demokratik bir zeminde gelişmesi ve demokrasiyi, onun yöntemlerini güçlendirmesi olanaksızdı.

Onlar, burjuvazinin her iki kesimi, ortak iktidar aygıtı olan ordu ve bürokrasinin bilumumu, rejim içi gerilim ve krizler ne olursa olsun, emekçilerin özgürlük ve demokrasi içeren her talebini bastırmakta, ekonomik ve sosyal düzeydeki haklarını gaspetmekte aynı tutum içerisinde olmuşlar, birlikte davranmışlardır. Türkiye'deki biçim olarak birbirinden farklı üç askeri faşist darbeye, darbelerin öncesinde ve sonrasında söylenenlere ve yapılanlara bakıldığında bu çok açıktır. Her faşist darbe siyasal konjonktürün öne çıkan konularına göre, kitlelerin belli kesimlerinin doğrudan desteğini almayı, belli kesimlerini nötralize etmeyi hedefleyen açıklamalarla gerçekleştirilmiş, Muhtıralar buna uygun içeriklendirilmiştir. Fakat çok geçmeden, oldukça kısa denebilecek bir zaman diliminde emekçi düşmanı, halk düşmanı asıl karakteri olanca çıplaklığıyla çıkmıştır ortaya. Binlerce komünist, devrimci, demokrat, aydın, sendikacı, işçi, emekçi tutuklanmış, işkenceden geçirilmiş, siyasal özgürlükler askıya alınmış, grevler yasaklanmış, emekçiler daha ağır koşullarda çalışmaya mahkum edilmişlerdir.

Türkiye solu tarihten ders almalı!


Bunların biliniyor olmasına ve onca acı tecrübeye karşın Türkiye solunun belli kesimlerinin, çok sayıda aydın, gazeteci, yazarın tutumlarında darbelere cepheden karşı çıkmak, tavır almak, ona karşı savaşmak yerine boyun eğme, uzlaşma, postal yalayıcılığı, hizaya geçici ve hayırhah tutumlar her seferinde hakim olmuştur. Komünistlerin, devrimci demokratların gösterdikleri boyun eğmez direnci hariç tutarak söylüyoruz bunu.

Türkiye demokrasi tarihi açısından bu utanç verici teslimiyetçi tutumlar her zaman kendilerini gerekçelendirmenin bir yolunu da buldular. Bu açıdan kısmen 28 Şubat, özellikle 12 Mart faşist darbeleri son derece öğretici ve uyarıcıdır. 12 Mart faşist darbecilerinin “irticai tehdit” ve “sosyal devlet ve laiklik” vurguları, Muhtıra'nın Demirel Hükümetine verilmiş oluşu Dev-Genç'in de içerisinde olduğu o günün demokratik kurumlarını hayırhah ve destekçi bir tutuma sürükleyebildi. Dev-Genç Merkez yürütmesi, demokratik istemleri içeren bir bildiri yayınlayarak 12 Mart askeri faşistlerinden bunların gerçekleştirilmesini istedi. Hikmet Kıvılcımlı'nın Vatan gazetesi “Ordu kılıcını attı” manşetiyle çıktı.

Dev-Genç tarihinin bu kara lekesi, o günün TÖS gibi onurlu bir mücadele yürüten öğretmen örgütü dahil bir çok demokratik kurumunun içine düştüğü aymazlık hatırlanmalıdır bugün. Rejim krizindeki şiddetlenme, egemen sınıfların iki kesimini halkı bölüp farklı kesimlerini arkasına alarak birbirine karşı mücadeleye yöneltiyor. Başını AKP'nin çektiği kesim, parlamentodaki ve mevzi kazanmaya başladıkları devlet kurumlarını, liberal aydınları, emniyet teşkilatını, dinci cemaatlerin büyük bir bölümünü arkasına alarak mevzilenirken, başını Genelkurmay'ın ve Sezer'in, CHP'nin çektiği askeri bürokratik ve siyasal güçler, kontrgerillayı, ırkçı faşist milisleri, laik bir yaşam tarzını benimseyen kitleleri, alevi kitlesini, faşist miliyetçilerden ulusal hassasiyetleri olana kadar uzanan son derece heterojen geniş bir kitleyi peşlerinden sürüklemektedirler.

Orta sınıfların savaşı


İşbirlikçi tekelci burjuvazinin ve burjuvazinin diğer kesimlerinin içiçe geçmiş ve geçmekte olan fakat, siyasal rejimin biçimlenişi, politik gündemin rejim kriziyle bağlantılı yakıcı konularında çatışma halinde olan kanatlarının her biri ağırlıklı olarak kendi orta sınıf desteklerini arkalarında mevzilendirerek bir güç mücadelesi yürütüyorlar. Taraflardan birinin ya da öbürünün arkasında yer alan orta sınıflar da heterojen bir bileşim oluşturuyorlar.

Bir bütün olarak sermayenin yeni birikim politikaları ve neoliberal temelde gerçekleşen toplumsal dönüşüm içerisinde işbirlikçi burjuvazi içerisinde daha fazla pay alma, devlet içerisinde daha büyük gücü elinde tutma üzerinde yükselen çatışmanın yanı sıra bu süreçte ekonomik olarak yükselen orta sınıf kesimleriyle ekonomik durumu sarsılan orta sınıf kesimleri arasında da bir karşıtlaşma ve mücadele sürüyor.

Bu kesimler arasındaki mücadele aynı zamanda yaşam biçimi ve değerler sistemi üzerinden sürüyor. Dini, geleneksel ritüelleri taşıyan bir yaşam tarzıyla modernist bir yaşam tarzı ve kimlik oluşumu burada bir eksen oluşturuyor. Yaşam tarzları arasındaki bu fark gözardı edilemez. Kadınlar başta olmak üzere büyük bir kitlenin meydanlara çıkmasında bunun önemli bir payı vardır. Fakat kamplaşma ve çatışmanın asıl nedeni olarak bunu görmek ciddi bir yanılgı ve aymazlık olur. Faşist darbecilerin arkasında duran Ankara Sanayi ve Ticaret Odaları, Karadeniz'den Orta Anadolu'ya uzanan ekonomik ve toplumsal hızlı bir yıkım yaşayan, faşist ve gerici dinci görüşleri iç içe geçirmiş, lümpenleşmiş işsiz kesimlere kadar uzanan bir güruhta yer alıyor.

Orta sınıfların bu kamplaşmada yer alıyor olmaları, yaşam tarzına ilişkin ritüellerin ön plana geçirilmesi, bu çatışmanın asıl ve temelindeki nedeni, egemen burjuvazi içerisindeki daha fazla pay alma ve devlet içerisinde daha etkin olma mücadelesini gizleyemez. En gerici dini, şeriati istek ve özlemler, bazı tarikatler tarafından sürdürülüyor. Bu kesim, giderek azalan bir sosyal desteğe de sahip. Bu süreçte, İslami ritüelleri kullanan bir burjuva kesimin yükselişi, özellikle emperyalist neoliberal birikim politikalarıyla Anadolu'daki (Kayseri, Denizli, Konya, vd.) KOBİ'lerin sisteme eklenmeleriyle tarikat yapılarının cemaatleşmesi ve kapitalize olmaları biçiminde bir dönüşüm gerçekleşti.

AKP'nin geniş toplumsal dayanağını da oluşturan bu kesimler, zenginleştikçe kentsel yaşam içerisinde burjuva yaşam tarzına doğru hızlı bir geçiş yaptılar, yapıyorlar. Bununla birlikte kültürel tutuculuk, aile yaşamı, kadına bakış gibi konularda sürdürülüyor. Fakat bunlar dahil yaşam ve değer sistemlerinde hızlı bir çözülme, eklektizm söz konusu. Bu nedenle orta sınıf kesimleri içerisindeki saflaşmanın ekonomik nedenlerini doğru okumak gerektiği gibi, orta sınıfların şu ya da bu kesimini yedekleyen, peşinden sürükleyen egemen sınıfın içindeki mücadelede doğru değerlendirilmelidir.

Çankaya rakımlı tepede kimin oturacağına ilişkin kopan fırtına, görünürde semboller üzerinden yürütülen mücadele, ekonomik rantın büyük bölümünü kimin alacağı, kimin daha fazla iktidar gücüne sahip olacağı mücadelesidir. Devletin temel ve en üst kademelerinde kimin oturacağı mücadelesidir.

Aralarında nitel bir fark var mı?


Günümüzde emperyalist burjuvazi olsun, işbirlikçi tekelci burjuvazinin her iki kesimi olsun sermayenin neoliberal birikim politikalarını, mali sermaye akışını şu ya da bu düzeyde sekteye uğratacak askeri darbelerin destekleyicisi olmamaktadırlar. Fakat bu onların, ne askeri faşist darbe karşıtı, ne de demokrat olduklarını gösterir. En saf haliyle dahi burjuva liberalizmi hiç bir zaman demokrasiyle özdeş olmadığı gibi emperyalizm çağı neoliberalizmi, sermayenin azgınca biriktirildiği bir emekçi düşmanlığını, gelişen ve gelişecek her emekçi mücadelesinin faşist yöntemlerle bastırılmasını içerir.

İktidar için güç mücadelesine giren ve her türlü kuraldışı yöntemi uygulayan egemen sınıf kesimleri, bu noktada tam bir birlik içerisindedirler. IMF programlarının uygulanmasında, emperyalizme ve NATO'ya bağlılıkta, özelleştirmelerde, pek çok işletmenin emperyalist tekellere kelepir fiyatına satılmasında, sendikaların, grevlerin bastırılmasında, işçilerin 10-12 saat çalıştırılmalarında, Kürt halkına karşı kanlı saldırıda ortaktırlar. Bunların hiçbirisinde aralarında hiçbir ayrım yoktur.

Faşist muhtıracı kanadın önceki askeri faşist darbelerin örgütleyicisi ve destekleyicisi ABD emperyalistlerinin doğrudan desteğini almamış olması onların bağımsızlıkçı bir karakter taşıdıklarını da göstermiyor. Onlar NATO'nun generalleridir; “ulusal hassasiyetleri” bağımsız ve yurtsever bir çizgide değil Kürt halkına karşı daha azgınca saldırmayı isteyen, bölge halklarına karşı düşmanlığı derinleştiren faşist milliyetçi bir hassasiyettir.

Sınır dışı operasyonlarla macera peşinde koşan, İran'a karşı operasyonel destek vererek ABD emperyalistleriyle askeri stratejik işbirliğini yeni bir temele oturtmak ve bölge içi güç dengeleri içerisinde mevzi kazanmak isteyen, askeri gücünü pazarlayan bir hassasiyettir. Devlet içerisindeki statüsü sarsılıp konum kaybına uğramaya başlayan faşist generallerin orta sınıfların bir bölümünü, bazı kitle örgütlerini, hatta sendikaları arkasına alarak toplumsal destek yaratma arayışları yanıtsız kalamaz. Bugün çatışan yarın yeni bir temelde uzlaşacak ve emekçileri vahşice sömürmeye devam edeceklerden birinin yanında saf tutulamaz. Oyun bozulmalıdır.

Darbeci darbeciyi tanır


Genelkurmay muhtırası, rejim krizini şiddetlendirmiş, yeni bir düzleme taşımıştır. Faşist Muhtıra, müdahale, yönetime el koyma tehditini içermektedir. Devrimciler, demokratlar, işçi sınıfı ve bütün aydınlar, bu ülkede 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü, 28 Şubat'ı sonuçlarıyla birlikte yaşamış olanlar, faşist muhtıraya, darbe tehditine karşı çok açık bir şekilde tavır almalıdırlar.

Dış ve iç politik koşullardan dolayı açık bir darbe yapamayan cunta heveslilerinin ipliği pazara çıkartılmalı, rezil edilmelidirler. “İrticai tehdit” konusunu öne çıkartan darbecilerin gerçek yüzlerini, faşist şoven milliyetçi kimliklerini açığa vuran “Ne mutlu Türküm” demeyeni “Türkiye düşmanı” ilan etmeleridir. Muhtıradaki bu ifade, cuntacı bozuntularının Kürt halkına, şoven miliyetçiliğin karşısında duran aydın ve demokratlara karşı beslediği düşmanlığın açık ifadesidir.

12 Eylül faşizminin zindanlarından geçmiş her insan bu sözlerin ne anlama geldiğini İstiklal Marşı'nın işkenceyle söyletilmesinden, bayrak törenlerinden, yemek dualarından bilir. Son kesitte hesaplıca öne çıkartılan “irticai tehdit”te olsa Genelkurmay muhtırası Kürt halkını, demokrasiden yana olan ve demokrasi için mücadele eden bütün güçleri hedeflemekte ve saldırmaktadır. İşçi sınıfının “Emekçilere özgürlük” talebinin, ekonomik ve sosyal her talebinin tam olarak karşısındadır. Muhtırayı verenler, andıçları hazırlayanlardır. Şemdinli'de yakayı ele veren kontrgerilacıların arkasındaki generallerdir. 12 Mart ve 12 Eylül faşizminin, 28 Şubat postmodern faşist darbesinin takipçileridir.

Genelkurmay'ın muhtırasına ve faşist darbe tehditine karşı hala tereddüt içerisinde olanlara söylenecek son söz, Kenan Evren'in ne dediğine bakmalarıdır. Faşist cunta duayeni “Genelkurmay gerekeni yapmıştır” dedi. Darbeci darbeciyi tanır.