Siyasal kriz ve 1 Mayıs'ın gösterdiği

1 Mayıs 1 Mayıs'ta, Taksim Taksim'de bırakılmamalı; kitle militanlığının ortaya koyduğu siyasal-moral arayışın düzen içi kanallarda boğulmasına fırsat verilmemelidir

GÜNCEL
Cuma, 4 Mayıs 2007 (19 yıl 5 ay önce)

Rejim krizi vites büyüttü. Yakın zamana kadar ‘eskisi gibi olamayan ama yeni dengesini de bulamayan‘ toplumsal bir krizle birleşik olarak yaşanıyordu; Genelkurmay Başkanı’nın 12 Nisan’daki basın toplantısı ve 27 Nisan muhtırası ile ivmelenen sürece şimdi bir de ağır bir siyasal kriz eklendi.

Türkiye’de bugün devletin ‘olağan‘ işleyişi kilitlenmiş durumda. Süresi dolan Cumhurbaşkanının yerine yenisi seçilemiyor. Parlamento paralize, ne ileri gidebiliyor ne geri. Ordu, hükümete muhtıra veriyor ve açıkça darbe tehdidi savuruyor. Hukuk ve yargı organları siyasetin dolaysız araçları olarak kullanılıyor; bürokrasi, üniversiteler, yargı, sivil toplum kuruluşları…. her biri birer ‘partizan birliği‘ olarak cepheye sürülmüş haldeler…

İşin özü sistem tıkandı! Bugün yaşanan, şu ya da bu politikanın izlenmesinden kaynaklı konjonktürel bir kriz falan değil, düpedüz yapısal bir krizdir. 12 Eylül askeri faşist cuntası aracılığıyla inşa edilen bir sistemin iflası yaşanıyor!

Sistem tıkandı, çatışma sert!


Bugünkü tıkanıklığı -ve çatışmanın sertliğini- bir yönüyle de bu yaratıyor. Tarihin ironisine bakın ki, “hızlı ve etkin bir devlet” isteğiyle siyasal gücün belli ellerde toplanması için faşist darbe dahil 12 Eylül’den beri ellerinden geleni yapan egemen burjuvazi ve geleneksel iktidar güçlerinin bir kısmı, bugün gücün AKP’nın elinde toplanmasının tedirginliğini yaşıyorlar.

Genelkurmay muhtırası, “sivil kuvvetler”in sokağa dökülmesi, CHP’nin “İç savaş çıkar” tehditlerinin baskısıyla Anayasa Mahkemesi’nden istenilen karar çıkartıldı. Fakat açmaz aşılmış değil, tersine şimdi yeni belalar aldılar başlarına. Seçimlerden nasıl bir sonuç çıkacak? Burjuvazi açısından krizi ağırlaştıran, çözümü güçleştiren etkenlerden biri “muhalefet boşluğu”. Siyaset mühendisliği mekanizmaları bu boşluğu gidermek için harekete geçmiş durumda. Burjuva siyasetin en mide bulandırıcı atraksiyonlarına, “umulmadık” gelişmelerle “beklenmedik” zigzaglara fazlasıyla tanık olabiliriz önümüzdeki süreçte.

Asıl tehlike


Fakat asıl tehlike, toplumdaki sağlıksız siyasi kutuplaşmanın bu süreçte keskinleşmesi, “kontrollü” ya da kontrol dışı çatışmalar yaşanması olasılığının artması tehlikesidir.

Özellikle CHP ve Genelkurmay’in izledikleri kriz çıkarmaya dayalı strateji bu olasılığı güçlendiriyor. Bu cephe, istedikleri sonuçları elde edebilmek için zayıf kaldıkları noktalarda açıkça darbe tehdidi savurmaktan “yoksa toplumda çatışma çıkar” şantajına kadar her yola başvurmaya hazır bir gözüdönmüşlükle hareket ediyor. 14 ve 29 Nisan'ın kesmediği “sivil kuvvetler”in sokağa dökülmeleri de bu stratejinin bir parçası ve bunun kendi karşıtını üretip keskinleştirmemesi düşünülemez.

Esasında bu haliyle Türkiye, ABD’nin BOP stratejisine daha açık ve müsait bir hale getirilmiştir. “Çin’den Fas’a kadar olan coğrafyada ekonomik ve siyasi sınırların değiştirilmesini” hedefleyen BOP stratejisi, hedef ülkelerin bu doğrultuda parçalanabilmesi için yöntem olarak ekonomik ve siyasi baskı ve şantajın yanında etnik ya da dinsel farklılıklar temelinde iç çatışmalar çıkarılması esasına dayalıdır. “'Ne mutlu Türküm diyene' anlayışında olmayan herkesi düşman” ilan eden şoven faşist mantık ile onun harekete geçirdiği “silahsız kuvvetler”, krizden siyasi rant çıkarma peşinde olan CHP’li politika bezirganları vd. izledikleri gerilim stratejisi ile buna çanak tutmaktadırlar.

Bu durum AKP’nin de işine gelmektedir. O da bu sayede 4,5 yıllık iktidarı boyunca yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vermekten kurtulmakla kalmamakta, “mazlum ve mağdur”u oynayarak oylarını arttırma şansını elde etmektedir.

Bu çemberi kıralım!


Bu koşullarda gidilen bir seçimin eksenini gericilik-laiklik tartışmalarının vb. oluşturacağı açıktır. Ancak işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin çıkarları ve toplumun geleceği açısından bu çemberin kendisi bir kapandır ve gerçek bir demokrat tavrın ölçütü bile bu çemberin dışına çıkıp onun sınıfsal alternatifinin güç kazanması yönünde çaba sarfetmekte düğümlenir.

Bu anlamda, Türkiye devrimci hareketinin bugün karşı karşıya bulunduğu tarihsel sorumluluk büyüktür. Kontra mitingleri de dahil son aylarda yaşananlar ve en son 1 Mayıs’ta tanık olunan kitleselleşmiş militanlık, toplumun nasıl bir kıpırdanma ve arayış halinde olduğunu göstermektedir.

O halde 1 Mayıs 1 Mayıs'ta, Taksim Taksim'de bırakılmamalı; kitle militanlığının ortaya koyduğu siyasal-moral arayışın içine girilen seçim düzlemi de kullanılarak düzen içi kanallarda boğulmasına fırsat verilmemelidir. Kitlelerin kölece çalışmaya, kölece yaşamaya karşı öfke ve tepkilerinin adresi, emekçileri birbirine kırdıran politikaların dağıtılması, devrimci bir politik alternatifin geliştirilmesi olmalıdır.

Niyetlerle değil, iktidar bilinci ve kitlelerin militanlığıyla


Ya teoride, siyasette ve pratikte hakkı bir bütün olarak verilen militan devrimci bir iktidar iddiası ile ortaya çıkılıp bu kıpırtı ve arayışa sınıfsal bir kanal açılacaktır ya da zaman zaman kimi başarılı taktik çıkışlar yapılsa bile genelde sürecin ve başkalarının peşinden sürüklenen etkisiz bir eklenti konumundan kurtulunamayacaktır. Bu sadece istek ya da niyetlere bağlı olarak çözülebilecek bir sorun da değildir.

Bu kaotik ortamda herşeyden önce net bir teorik-tarihsel perspektif ve sınıfsal duruş sahibi olmayı gerektirir ve bu sağlamlık ancak devrimci proletaryanın militan sosyalizm anlayışı ve buna dayalı bir program zemininde bir duruşla mümkündür!..