Ruh Sağlığı Çalışanları'nın tecrite karşı kaleme aldığı ikinci bildirgeyi yayınlıyoruz:
Adalet Bakanlığı’nca, F tipi cezaevlerinde kalmakta olan tutuklu ve hükümlülerin birbirleri ile olan iletişim olanaklarını görece arttırması öngörülen genelgenin yayınlanmasının ve o gün itibariyle tecrit karşıtı tansiyonun düşmesinin üzerinden dört ayı aşkın bir zaman geçti. Bu süre zarfında tecrit tipi hapishanelerin hiç birinde söz konusu genelge, hükümleri uyarınca tutarlı olarak uygulanmadı; genelge çoğu cezaevinin kapısından bile girmedi. Uygulanan cezaevlerinde ise, cezaevi yönetimlerince, zaten pek kısıtlı düzenlemeler öngören hakkın gaspı için azami gayret ve yaratıcılık gösterildi. Hukuki bir reformun uygulanması sırasında saylamakla bitmeyecek kadar hukuk ihlali işlendi. Bunlarla birlikte, dört aylık bu süreçte, ayları bulan hücre cezaları, süngerli oda uygulamaları, revire ve görüşe çıkışlarda dayatılan ayakkabı aramaları, bir yılı bulan görüş yasakları, mektuplar dahil topyekün iletişimden koparılma yaptırımları, kitap-yayın-mektup vs. gaspları, ikinci bir pet şişesinin, üçüncü bir saç tokasının dahi yasak olduğu akıl almaz baskılar, infaz yakmalar, kaba işkenceler süratını kesmeden uygulanarak tecriti tanımlayan kalıcı fenomenlere dönüştü.
Genelgeye rağmen F tipleri halen bir korku filmi setini andırmaktadır. Duvarların ve tüm eşyaların tek renk, beyaz olduğu; tutuklu ve hükümlünün kendi sesine dahi yabancılaşmasını sağlayan bir ses yalıtımının sağlandığı; disiplin cezası alan kişilerin kapatıldığı ve yalnızlık patolojisi yaratmaya dönük karanlık hücrelerin sıklıkla kullanıldığı; Adalet Bakanı’nın varlığını kabul ettiği ve yasal bir uygulama olduğunu söylediği, fiziki işkence amaçlı hazırlanmış tümüyle süngerle kaplı hücrelerin yer aldığı bu cezaevleri, açıkçası en alasından bir korku filminin sinematografik sahasına benzemektedir. Kamuoyunun yakıcı bir gündemi olmaktan çıkmış görünse de, ne yazık ki, tutuklu/hükümlülerin birbirini görmeyecek şekilde inşa edildiği bu hücreler, mahkumların birbirlerini görmelerini engellemek için, görüşe tek tek çıkarmak gibi ek önlemlerin alındığı bu hapishaneler, yani bu katı tecrit koşulları ne yazık ki bir sinema kurmacası değil, pekala gerçektir. Bu gerçeklik, yayınlanan genelgeye karşın sürmektedir.
Tecrit temelli infaz modelinde asıl tartışılması gereken, tecrit etme zihniyetidir. Öyle ki, izolasyon ve psiko-sosyal yoksunluğa maruz bırakma, eni sonu bir tekniktir. Dünyada arı sosyal izolasyon pratikleri yaşandığı gibi, farklı farklı deneyimlerde, “ıslah” ihtiyaçlarına göre, izolasyona eşlik eden bir dizi teknik ve yöntem çeşitli düzeylerde kullanılmıştır. Türkiye’de deneyimlediğimiz pratik ise, iptidai işkencenin, özel ve programlı bir psikolojik baskılamanın, iktidarın politik ataklarının da sosyal izolasyonla birlikte yaşandığı, dahası hukuki ve resmi yapının da hukuk dışı uygulamaları ile aleni birer aktör olarak kullanıldığı özel bir örnektir. Bu sebeple, ülkemiz hapishanelerinde “tecrit” adıyla tarif ettiğimiz, büsbütün bir rejimdir. Sosyal izolasyon ise bu rejimin temel taşlarındandır. Bu halde, ülkemiz hapishanelerinde yaşanan tecrit, sosyal izolasyonun çok ötesinde bir şeydir. Bilhassa siyasi mahkumun yalnızlaşarak ideolojik bütünlüğünden koparılması, devamla öz değerlerine ve inançlarına sırt çevirmesi, kişisel özelliklerini unutup kişiliğinin zayıflaması ve nihayet siyasal erke itaat etmesi, tecrit temelli “modern” infaz modellerinin tümünün karakteristik amaçlarıdır. Tutuklu/hükümlüleri tedavi olması, ıslah edilmesi gereken “hastalar” olarak görme, bu sebeple temel insani hakları dahi “iyi hal”e koşullama mantığından türetilmiş tretman uygulaması da, tecrit modelinin bu karakteri ile örtüşen psko-politik bir uygulamadır. Zaten tecrit etme zihniyeti, bu karakteristik amaçların başarısı uğruna, donanımlı ve planlı bir psiko-politik işkenceyi yaşama geçirme ihtiyacından ileri gelir. Ülkemizde siyasi tutukluların “ehlileştirilmesi” mantığı ile hazırlanan tecrit rejimi, ihtiyaçlara göre teknik zenginliğini arttırıp, sosyal izolasyonu güçlendirmekte zorlanmamaktadır.
Yakın zamanda “Sicil ve Müşahade Fişi” adıyla ifşa olan envanter, (bkz. F Tipi Psikologluk, Radikal İki, 04.03.2007) F tiplerindeki psikolojik müdahalelerin de boyutunu gösterir niteliktedir. Tutuklu ve hükümlülerin benlik algılarına, en özel duygu ve tecrübelerine ve tüm kişisel değerlerlerine hakim olmak üzere donatılmış bu envanter, tecrit modeline can veren entelektüel işkencenin boyutlarını da göz önüne serer özelliktedir. F tiplerinin hazırlanmasında bir disiplin olarak suç ortağı olan psikoloji, tecritin işler kılınmasında da köşe başlarında rol almaktadır. Tecrit tipi hapishanelerde görev yapan psikologların büyük çoğunluğu, tecritin insan onuruna dönük olan tahribatında önemli bir rol oynamaktadır. Etik teamüller ve mesleki ilkeler uyarınca mahkumların ruh sağlıklarını gözetmesi beklenen cezaevi psikologlarının çok büyük bir bölümü, tecrit sisteminin selameti için mesai yapmaktadırlar. F tiplerinde görev yapan kimi psikologların, mahkum popülasyonunu, cezaevi uygulamalarına direnmeyip uysal olanlar ile, ideolojik bütünlüğüne koruyup, tecrit programına direnç gösterenler diye ayırması tüm psikologlar için utanç tablosu olmalıdır. Şu halde cezaevi psikologlarının önemli bir kısmı, mahkumların kişiliklerini ve onları vareden kişisel değerleri tehdit altında bırakan politikaların uygulanmasında kilit noktalarda yer almaktadır. Mahkumların ruh sağlıklarını korumak adına nesnel olması gereken bu psikologlar, açıkça cezaevi idaresinin programlarından taraf olmakta, tecriti derinleştiren unsurlara dönüşmektedirler.
21 Ocak 2007 tarihinde Adalet Bakanlığı’nca yayınlanan genelge, gerek genelgenin hukuki belirleyiciliği, gerekse mesleki ölçütlerimiz uyarınca hapishaneler için öngördüğümüz asgari yaşam koşulları gözetildiğinde, belirleyici bir içerik taşımamaktadır. Öyle ki, sorunun Adalet Bakanlığı’nca kabul edilerek üzerine bir genelge yayınlamaya ihtiyaç duyulması, genelgenin çok ama çok sınırlı da olsa sonuçta bir reformu içermesi ve reformların süreceğine ilişkin olan sözlü taahhütler itibariyle, söz konusu genelge yaygın olarak olumlu bir gelişme olarak değerlendirildi. Ne var ki, genelge ile birlikte geldiğimiz son dört ay, bir insanlık suçu olan tecritin ince bir şekilde sürmesinden başka bir deneyime sahne olmadı. Tecrit konusunda duyarlı olan, bu işkencenin karşısında çok önemli itiraz değerleri yaratan, bu konuda bilimsel ve insani tavrı koymakta ciddi eşikler kuran kamuoyunun, her açıdan süren tecrit gerçeği karşısındaki suskunluğu da oldukça düşündürücüdür. Uzun yıllar tecirt sorununa sessiz kalma gibi bir vebalin altına giren kamuoyu, Behiç Aşçı ve beraberindeki diğer ölüm orucu eylemcilerinin yarattığı baskının da etkisiyle daha sonra bu suskunluğunu kırmış olsa da, geldiğimiz noktada kabullenme ve çaresizlik mahaline çekilmiş görünmektedir. Oysa ki geldiğimiz nokta, kamuoyunu bu konuda daha tutarlı olmaya, sürecin çok daha sıkı takipçisi olmaya itmektedir.
Tecritin bütünüyle kalkmış sayılacağı koşullar, elbette F tiplerinin lağvedildiği koşullar olacaktır. Mevcut bağlamda, tutuklu / hükümlülerin insanlık değerlerini ve onurlarını gözeten asgari şartların tesisi için ise şu koşullar sağlanmalıdır:
• Adalet Bakanlığı’nca 21 Ocak tarihinde yayınlanan, ne var ki, lojistik, kadro vb. yetersizlikler gerekçe gösterilerek uygulanmayan genelgenin uygulanmasının önündeki bürokratik engeller kaldırılmalıdır.
• Cezaevi içindeki sosyal iletişim, tretman ve disiplin cezası koşuluna bağlı olmaksızın sağlanmalı, aynı koridora bakan tüm hücre kapıları sosyal iletişim ve psiko-sosyal ihtiyaçlar için gün boyu açık tutulmalıdır.
• Ölüm orucu, cezaevine düzenlenen operasyonlar nedeniyle yaşanan travmalar ve tecrit uygulamasının sonucu olarak cezaevinde kalamayacak derecede psikolojik ve fiziksel rahatsızlık yaşayan kişiler tespit edilerek salıverilmeli ve tedavileri yapılmalıdır.
• Başta Sincan F Tipi Cezaevinde kalmakta olan mesane kanseri hastası Erol Zavar olmak üzere kronik hastalığı olan ve cezaevinde tedavi koşulları bulunmayan mahkumlar tedavilerini gerçekleştirmek üzere derhal serbest bırakılmalıdır.
• Revire, görüşe vb. çıkarken onur kırıcı bir uygulama olarak dayatılan elle arama ve ayakkabı aramalarına son verilmeli, mahkumların doktora psikolojik olarak rahat koşullarda çıkması sağlanmalıdır.
• Birden fazla olduğu gerekçesiyle hücrelerdeki nesnelere el koyma uygulamasına son verilmeli, mahkumların psikolojik ihtiyaçlarının, kişisel gelişimlerinin ve yaratıcılıklarının önüne engel olunmamalıdır.
• Zaten hücrelerde kalmakta olan mahkumların disiplin cezalarına dayanarak çok daha ilkel ve özel olarak tasarlanmış hücrelere konulması mahkumların ruh sağlıklarına dönük çok ağır ve sert bir saldırıdır. Dört duvar arasına konularak zaten özgürlüğü elinden alınan bireylerin, ikinci, üçüncü kez cezalandırılması anlamını taşıyan ‘hücre cezası’, mektup ve görüş yasaklarına son verilmeli, mahkumların aileleri ve sevdikleriyle iletişiminin önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Zira bu uygulamalar, mahkumun kendisinin ve çevresinin tekrar tekrar cezalandırılması anlamını taşımaktadır.
• Adalet Bakanı'nın varlığını kabul ettiği ve yasal bir uygulama olduğunu söylediği, kaba dayak ve işkence için kullanılan “tümüyle süngerle kaplı hücreler” ortadan kaldırılmalıdır.
• Her türlü insani ve temel ihtiyacın "dilekçe "ile karşılanması zorluğuna son verilmelidir.
• Disiplin cezaları ve diğer cezalar nedeniyle infaz yakma uygulamasına son verilmeli, geçmişe dönük alınan tüm disiplin cezaları ve infaz yakma cezalarının iptal edilmelidir.
Sonuç olarak;
Tecrit tipi cezaevlerinde yaşananlar mesleki bakış açımız itibariyle halen açık bir şekilde işkencedir. Bu gerçeği görmezden gelmek ve karşı durmamak en başta insani yaklaşımımızın, sonra da mesleki hassasiyetlerimizin tahammül edebileceği bir şey değildir. Tecrit temelli infaz modelinden vazgeçilmeli, yukarıda sıraladığımız konularda en kısa zamanda gerekli düzenlemeler gerçekleştirilmeli, uygulamalar için güvence verilmelidir.
Özge Yilmaz (Psikolog), Özgül Akıncı (Psik./YL), Derya Koptekin (Psikolog), Onur Gülbudak (Psikolog), Barış Özgen Şensoy (Psik./Öğr.), Sedat Yağcıoğlu (Psikolog), Pınar Şener (Psikolog), Nazlı Balkanlı (Psikolog), Tülin Açıkgöz (Psikolog), Rusen Işık (Psikolog), Filiz Çömez (Psikolog), Alp Ayan (Psikiyatri Uzmanı), Özlem Çolak (Psikolog), Başak Kıcır (Psikolog), Arzu Uyar (Psikolog), Nurgül Öztürk (Psik/öğr.), Niyazi Selçuk (Psik /öğr.), Deniz Sevimli (Psikolojik Danışman), Cihan Baysal (Psik./öğr.), Gökçe Gökçümen (Psk öğr.), Filiz Kaya (Psikolog), Güneş Kayacı (Psik/öğr.), Bekir Kale (Psikolojik Danışman), Gözde Kıral (Psikolog), Fatma Zengin (Psikolojik Danışman), Özgül Özcan (Psikolog), Gülten Seber (Psikolog), Gül Kayserili (Psikoloji-H.Ü.), Pınar Ünsalan (Psikolog), Özlem Akarken (Psikolog), Gül Akbalık (Psikolog), İbrahim Halil Şimşek (Psikolog), Gülçim Bilim (Psikolog), Ahmet Bekteş (Psikolog), Melih Kemer (Psikiyatrist), Canan Tokgöz (Psikiyatrist), Deniz Uğur (Psik/Öğr.), Yıldız Biber (Psikolog), Nuray Tanyılmaz (Psikolojik Danışman), Sergül Oğur (Psikolog), Sanem Yilal (Psikolojik Danışman), Ece Cömert (Psikolog), Billur Arpat Uğursal (Psikolog), Özgür Polat (Psikolojik Danışman), Oya Mortan (Psikolog), Özge Yenier Duman (Psikiyatri Uzmanı), Neslihan Rugancı (Klinik Psikolog), Gamze Özçürümez (Psikiyatri Uzmanı), Güzide Karadağ (Psikiyatrist), Murat Paker (Yrd.Doc., Klinik Psikoloji ve Tıp Doktoru), Sümeyye Yaşar (Psk./Öğr.), Mutlu Dağdelen (Doktor), Deniz Yılmaz (Psikolog), Güney Öztürk (Psikolog), Verda Behar (Psikolog), Aydan Gülerce (Prof. Dr. Klinik Psikoloji), Melek Göregenli (Sosyal Psikolog–Akademisyen), Sedat Işıklı (Klinik Psikolog-Öğretim Görevlisi), Umut Karasu (Psikiyatrist), Macide Özkan (Psikolog), Hande Özyıldırım (Psikolog), Gonca Soygut (Ögretim Üyesi-Klinik Psikolog), Hejan Epözdemir (Psikolog), Neşe Tüfekçi (Psikolojik. Danışman), Olga S. Hunler (Klinik Psikolog), Oznur Acicbe (Psikolog), M. Sezai Berber (Psikiyatri Uzmanı), Simge Tabakoğlu (Psikolog), Kübra Akharman (Psikolog), Esin Cabi (Psikolog), Hüseyin Kayhan (Psikolog), Lale Orhon (Psikolog), Asli Erkan (Psikolog), Burhanettin Kaya (Doktor), Ebru Sorgun (Psikolog), Oktay Şilar (Klinik Psikolog), Sevil Uzunoğlu (Psikolojik Dan.), P. Çilem Çulha (Psikolojik Danışman), Ogeday Çoker (Psikolog), Özcan Elçi (Klinik Psikolog), Aslihan Akatli (Psikolojik Danışman), Canani Kaygusuz (Psikolog), Tuğba Öztürk (Psikolog), Onur Sunal (Psikolog), Evrem Tilki (Klinik Psik/Öğr.), Harika Yücel (Psikolog), Damla Çimen (Psik./öğr.), Fatma Tanış (Psikolog), Özgür D. Yurtsever (Psikolog), E. Zümrüt Bulamur (Psikolog).