Pazartesi, 21 Mayıs 2007 (19 yıl 5 ay önce)
İşçi sınıfı ve emekçiler olarak sefalet ve özgürlüksüzlükle dolu yaşamlarımızı kimin güdeceğinin, sınıf düşmanlarından hangisinin ayakları altına alınacağımızın sözde bize sorulduğu günleri yaşıyoruz.
2 ay sonraki genel seçimler için Genelkurmay'dan düzen partilerine dek burjuvazinin tüm kurumları hareket halinde. Tandoğan'dan başlayıp Çağlayan'dan hızını alamayan, İzmir'de yola devam eden ve en son Samsun'da konaklayan kontra mitinglerde de görüldüğü gibi, seçim kampanyaları başladı bile.
Milletvekili aday adayları, adlarını alınterinden vurdukları soygunlarla, emekçilerin, devrimcilerin kanlarıyla yıkadıkları elleriyle duyduğumuz onbinlerce emek ve halk düşmanı, o “kutsal” ahıra girmek için birbirleriyle itişiyorlar.
REJİM KRİZİNDEN DOĞURTULAN SEÇİM!
Seçimler, egemen sınıflar içerisinde yasal ve yasal olmayan her türlü yöntemin kullanıldığı, temelinde rejim krizi bulunan güç mücadelesinden doğdu. Doğurtuldu! Öncü - artçı sarsıntıları birbirine karışan kriz, görünüşte Cumhurbaşkanlığı'nın ele geçirilmesi mücadelesiyken, kitle gösterilerinin yarattığı denge bozumu ile siyasal sistemin bütününü, devletin en tepesini sardı. Emekçi kitleler ise, rejim içerisinde oynanan bu kuralsız oyunun figüranları olarak namluya sürüldüler.
Rejim krizinden seçim doğurtulmasının yolu, siyasal cinayetlerle açıldı; katliamlarla, 27 Nisan muhtırasıyla yüründü. 2005 Newroz ve Şemdinli provokasyonlarından beri göstere göstere büyüyen karşıdevrim kampı içerisindeki çatışma, geçen yılki Danıştay baskınıyla ve Ocak ayında Hrant Dink'in katledilmesiyle yeni bir evreye sıçradı.
Emek ve halk düşmanları, emekçilerin karşısında her zaman olduğu gibi, bu kez birbirlerine karşı da kravatlarını çıkardılar. Rejimin çivisi oynamış, artık yerine de çakılamayan ne kadar iç denge sorunu varsa, Kürt sorunu, Ermeni sorunu, hepsine dair mesajlarını cinayetlerle, katliamlarla, darbe tehditleriyle vermeye giriştiler.
Tüm emek ve halk düşmanları, seçimlere, karşıdevrim kampı içerisindeki güç ve iktidar mücadelesinin kilitlendiği, yeni bir istikrar ve denge oluşturulması hedeflenen platform olarak belirlenmiş durumda. Ama bu platformda da, yine ne kural var, ne de hukuk! Belden aşağı vuruş, kontra yöntemlerle üstünlük kurmak serbest!
Aranılan istikrar ve denge durumu sağlanamadığı koşullarda da, bu yöntemler, cinayet ve katliamlar, darbe sopası biçiminde ve kitleleri yedeklemeye yönelik en aşağılık manipülasyonlarla sürdürülecek.
GERİCİ SAFLAŞMANIN YARILMAYA DÖNÜŞTÜĞÜ SEÇİM!
Burjuvazi içerisindeki kamplaşma, son kontra mitinglerde de görüldüğü gibi orta sınıfların ekonomik-sosyal-siyasal hoşnutsuzluklarının tetiğini karşıdevrimci yönde çekip onları yedeklemekle kalmadı. Aynı zamanda, bütün emekçileri sarsan ve tüm toplumu etkileyen bir toplumsal siyasal krizle içiçe geçti;
“laiklik-dincilik” görünümü altında kendi ekseninde saflaşma ve yarılmaya yol açtı. Eski konumunu kaybeden ve her türlü etki ve manipülasyona açık hale gelen orta sınıflar ve emekçi yığınlar, egemen sınıflar içerisindeki çatışmanın figüranı haline getirildi.
İşçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen Kürt halkının karşı karşıya bulunduğu tehlike gitgide büyüyor! 27 Nisan muhtırasının mesajı da, Tandoğan, Çağlayan, İzmir, Samsun kontra mitinglerininki de, görmeyen gözlere, duymayan kulaklara inat, bu tehlikenin tehdit olarak şakağımıza dayanmasıdır.
Kürt sorununun geldiği evreyle birlikte, dış ve iç siyasetin birçok konusu içiçe geçmiş durumdadır. Önümüzdeki dönemde, gelişmelere bağlı olarak
emperyalist güçlerin siyasal sürece çok daha doğrudan müdahalelerde bulunması da mümkündür.
Generaller, bütün bu toz duman içerisinden bir askeri darbe için açık destek alamasalar bile, Kürt sorunu ve
İran operasyonu üzerinden bölgesel bir krizin derinleştirilmesi yönünde atılacak her adım, onları güçlendirecektir. Sınır bölgelerinde teyakkuz pozisyonuna geçilmesi, sınır ötesi operasyonlar ve bunların siyasetteki yansımaları da emekçiler için alarm niteliğinde olmalıdır.
Karşıdevrimin darbe tehdidi dahil bunca kontra yöntemle yolunu açtığı seçimlerden sonrası için hedeflediği denge ve istikrar ise, ne kolay ne de mutlak olabilir! Faşist 12 Eylül anayasası, seçim ve partiler yasası, parlamento işleyişi, devlet çekirdeğindeki güç ve yetki dağılımının bozunumu, 84 yıldır yığılmış sorunların ağırlığı ile birleşik olarak, karşıdevrim kampı içerisindeki kuralsız savaş, emekçileri de boğarak yeni bir düzleme taşınacaktır.
REJİMİM BAĞIRSAKLARINI GÖSTEREN SEÇİM!
Aralarındaki tepişme, egemen sınıfların bağırsaklarını ortaya döktü. Halka ait olduğu söylenen kurumların asıl sahibinin kim olduğunu, neyin kavgasını verdiklerini meydana çıkardı. O
“yüce”, o “bağımsız”, o sözde
“halkın seçtiği vekillerden oluşan” parlamento, ordunun tek bir el şıklatmasıyla erken seçim kararı aldı.
Üstelik, dört yılda bir kendisini kimin tepeleyeceği konusunda
“fikri” sorulan halkın çoğunluğunun oylarını, sandık başına gitmeyen yüzde 10'luk kesimi dahil temsil etmeyen, yüzde 10'luk seçim barajıyla destekli parlamento, seçim sistemine dokunmadı bile.
Muhtırayı verenin de alanın da mutabık olduğu tek konu buydu zaten: Halkın biçimsel temsiline dahi imkan vermemek, emekçileri yok, düpedüz yok sayarak yok etmek!
EMEKÇİLERİN OLMADIĞI BİR SEÇİM!
Her seçim öncesinde düzen partileri emekçilere demagojik vaadlerde bulunur, onların gözlerini boyayarak oylarını toplamaya çalışırlar. Bu seçimin belirgin bir özelliği ise, bunun bile yapılmamasıdır.
Rejim krizinin gerici bir kutuplaşma olarak emekçilere taşınmasıyla emekçi sınıfların yaşamsal sorunları, acıları ve talepleri tamamen gündem dışı bırakıldı.
Düzen partilerinin gerici itişmesinin konuları arasında, emekçilerin pençesinde kıvrandığı tek bir sorun, yoksunluk ve acılarından doğan tek bir emekçi talebi bile yok!
MUHTIRA GÖLGESİNDE SEÇİM!
2007 seçimleri, 12 Eylül anayasası ve 27 Nisan muhtırasının gölgesinde yapılıyor. Emekçilerin taleplerinin tamamen devre dışı olduğu, süngü gölgesindeki bu seçimde, emekçilerin gündem ve sorunlarıyla burjuvazininki arasındaki karşıtlık, proleter sınıf siyasetinin ve taktiğinin temelini oluşturuyor. Bu karşıtlığın üstünün yüzsüzce örtülmesine, seçimlere katılımın her şeye rağmen
“vatandaşlık görevi” olarak gösterilmek istenmesine karşı, proleter sınıf siyasetine düşen, burjuva parlamenter sistemin açık bir teşhirinin yapılmasıdır.
Rejimin ve parlamentonun faşist bir hukuka dayandığı, emekçileri temsil etmediğinin, ama aynı zamanda onların aleyhine olan yasaları sektirmeden çıkardığının emekçilere kavratılmasıdır.
Emekçilere ilk çağrımız elbette ki burjuva düzen partilerine oy vermemeleri, kendilerini yok sayan sermayeye ve faşizme, emek ve halk düşmanı parlamentoya karşı en küçük bir beklenti içerisinde olmamaları olacaktır. Ancak bu koşullarda, sadece oy kullanmamayı, boş oy kullanmayı önermek, “Düzen partilerine oy yok!” demek yetmez! Kitleler burjuvazi tarafından gerici bir politizasyon içerisine sokulmuşlardır.
Seçimlere katılım oranının da yükselmesi beklenebileceği bu kamplaşma, yalnız orta sınıfların çığırtkanlığıyla ortaya çıkmıyor. Aynı zamanda emekçileri, sendika, kitle ve meslek örgütlerini, aydınları, sanatçıları, hatta devrimcilerin çevre ilişkileri de dahil olmak üzere soldaki kitleleri de kapsama alanına alıyor.
Reformist, parlamentarist hayal ve beklentileri azdırıyor. Bıkkınlıkla karışık bir özne olma arayışı, kendisine işçi sınıfı siyasetinin yol göstermediği koşullarda alabileceği biçimlere doğru evriliyor.
Proleter sınıf siyaseti, işte bu bilinç bulanıklığına, bu yoksunluğa ve arayışa, en doğru ve geleceğe köprü olabilecek çözümü vermek zorundadır.
İŞÇİ SINIFININ SİYASETİ, SINIFA DAYALI DEVRİMCİ SİYASET!
Karşıdevrim kampı içerisindeki bloklaşmada öne çıkan, orta sınıflardır. Sesi en çok çıkan ve küçük burjuva oportünizmini de etkileyen kontra güdümlü bir
“eylem” dalgası
oluşturan orta sınıf siyasetine karşı proleter siyasetin ve seçim taktiğinin görüş alanında işçiler, emekçiler, onların sorun ve talepleri olmalıdır. Bu siyaset, sınıfın sesi olmayı, onu karşıt yönde harekete geçirmeyi gerektirir.
Seçim taktiği, burjuvazinin şu ya da bu kesiminin kuyruğuna dolanmış ya da ona dolaylı olarak eklemlenen değil, proletaryanın bağımsız sınıf siyasetini programatik ve güncel olarak dolaysız bir alternatif oluşturduğu bir içerikle işlenmelidir. Bu, bağırsakları dökülen rejimin ve onun temellerinin açık ve cepheden teşhiri anlamına gelir. 12 Eylül anayasasından MGK ve diğer temel kurumlarına, burjuva parlamento ve seçim sisteminin emekçileri nasıl dışladığına ilişkin ajitasyon/propagandanın en yaygın ve etkili bir şekilde yürütülmesini gerektirir.
Neoliberal saldırılara ve yarattığı yıkıma karşı, teşhirle yetinmeyen, güncel, somut bir programla mücadele etmeyi ve bunu devrimci bir emek programıyla, halkın özgürlük talepleriyle kitlelere maletmeyi gerektirir.
Özgürlük ve bağımsızlığın, emekçilerin özlem ve taleplerinin gerçekleşmesinin yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin bağımsız sosyalist Türkiye ve bağımsız sosyalist Kürdistan için mücadelesinden geçer. Etkin bir seçim kampanyası bunu devrimci bir iddiayla ve kitlelere en yaygın biçimde ulaşarak ortaya koymalı ve emekçilerin acil sorun ve taleplerini dile getiren bir eylem çizgisi izlemelidir.
PARLAMENTARİST, REFORMİST HAYAL VE BEKLENTİLERİ YIKALIM!
Her koşulda bağımsız sınıf siyasetinde ısrarın temel bir koşulu, devrimci parti ve kitlelere dek uzanan, reformcu parlamenterist eğilimlere karşı net bir duruş sergilemektir. Bunun somut bir görüngüsü ise, henüz tüm bileşenleri netlik kazanmamakla birlikte DTP'nin de şimdiden yer aldığı bağımsız aday ve ortak aday politikalarına karşı tutumdur. Bu politika, darbe tehdidine karşı doğru tutum alan ancak devrimci politik yörüngeden yoksun aydın ve sanatçılarla sınırlı kalmayarak sol'un geniş kesimlerinde
“3. cephe” olarak tanımlanmaktadır.
Kürt ulusal reformist hareketi, bağımsız adaylarla seçime girmeye ve grup kurmaya hazrlanıyor. İşbirlikçi sermaye ve devlet içinde Güney Kürdistan'daki durumun da zorlamasıyla Kürt hareketini Türkiye'deki siyasal sürece parlamento üzerinden adapte etmeye yönelik, Ağar'ın açıkça dillendirdiği eğilim, ortak bir politikaya dönüştürülmüş olmasa da güç kazanıyor. Rejimin geleneksel inkar politikası ise, eski düzeyinde olamasa da sürüyor. Bu, gerek seçim döneminde, gerekse de sonrasında, başta Kürt emekçilere karşı olmak üzere her türlü provokasyon ve saldırıyı mümkün hale getiriyor.
Bu konuda proletaryanın siyasal tutumu açık ve nettir. Halkların kardeşliğine, ezilen Kürt ulusuna kalkan el, onu hedef alan faşist şoven milliyetçi ajitasyon/propaganda ve seçim taktikleri, karşısında ilk olarak proleter sınıf tavrını bulacaktır.
Öte yandan ise, belkemiksiz ve içte ve dışta en gerici ittifaklara dahi girmeye hazır, işgalci ABD'den vesayet almaya çalışan ulusal burjuva reformist Kürt hareketinin seçim ve parlamento siyaseti desteklenemez. Bu siyasetin karşılığı, reformizmin daha da derinleşmesi, Türkiye işbirlikçi kapitalizmine entegrasyonun ilerlemesi ve onun nesnel olarak devrimci dinamiklerinin daha da geriye itilmesidir.
Batıda sol reformist parti ve bazı devrimci güçlerin aday çıkarmasıyla birlikte birbirini karşılıklı olarak desteklemeye dayalı, “ortak aday” ve “3. cephe” politikası desteklenemez.
TAKSİM RUHU VE GELECEK PERSPEKTİFİ!
Bu bize, bir kez daha tüm kamplarıyla sermayeye, rejime ve oportünizme karşı, akıma karşı durma ve seçim taktiğini gelecek perspektifiyle örme görevini yüklüyor. Fabrika, işyeri ve emekçi semtlerinde, okullarda, evlerde, emekçi sınıfın her kesimiyle yaygın ilişkiler temelinde seçim taktiğimizin savunularak emekçi sınıfların yolunun açılması için her bir proletarya devrimcisinin özneleşmesini yakıcılaştırıyor.
Bu yönde başta gelen güvencemiz, henüz taptaze olan Taksim ruhu ve gelecek perspektifimizdir. Taksim'le devrimci güçlerde ve reformist partilerin tabanı da dahil, kitlelerde ortak bir özneleşme isteği ortaya çıktı. Henüz ekonomik mücadeleler düzeyinde dahi süreklileşmiş ve yükselen bir kitle hareketi olmasa da, emekçiler, neoliberalizmin yarattığı yıkımı çok geniş ölçeklerde hissediyorlar. Kitlesel çöküş ve çözülmeye rağmen, tekil ve küçük devrimci arayışlar uç veriyor, yeni bir mayalanmanın belirimleri gözleniyor.
Seçimler, sonucu ne olursa olsun, yeni krizlere gebe niteliği ile, proletaryanın sosyalist programının güncel bir alternatif haline gelebileceği, sendikal, mesleki ve siyasal temsilcileri ile güç kazanabileceği bir zemindir. Taksim ruhu, burada ifadesini bulmalı, en geniş kitlelere taşınmalıdır.
PROLETARYANIN BAĞIMSIZ SOSYALİST PROGRAMI VE GÜNCEL TALEPLERİYLE SINIF KAVGASINA!
İşçi sınıfı devrimcileri, emekçilerin içerisine sokulduğu gerici saflaşma ve yarılmayı bozacak, parlamentarist hayal ve beklentilerle de büyüyen sis bombalarının etkisini dağıtacak bir seçim taktiği ile, proletaryanın sosyalist programını ve acil güncel taleplerini birlikte yükselteceklerdir. Hiçbir manipülasyon, hiçbir demagoji, emekçilerin maddi ve manevi sefaletten, özgürlüksüzlükten doğan acılarını, özlem ve taleplerini unutturup yok edemez! Sloganlarımız, başta
“Bağımsız sosyalist Türkiye, bağımsız sosyalist Kürdistan”, “Emekçilere özgürlük”, “Ekmeğin ve özgürlüğün için dövüş” ve
“Kölece çalışmaya, kölece yaşamaya hayır” olmak üzere emekçilerin aşırı çalışmaya karşı 6-8 saatlik işgünü, insanca yaşanabilecek ücret ve asgari ücret, parasız eğitim, sağlık, konut, işsizlik sigortası, işten çıkarmaların yasaklanması gibi yaşamsal taleplerini içermelidir. Sloganlarımız,
“Burjuva partilerine oy yok!” ile birlikte, seçimler üzerindeki 12 Eylül anayasası ve muhtıra gölgesini teşhir etmeli, emekçileri burjuva parlamento ahırına karşı öfkeyle doldurmalıdır. Sloganlarımız, emekçiler üzerindeki ulusal, dinsel, mezhepsel her türlü baskıya karşı koymanın, kadını, erkeği, gençliği ile emekçileri dinci gerici, tarikatçı örümcek ağlarını yırtmanın yolunu açmalıdır. Sloganlarımız, ABD başta olmak üzere emperyalist ekonomik, siyasal, askeri boyunduruğa ve kardeş halklarla savaşlara güdülme hazırlıklarına karşı emekçilerin ve gençliğin başkaldırısını ortaya koymalıdır.
İşçi sınıfı ve emekçileri proletaryanın bağımsız sosyalist programı etrafında kendi talepleriyle birleşmeye, sınıf kavgasında özneleşmeye çağırıyoruz!