Palavralara sessiz kalanlarla devrimcileri böylesine sahiplenenler aynı insanlar.
25 yıl bana yasak olan ülkeme, dile kolay 25 yıllık sürgün yaşımından sonra, hakkımda süren davaların düşmesinin ardından geçen sene ilk kez girebildim. Uçaktan iner inmez gözaltı, mahkeme, mapushane kapısı. Bunlara hazırlıklı gitmiştim. Bir kaç gün sonra bıraktılar.
Nihayet! Sokaklarında az barikat kurmadığımız, faşistlerin yanından geçmeye korktuğu, gözümde tüten Meydan Mahallesi'ndeydim. Doğup büyüdüğüm, devrimci faaliyetimde özel yeri olan Mahallem. En çok seni özledim. Bir de, bir de Avrupa‘da bir otomobil fabrikasında devam eden 30 yıllık kesintisiz işçilik yaşamımda, yaptığımız direnişlerle önemli bir yeri olan Tekel fabrikasını. Hoş nesini özlemedim ki ‘’Allahını, kitabını, kuranını, ananı, avradını, eşiktekini, beşiktekini..‘’ diye 15 dakikalık bir tiraddan sonra nokta koyabilen küfürlerini, bire beş katarak yiğitlik öyküleri anlatan kara yağız insanlarını, şalvarlı dolayımsız, gözüpek kadınlarını.
Küfürlü kavgalarına özlemim fazla uzun sürmedi doğrusu. Akşamı bulmadan ‘’Hoşgeldin’‘ dediler. Zaman zaman Adana ile ilgili çıkan yazılar, kitaplar okurum. ‘’Müslüman olmasına rağmen tanrı ile bu kadar kavgalı, bu kadar allaha kitaba küfreden dünyada başka yer yoktur. Bunu anlayamıyoruz‘’ yorumlarına gülerim. İyi de ben orada doğdum büyüdüm, mücadele yaşamımda önemli dönemeçleri orada geçirdim, aldığı nefesi tanırım o şehrin, bu sırra ne ben, ne de benim gibi insanlar vakıf olamadı ki, siz nereden anlayacaksızın diye gülerim.
Bu sene ikinci gidişimdi. 14 Nisan solculuğunun alıp başını gitmesini, şeriat korkusuyla CHP‘ye yedeklenen eski solcuları, şövenizmin gemi azıya almış zehrini, gidip gelenlerin anlatımlarından-gözlemlerinden biliyoruz. Siyasal gündemi takip ederek okuyoruz.
Önce kavgam kendi ailemden başladı. Eniştem ‘’Bu Kürtler de ...‘’ diye başladı. ‘’Şeriat almış başını gidiyorken, Türkiye, İran yapılmak istenirken, buraya kenetleneceklerine nelerle uğraşıyorlar.‘’ Gözlerim yuvasından fırladı. Biz Kürt ve alevi kökenli, sülalece devrimci bir aileyiz. Bunları sen mi söylüyorsun dedim ve şiddetli bir kavgaya tutuştuk. Kendisine şucuyum bucuyum diyen eski devrimcilerin küçük-burjuva yaşam tarzlarını altüst edeceği korkusuyla ‘’CHP’den nefret ediyoruz ama.. ‘’ diye başlayıp, "sosyal demokrasi"ye oy vereceklerini ve verilmesi gerektiğini savunuyorlar. ‘’Sol’‘ adayların kazanacağına da bir umut ve güven yok. Tek altarnatif geliyor akıllarına. ‘’CHP’ye oy vermemek, objektif olarak dinci gericiliği güçlendirmektir‘’ psikolojisi sinmiş hepsine.
Seçimlerle ilgili ÖDP‘nin bir toplantısı olduğunu söylediler. Bir çok arkadaş gitmeyeceğim diyor. Ufuk Uras‘ın geldiği toplantıya ben gittim. Doğrusu bu ya, bu kadar da light bir toplantı beklemiyordum. Kendilerince bir seçim tartışması olur hiç değilse diye düşünüyordum. Karadeniz fıkralarıyla başlayıp onunla biten bir toplantıydı. Eskiden tanıdığım bir kaç devrimci arkadaş, söz isteyerek karşıt görüşler sundular.
En azından küçük bir prototip olarak Meydan mahallesinden bir yerlerden başlamalı! Fakat dinci gericiliğin cümle külliyatını anlatmanın, cuntaların halka çektirdiğini, zaten Meydan halkının iyi bildiğini, bir daha onlara anlatmanın, reformist politikalar konusunda günlerce ajitasyon da çeksen bu insanlarda bir esinti dahi yaratılamayacağını anladım. Doğal kitle önderliğinin incelikleri, doğal örgütçülüğün marifetleri konuşmadan, istediğin kadar proğramlarla çık bu insanların karşısına, inandırıcı olamazsın, güven sağlayamazsın.
Semt halkının doğal toplantılarından birine katıldım. Eskiden devrimin çeperinde olan birisi tezahüratlarla hoşgeldin dedi önce. Sonra gözümün içine baka baka anlatmaya başladı. ‘’Bu kızcağız var ya bu kızcağız. Cunta gelmiş fellik felik aranıyor, hemen çaresini bulduk bunu buradan paketledik‘’ Eskiden olsa ammada attın diye, bu sevimli yalana kahkahalarla gülerdim. Ama o sadece bunları anlatmakla kalmıyor. Eski saygınlığını kullanarak aleviler arasında CHP’ye oy verilmesi için propaganda yapıyor. ‘’Ahmet Türk‘ler ne yapabilir, Leyla Zana‘lar geldiler ne yapabildiler ki‘’ söylemleri arkasında, Kürt halkına karşı şözvenizmin zehrini kusuyor. Palavralar eski masumluğunda değil yani. Halkta sessizce dinliyor. ‘’Ahmet ağbi'’ dedim. ‘’Sen bunları rüyanda mı gördün. Nereden uyduruyorsun. Birincisi cunta geldiğinde ben Adana‘da değildim. Palavra atıyorsun, hemde gözümün içine baka baka. Kürtler hakkında söylediklerinde de palavracısın. Sen doğru düzgün bilmiyorsun bile olayları. Bilmediğin bir konuda bu kadar insanı inandırmaya çalışıyorsun." "Ahmet Türk Leyla Zana böyle eleştirilmez." diyerek devam ettim. ‘’Burada değilmiydin‘’ diyor yalanı suç üstü yakalanmış birisinin suçluluğuyla. Arkasından halk sohbet için benim yanıma doluştu. ‘’Ahmet biraz atar zaten’‘ diyorlar, az önce hiç sesini çıkarmadan dinleyen insanlar. Seçim toplantısı bir başka içerikle devam etti. Bir ara, tansiyonu yükselen bir amcanın, evdeki aleti alıp tansiyonunu ölçtüm. Tansiyon ölçtürmek için bir kuyrukla karşılaşınca şaşırdım. Ne zaman ‘’Doktor hanım‘’ oluverdim bende anlamadım. Ee seçimler konusunda doğruyu söyleyen, tansiyonda da kesin doğruyu söyler (!)
Su boruları patlamış, evleri su basmış. İnsanı çıldırtan bir umursamazlıkla sular içinde, çocukları öbür odalara taşıyarak yaşayıp gidiyorlar. Evini su basan bir kapıyı çalıp erkek olana ‘’Evinizi su basmış nasıl böyle yaşarsınız, hiç toplanıp belediyeye baskı filan yaptınız mı'’ diye soracağım ama… Lafım ağzımda kaldı. ‘’Ne suyu, basmış mı, nereyi basmış‘’ diye sarhoşluktan dili dolanan birisine ben ne anlatayım ki. Yıllardır Avrupa‘da yaşıyorum, eskisi gibi belediye mi bakıyor bu işlere onu dahi bilmiyorum, boşvermişlikten bilen de yok. Önce telefon edip arkasından kendi adıma belediyeye bir dilekçe verip rezaleti anlattım.
Gecenin bir yarısı gürültülere uyandım. Bütün mahallenin ışıkları yanıyor. Bir grup görevli beni soruyorlar. Bütün komşular söz birliği etmişçesine beni tanımadıklarını, bizim evi bilmediklerini, burada böyle birisi oturmadığını söyleyerek toplanmışlar. Kalabalık arttıkça artıyor.
Gelen belediye ekipleri. Gece daha sessiz diye, su borusunun nerden patladığını dinlemeye gelmişler. Fakat toplanan kalabalığa bunu anlatamıyorlar. Halk ‘’Bu gece vakti belediye mi gelir Meydan mahallesine. Polis bunlar. Kızcağızın başına bir iş getirecekler, vermeyelim’‘ diye toplanmışlar. Bu da Meydan‘ın ikinci yüzü! Devrimcilere, devrimci politikalara açlık… Önderlik boşluğundan Ahmetlerin palavralarına ses çıkarmayanlarla, gece koşup gelenler aynı insanlar.
Ekibe ‘’Dilekçeyi yazan benim'’ dedim. Boruları dinlediler, iki yerden patlamış su sızıyor. Ertesi gün tamire geliriz diyerek ayrıldılar. Toplananlarla gece muhabbetimiz başladı bu kez. Oldukça yaşlı bir amca, ta Dağlıoğlu‘ndan üçüncü kattaki evinden inip koşa koşa gelmiş. Halkın istihbaratının çok hızlı işlediğini görüp, Aziz Nesin’lik bu olaya hem çok duygulandım, hem de gülmekten kendimi alamadım. Amcaya; sen bu yaşlı halinle üçüncü kattan nasıl inipte, bu kadar hızlı buraya ulaştın diye sordum. ‘’Olur mu kızım‘’ diyor. ‘’İnsanları gece yarıları göz altına alıyorlar. Sonrada hiç bir haber çıkmıyor. Gözaltında kaybediveriyorlar. Tabiki koşup geleceğim‘’
Ertesi gün belediye ekipleri geldi. ‘’Biz sizin ailenin hepsini tanıyoruz, seni bu evde hiç görmedik. Burada yaşamayan birisinin dilekçesini kabul edemeyiz‘’ diye maraza çıkartmaya kalktılar önce. Gelin hele önce bir kahvaltı edelim, orada konuşuruz, diyerek 9 kişilik ekibe bir kahvaltı hazırladım. Bu kez belediye işçileriyle koyu bir muhabbet tutturduk. Sonra sadede geldik. ‘’Boruları değiştiririz ama parasını ödemek koşuluyla‘’ diyorlar. Halkın içler acısı halini anlattım. İkna olup yaptılar. ‘’Bu bizim görevimiz, neden telefon etmekten çekiniyorsunuz‘’ çerçevesinde halka bir konuşma da yaptılar. Bu saygınlığımı daha bir arttırdı. Tatlı belalar arkasından geldi. Mahallenin öbür ucundakiler, ‘’Onlarınkini bedava yaptınız, bizimkini de'’ diye çıngar çıkardılar.
Ayrılık vakti gelip çattı. Kimi evinden kapıp geldiği hediye oyalı yazma, bir başkası kurutulmuş kayısı, kimisi de sıcacık kucaklaşmalarla uğurladılar.