Rejim savaşlarından savaş rejimine

Top sesleriyle verilene bir de çil çil piyasa şıngırtılarıyla verilen "muhtıra" eklendi!

GÜNCEL
Cuma, 8 Haziran 2007 (19 yıl 4 ay önce)

Genelkurmay’ın ikinci geceyarısı muhtırasından sadece 9 saat sonra, onunla belli yönleriyle düşümdeşleşen belli yönleriyle ters düşen açıklamalar da TÜSİAD’dan geldi.

"Terörde" eşgüdüm "sınır ötesinde" kem küm


TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısında konuşan TÜSİAD başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, sınır ötesi harekat konusundan başlayarak şunları söyledi:
Bu tür gerilimlerin ve gelişmelerin ekonomi piyasalarına olumsuz etkisi olması muhtemeldir. Ancak ümit ediyorum ki Türkiye bu duruma itilmez. Böyle bir şeyi yapmak zorunda kalmaz. Ama bu tür gelişmeler olursa tabii bunların ekonomi piyasalarında, finansal piyasalarda olumsuz etkileri olabilir. Umarım böyle bir gelişmeyle karşı karşıya kalmayız. Ümit ederim, bunu yapmak zorunda kalmayız.

… AB süreci hedefleri korunmalı, içerde ve dışarıda konjonktürel olarak estirilen rüzgarlara teslim olunmamalıdır…Günler geçtikçe, Türkiye’nin “kabuğuna çekilme” ve topluma AB meselesini unutturma siyasetinin ne kadar yanlış olduğu adım adım ortaya çıkmaktadır.

… Terör konusunun, devletin zirvesinde, tam bir eşgüdüm içinde, şüphesiz ki demokrasi ve güvenlik olgularının karşı karşıya getirilmediği bir zeminde yönetilmesi beklenir; nitekim bu yöndeki inancımızı ve bekleyişimizi koruyoruz.
TÜSİAD YİK Başkanı Mustafa Koç ise örtük olarak CHP ve Genelkurmay’a yüklenen bir konuşma yaptı:
AB’ne tam üyelik idealine dört elle sarıldık. Oysa bugün bakıyoruz ki, birtakım siyasi partiler, kimi kuruluşlar ve kesimler, Türkiye’yi batı dünyasından koparmayı bir siyasi alternatif olarak ülkenin önüne koymak için büyük bir çaba harcıyorlar. Bizi kesinlikle geriye götürecek olan bu görüşlerini seçim vesilesiyle ülke genelinde yayma gayreti içindeler.

…Türkiye’de iktidarda kim olursa olsun, ülkenin yüzünün batıya dönük olmasını temin etmek, AB ile tam üyelik sürecinin gereklerini yerine getirmek, piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla egemen olduğu, laik-demokratik, dışa açık bir Türkiye için çalışmak zorundadır.

Türkiye’yi küresel gelişimin dışına çekmeye, yeniden içine kapalı devletçi bir çizgiye oturtmaya, yüzünü batıdan başka yönlere çevirmeye çalışmak onu yalnızlaştırmak ve geri kalmaya mahkûm etmekle eş değerdir. Bunu ulusal çıkar söylemiyle cilalayarak veya dini ideolojilerle soslayarak, geçerli bir politika seçeneğiymiş gibi sunmak akla ve sağduyuya sığacak anlayışlar, yaklaşımlar değildir.

Türkiye’yi mevcut yolundan saptırmaya çalışanlar, seçmenlere, Türk insanına hangi kaynaklarla, nasıl bir gelecek yaratmayı tasarladıklarını bütün açıklığıyla anlatmak zorundadırlar. Çocuklarımızın geleceği seçim meydanlarının basit siyasi mücadele taktiklerine veya ideolojik gösterilerine feda edilemez.
TÜSİAD efendileri, TÜSİAD’ın emperyalist kapitalist küreselleşmeye tam entegrasyon, AB üyeliği ve neoliberalizm programının “partiler, (dinci, aşırı milliyetçi) kimlikler ve ideolojiler üstü” olması gerektiğini de ısrarla vurguluyor.

"TÜSİAD programı partiler üstü"


TÜSİAD açıklamalarında, özetle “Neoliberal yeniden yapılanma sürecini engelleyen ve gerileten şu dincilik, türkçülük kavga ve kutuplaşmasını bırakın, ‘barış ve demokrasi' demogojisi altında bizim programımızı uygulayın!” demektedir. TÜSİAD her ne kadar AKP, Milli Eğitim Bakanlığı ve dinciliğe sert vuruşlar yapsa da, açıklamaların bir ucu da CHP, Genelkurmay ve şoven-faşist milliyetçiliğe dönüktür.

AKP dincilikte, ordu partisinin (bu konuda TÜSİAD’ın da desteklediği) artan baskısında karşı taktik bir geri adım atmış görünse de, aday bileşimini biraz değişterek yeni duruma göre yeniden mevzilenmektedir. TÜSİAD'dan, AB ve ABD’den daha fazla destek alabilmek için, seçim programı olarak, Anayasada kısmi bir neoliberal yeniden düzenleme programı çıkarmıştır. Genelkurmay’ın 8 Haziran muhtırasının ise, PKK eylemlerinin yanısıra AKP’nin yeni Anayasa düzenlemesi programının anahatlarını açıkladığı günün gecesinde yayınlanması ve AB’ci liberalizmi de baskılamayı hedeflemesi dikkat çekicidir.

Kim daha iyi ezer?


İşbirlikçi burjuva güçler mücadelesinde çatışma eksenleri, ilk elde, “dincilik-laikçilik” ve “neoliberalizm-şoven faşist milliyetçilik” olarak görünmektedir. Bunların her ikisi de bugünkü rejim krizinin kristalize olduğu/ideolojik farklılık konuları olarak dışa vurma biçimleri arasında yer alan iki ana konudan biridir. Ve bunların her ikisi de “çatışan eğilimler”in kendisi değil, onların ideolojik-siyasi bakımdan büründükleri formlar, dışa vurma biçimleridir.

Asıl çatışma, değişen ve artık geleneksel biçim ve kalıpların içine sığamayan Türkiye’de rejimin yapılanması, iç dengeleri, güç ve iktidar paylaşımı ve egemenlik yöntemleri sorununda, vs. vs. çıkar farklılıklarından kaynaklanan bir çatışmadır.

"Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde..."


Marks’ın ünlü Önsöz’ünde vurguladığı gibi:
Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile —ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir—, hukuki, siyasal, dini, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırdetmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi gözönünde tutularak, bir hükme varılamaz, tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle… açıklamak gerekir.
Örneğin Genelkurmay’ın bütün o “ulusalcı” söylemlerine rağmen gerçek pozisyonu bu değil. O bunu daha çok bir demagoji ve güç toplama malzemesi olarak kullanıyor. Aynı şekilde, bu kez TÜSİAD ve AKP’nin ortaklaştığı, “dışa kapalı otarşik bir ulusalcılığa karşı dışa açılma yanlısı küreselleşmecilik” söylemi de, sözkonusu güç ve iktidar çatışmalarının toplumsal-maddi temelini doğru yansıtmıyor.

Aynı çarpıtılmışlık, Genelkurmay’ın “demokrasiye (gerçekte liberalizme) karşı güvenlik”, AKP’nin ise bu kez tersinden “darbeciliğe karşı demokrasi (gerçekte liberalizm)” söylemlerinde de sırıtmaktadır.

Oysa şoven-faşist milliyetçilik ile neoliberalizm arasında ciddi bir gerilim olduğu ne kadar doğruysa, bunların gitgide birbirini daha fazla içerdeği ve yeniden ürettiği o kadar doğrudur. Nitekim TÜSİAD, Genelkurmay muhtırasının ABci liberalizmi bile “terör paravanı” ilan etmesine karşı ne kadar celallense de, muhtıranın en sivri ucunu oluşturan 7. maddesini şıp diye onaylamaktadır. Polise olağanüstü terör yetkileri veren yasada ortaklaşıverdikleri gibi…

Çatışmanın arka planı


Bugünkü çatışmanın arkaplanını, itici gücünü, zurnanın asıl zırt dediği tarafı oluşturan nokta, tıkanan rejimin yeniden yapılandırılması sürecinde sahip olunan iktidar güç ve yetkilerinin yeniden dağılımı, ona bağlı olarak rejimin işleyişindeki etkinlik düzeyinin ve konumların yeniden belirlenmesi oluşturuyor. Bu ’siyasi’ boyutun kuşkusuz ‘ekonomik’ bir karşılığı ve anlamı da var.

Ekonomide ve eşitsiz gelişen sermaye kesimleri arasında, hala büyük etki ve işleve sahip olmaya devam eden devlet gücü üzerindeki etki ve nüfuzun bu yönüyle de kimler tarafından, hangi kesimsel hatta grupsal/bireysel tekel çıkarları yönünde kullanılacağı noktasında kristalize olan bir çıkar farklılığı ve çatışmasıdır.

Bu, Hrant Dink cinayeti sarsıntısı ve cenazesinin rüzgarını arkasına alan MİT ve TÜSİAD’ın açıklamalarıyla apaçık hale gelen, 12-13 Nisan’da ise Genelkurmay başkanı ve Cumhurbaşkanı’nın konuşmalarıyla tersinden estirilmeye başlanan rüzgarla yeni bir viraj alan, “tıkanmış düzeni kim nasıl yeniden yapılandıracak” çatışmasının, şiddetlenen bir devamıdır. Genelkurmay’ın 2. muhtırasından yalnızca 9 saat sonra, kimi noktalarında onaylayan kimi noktalarında ters giden TÜSİAD’ın “muhtıra” niteliğindeki açıklamasının gelmesi, seçim sürecinin gerçek güç ve aktörlerinin kimler olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak biçimde sergilemektedir.

Cellat ve işkenceci papaz


Kuşkusuz birbiriyle kıyasaya bir güç ve iktidar çatışması içinde olan işbirlikçi burjuva klikler, iş işçi sınıfını, emekçileri, Kürt halkını ezmeye, parçalamaya, vahşice sömürmeye gelince şıp diye buluşuvermekte, tek bir işbirlikçi burjuva programı etrafında “demir yumruk” oluvermektedir. İdeolojik-siyasal planda şoven faşizm ve neoliberalizm, işbirlikçi tekelci burjuvazinin cellat ve işkenceci papaz yüzleridir. Dinci-gericilik de işbirlikçi tekelci burjuvazinin papaz yüzünün bu ülkede bilinen en temel bileşenlerinden biri olagelmiştir. Hatta şoven faşizm ve neoliberalizmin bile içinde, onların duruma göre farklı versiyonları olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Şoven faşist milliyetçilik, neoliberalizm, dinci-gericilik… Bunların burjuva siyasal güç ve ideolojik “hegemonya” mücadelesinde, kitleleri parçalamakta, zehirlemekte, alıklaştırmakta, guruhlaştırmakta, galeyana getirmekte kullanılması… Her birinin “sol” kılıklı versiyonları… “Cumhuriyet, demokrasi, parlamenter merkez, laiklik, inanç ve vicdan özgürlüğü, ulusalcılık, millet, halk, güvenlik, anti-terör…” soslarıyla servis edilen biçimleri… ne olursa olsun, tüm o muhtıraları, darbe ve iç savaş tehditleri, provokasyonları, katliamları, işkenceleri, linç histerileri, çürümüş partileri, ahırları, neon ışıklı vitrinleri, kontra çeteleri, korku ve içgüdü mühendislikleri, yırtıcılıkları, gırtlaklaşmaları, halkları birbirine gırtlaklaştırmaları, lümpen bataklıkları, kan emici ve insanlıktan çıkarıcı sermayeleri, emperyalizme uşaklıkları, genelkurmayları, özel mülkleri, yaşamın her alanında aşırı gericiliği ve saldırganlığı,… ile burjuvazi aslında kurtlu bağırsaklarını dökmekte, iç yüzünü kusmaktadır.

Biz de sınıf kinimizi kuşanacağız


İşbirlikçi burjuvazi ve yoğunlaşan baskılarına, vites büyüten saldırganlığına karşı, net bir militan proleter sosyalist duruş ile dikileceğiz. Militan ve eylemli biçimde kitleler içinde teşhir edeceğiz, emekçilerin gerçek sınıf öfkesini açığa çıkaracağız ve çürüyen ve toplumu çürüten sınıfa karşı harekete geçireceğiz.

İşçi sınıfı, emekçiler ve Kürt halkı, burjuvazinin şiddetlenen ekonomik, siyasal, ideolojik, psikolojik “terörüne karşı kitlesel ve birleşik karşı koyma refleksini göstermelidir.” Emperyalist kapitalizm, TÜSİAD ve MGK’ye karşı, işçilerin birliği halkların kardeşliği!