Vahşete vahşi yorum: Barda

Akar sosyal bir soruna temas etmeye yeltense de sebepleri atlayıp sonuçlara yöneliyor...

Pazar, 13 Mayıs 2007 (19 yıl 5 ay önce)

Ufuk Çizgisi, Sayı: 61

Serdar Akar’ın son filmi “Barda” bir süre önce gösterimden kalktı. Film, Akar analizimizi aynen doğrular nitelikte olmamasına karşın, bizi şaşırtmadı. Akar’ın filmi, geleceğe dönük iyi sinyaller vermiyor ve yönetmeninin diz boyunu aşan “kafa karışıklığını” da açıkça ortaya seriyor.

Bir vahşetten doğan film


Tipik orta sınıf gençliğinden oluşan bir arkadaş grubunun bir eğlence akşamının sonunda yaşadıklarını anlatan film, gerçek bir olaya dayandırılmış. Olayın aslına sadık kalma noktasında Yeni Sinemacılar’dan köklü bir kopuş gerçekleştirdiği gözlenen Akar, toplumsal şiddet üzerine de çok tartışılacak tezler öne sürüyor.

Filmi dayandırıldığı gerçek olay şöyle gelişiyor: 18-23 yaşlarındaki üç erkek ve iki kadından oluşan arkadaş grubu bir akşam eğlenmeye çıkar ve Ankara’nın nezih bir semtindeki evlerine dönerler. Saat 05:00′te kapı kırılır ve arkadaş grubu korkuyla uyanır. İçeri giren farklı yaşlardan fakat aynı “eğilim”lerde birleşen yedi erkek gençlere saldırır.

Önce kaba dayak, ardından elektrik verme işkenceleri uygularlar. Bir süre sonra evdeki iki kadına sırayla ve defalarca tecavüz ederler. Saldırıya uğrayan gençlerin saatlerce çığlık çığlığa bağırmalarına karşın, işiten ve tepki veren kimse olmaz. İçkileri biten saldırganlar ev sahibi genci tehditlerle büfeye yollarlar. Kan revan içinde büfeye giden genç büfeciye yalvarır ancak “Başımı belaya sokamam” yanıtını alır. İlerleyen saatlerde ev sahibi gence de tecavüz ederler.

Aradan 12 saatten fazla zaman geçmesine karşın kimsenin onları kurtarmaya gelmemesi üzerine, ev sahibi genç saldırganlarla içki eşliğinde sohbet eder ve bu manevranın işe yaramasıyla tam 17 saat sonra kaçmayı başarır. Derhal polise gider ve diğerleri de kurtarılır. Olaydan bir süre sonra bir mafya lideri gençlere ulaşarak saldırganların içerde öldürülmesini teklif eder. Fakat gençler reddederler. Daha sonra da biri hariç tüm saldırganların içerde tecavüze uğradığını öğrenirler.

Akar’ın Barda’sında ise, mağdurlar çoğunluğu çiftlerden oluşan kalabalık bir orta sınıf genç arkadaş grubudur. Filmde karakterlere ilişkin başkaca olaylar da yer alıyor. Filmde özellikle öne çıkan karakter ise, Burak Altay’ın canlandırdığı “T.G.G. - Tekrar gözden geçirme”nin kısaltmasından ismini alan “T.G.G.“, yaşanan birtakım olaylar ve/veya olgular üzerine tekrar gözden geçirerek enteresan tahliller yapmayı huy edinmiş, işin aslındaysa kafa karışıklığı ve ucuz kayıp kuşak filozofluğunun simgesi olabilecek bir karakter.

Bar ve mahkeme


Filmin büyük bölümü iki mekanda geçiyor: Bar ve mahkeme. Bar, gençlerin sürekli takıldıkları mekan. Olayların patlak vereceği gece gençler, bir arkadaşlarının kürtaj yaptırmaktan vazgeçip evlenmeye karar vermesini kutlamaktadırlar. Bu kutlama uzadığı sırada mekan tamamen boşalmış ve yalnız barmen ve onlar kalmıştır. Bu arada içeriye serseri görünümlü beş kişi girer.

Barmenin “Kapatıyoruz” demesine karşın tehditkar bir üslupla içmeye başlarlar. İkinci biraları istemelerinin akabinde barmeni döverek gecenin seyrine ilişkin bilgiyi verirler. Bundan sonra arkadaş grubunun bağlanarak hortumla dövülmesine geçilir. Özellikle erkeklerin göstermeye yeltendiği direniş de ortaya silah çıkmasıyla sönümlenir ve hakimiyet tamamen saldırganlara geçer. Ortamdaki bütün kadınlara sırayla ve defalarca tecavüz edilir. “Patlak” olarak çağırılan saldırgan, genç kadınlardan birine tecavüz ettiği sırada jiletle kadının her tarafını parçalar ve şiddetin dozu keskin bir eşiği daha atlayarak yükselir. Bu arada saldırganlardan “Çırak”, oldukça genç ve korkak bir tiptir. Kadınlardan birine tecavüz etmesi için yollanmasına karşın bunu yapmaz ve kadına “iyi davranır”.

Sabaha doğru saldırganlar iyice çığrından çıkar. Gençleri maç yapmaya zorlarlar. Bunu direniş göstermek için fırsat addedenlerden biri bacağından vurulur ve “sesi en çok çıkan” “T.G.G.” öldürülür. Daha sonra saldırganlar yakalanır.

Filmde bar ve mahkeme sahneleri iç içe. Mahkeme hakimi “Kara kitap ne diyorsa o” eğiliminde bir “hukukçu” iken, savcı olaydan etkilenmiş ve en ağır cezaya çarptırılmalarını amaç edinmiştir. Öyle ki en ağır cezası savcıyı kesmemiş olacak ki, gerçek hikayede mafyanın oynadığı rol -gençlere sanıkların içerde öldürülmesini teklif etmek- filmde savcıya verilmiştir. Ancak gençler gerçekte olduğu üzere, teklifi kabul etmezler. Ve yine gerçekte olduğuna benzer biçimde sanıklar içerde “belalarını bulurlar”. Cezaevinde ellerinde bir cep telefonu olduğu halde gençlerden komut bekleyen “cezalandırıcılar”ı beş yönetmen -Çağan Irmak, Zeki Demirkubuz, Serdar Akar, Cemal Şan ve Selim Demirdelen- canlandırıyor. Akar, burada gerçek hikayeye ilişkin tavrını ortaya koymakta ve çok ciddi problemler taşıyan mesajını kafa kıracak kalınlıkta vermektedir.

Akar’ın ürkütücü mesajı


Film, özellikle asıl bar sahnesine gelene kadar olan bölümde, oyunculuk da dahil olmak üzere sorunlu Buna karşın bardaki ve mahkemedeki sahnelerin çok daha iyi tasarlanmış ve özenle çekilmiş.

Gelelim Akar’ın bu ilk “yalnız” çalışmasında neler anlattığına.. Gerçekte yaşanan olay dehşet verici. Yönetmen bu olayı alıp üzerine dramatik yapıyı güçlendirecek ve bir canlandırma olmanın ötesine taşıyacak birtakım unsurlar katmayı seçmiş. Ancak bu unsurların ne derece yerinde olduğu epeyce su götürür. Doğruluğu tartışmaya açık olmakla birlikte hikayeye anlam kazandırdan neredeyse tek ekleme, genç arkadaş grubunun orta sınıf kökenli olduğunun altının kalınca çizilmesi.

Böylelikle yoksul ve yoksun kimseler olduğu anlaşılan saldırganların eylemi kendi içinde bir “anlam kazanmış oluyor”. Bu da bardaki sahnelerde dozu giderek artacak biçimde filme yansıtılıyor. Nejat İşler’in büyük başarıyla canlandırdığı "Selim" karakteri, “kendi yoksunluklarının acısını bu gençlerden çıkardıklarını” defalarca ve çeşitli biçimlerde ilan ediyor.

Yaşanmış olay ile film arasında bu noktada ciddi bir ayrışma var. Olayın aslında saldırganlar asıl amaçları gasp olan birtakım ikinci sınıf mafya artıkları gibi görünmekteyken, filmdeki saldırganlar tamamen toplumsal güdülerle eylemlerini gerçekleştirmekteler. Bu bakımdan Akar sosyal bir soruna temas etmeye yelteniyor gibi görünse de sonda bağlanan nokta gerçekten tüyler ürpertici.

Gerçek olayda saldırganların yakalanacakları neredeyse kesin olan bir işe kalkışmaları, gerçek birer ruh hastası ve sapık olduklarına işaret sayılabilir. Herhangi bir biçimde düşünmeye yer yoktur onlar için. Bu yaşanmış durum üzerinden, toplumsal çürüme, yozlaşma, çeteleşme, lümpenleşme, çeşitli sapkınlıkların kazandığı korkutucu yaygınlık düzeyi… sorgulanabilir. Bu sorgulama bizi dosdoğru kapitalist toplumsal ilişkiler sistematiğinin bataklığına ve oradan da apaçık ve keskin bir sistem eleştirisine götürür.

Filmde ise saldırganlarla kurbanlar arasında geçen diyaloglardan, psikopat grubun mensuplarının tüm hayatları boyunca yoksulluk ve yoksunluklar içinde oldukları, bunun suçlusu olarak da genç arkadaşların temsil ettiğini düşündükleri “zenginleri” görürler. Fakat uyguladıkları işkenceler kendi kafalarında dahi bir tür cezalandırmadan çok hıncını alma, yapamadığı, erişemediği her şeyin acısını çıkarma olarak görünmektedir. Bir biçimde rahat ve steril yaşayan, kadın-erkek ilişkileri kurabilen, toplumla “sağlıklı” ilişkileri olan bu gençler, diğerlerinin gözünde onların olamadıkları her şeyi temsil ettikleri için suçludurlar, her şeyi hak etmektedirler.

Sefalete ve açlığa mahkum edilmiş kitleler içerisinde kapitalizmin yarattığı çürüme zemini ile lümpenleşme eğilimi giderek artan biçimde güç kazanmaktadır. Öyle ki bu, çeteleşme, uyuşturucu, fuhuş vb. ile yoğrularak rezil biçimlere bürünebilmektedir. Bunların içerisinden çıkmış bir kişinin, filmdeki saldırganlarla benzer düşüncelere sahip olması şaşırtıcı değildir. Hatta bir yönüyle sezgisel olarak sömürücü sınıfa karşı duyulan bir öfkenin çok sakat bir biçimi olduğu da söylenebilir.

Öte yandan, kafa yapısı ne derece çarpık olursa olsun bir kişinin/grubun böylesi bir eyleme kalkışması ancak sapıklıkla ifade edilebilir; akıl sağlığı normal sayılacak durumda olan biri için bu tür bir eylem mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, filmde anlatılan saldırganlar herhangi bir toplumsal kesimin temsilcisi değildirler, olamazlar. Fakat Akar’ın Barda’sında bunun tam tersi bir tablo çizilmekte ve “mahalle aralarında binlerce psikopatın bizi kesmek için hazırda beklediği” havası yaratılmaktadır. Bu sözün özü “iğrenç fakirler”e kadar gitmeye müsaittir.

Akar, toplumsal bir olguyu çarpık bir biçimde anlatma günahını işlemekle de kalmıyor, kendi sözünü de bu çarpıklıkla yarışır bir biçimde söylemekten imtina etmiyor. Filmin sonunda cezaevinde “vurucu tim” olarak bekleyen yönetmenlerin de aynı mesajı imzaladıkları aşikar. Bu mesaj, filmde anlatılan türden bir eylemi gerçekleştiren sapıkların katlinin vacip olduğudur. Üstelik bu katletme eylemini de yönetmenler bizzat yaparak imzanın altını iğrenç bir cesaretle kalınca çizmişlerdir.

Oysa bu durumu ya da benzerlerini yaratan nedir? Bu sapıklar muz cumhuriyetinden ithal mi gelmiştir? Onları yaratan kapitalizmin kendisi, piyasa düzeninin çarkları değil midir? Aynı çürüme fabrikası değil midir milyarlarca dolarlık porno, fuhuş, uyuşturucu sektörünü yaratan, bebeklere tecavüzün görüntülerini pazarlayan? Sistemi sorgulamadan onun yarattığı çürümeyi sorgulamak, hele hele sebepleri atlayıp sonuçları mahkum etmek mümkün müdür? Akar’ın yaptığı budur.