İşyerleri ve evlerde hizmetli olarak çalışan bir kadının gerçek yaşam öyküsü bu.
Kiralık Anne... Yaşadıklarım bana öyle dersler verdi ki, kendi anneliğime ancak bu tabiri uygun görebildim. Önce yatağına sokulduğum bir erkeğin, daha sonra karısının hizmetçisi ve nihayet onların sahiplenecekleri çocukları doğuran bir kadın olabildim.
Anne olduğumu zannettim ama çocuk doğurmak yetmiyormuş anne olabilmek için. Birilerinin sizi anne olarak kabullenmesi, size bu kimliği layık görebilmesi de gerekiyormuş. Sizin çocuğunuzu dokuz ay taşımanız büyük acılarla onu dünyaya getirmeniz ve kendi canınızla beslemeniz, anne olmanız için yeterli olamıyormuş.
Senelerce mücadele ettim anne olabilmek, çocuklarım tarafından anne olarak benimsenmek için. Ve senelerce beklemem... Yaşama, çok acımasız toplumsal kurallara ve yoksulluğa karşı mücadelem sadece onlara ulaşabilmek ve onların benden alabilecekleri anne sevgisinin maddi altyapısını hazırlayabilmek içindi.
Şimdi otuz beş yaşındayım. Çocuklarımdan ayrılalı on yıl kadar oluyor. On sekiz yaşında bir oğlum, on dört yaşında da bir kızım var. Ama benden çok uzaktalar.
Hayatım hep çalışmayla geçiyor. Evlere ve işyerlerine temizliğe gidiyorum. Çoğu zaman tahsilli ve eğitimli insanlarla muhatap oluyorum. Bazen kendimi onlarla kıyaslama cüretinde bulunuyorum. Görüyorum ki imkanlarına göre insanların kaderi yazılıyor. Bazen kendime bu da benim kaderimmiş derdim, ama şimdi imkanların kaderi belirlediğini kesinlikle öğrendim. Öğrenmek için çok geç kaldım ama öğrendim. Kiralık bir anne olduğumu da henüz idrak etmeye başladım.
Çalıştığım yerlerdeki insanlarla kendimi kıyasladığımı söylemiştim. Onlara bir bakıyorum sonrada aynada kendime bakıyorum. Bendeki yorgunluk, yaşlılık ifadelerini onlarda göremiyorum. Onların yanında çok yaşlı gibi duruyorum. Ellerim titriyor, rengim soluk göz kapaklarım çökmüş, yüzümde derin kırışıklık izleri ve yorgunluk.
Bir de demezler mi, “Kızım sen bizim bir de içimize bak!” işte o zaman isyanım bir kat daha artıyor. Kime isyan ediyorum ki? Çocuklarımın babasına mı? Yoksa evli bir adamla beni on yedi yaşımda evlendiren aileme mi? En savunmasız kişi kaderim oluyor. Ona isyan ediyorum.
Adam amcasının kızıyla evlenmiş. Senelerce çocuğu olmamış. İyi kötü bir mesleği ve işi var. Karısından ayrılamaz, çünkü akrabası. Ama çocuk da lazım. O zaman bir kuma bulalım diyorlar. Kim kuma olur? Kendilerinden daha yoksul. Çok çocuklu ve çocuklarından kurtulmak isteyen ve bu arada üç kuruş da para alacak olan bir aile. Benim ailem.
Babam doğru dürüst çalışamaz. Çalıştığı zaman da ancak karın tokluğuna çalışır. Yedi çocuk, beşi kız. Ne yapsın, hem bir nüfus eksiltir hem de biraz para kazanır. Yani kendine göre benimle evlenen adama kızamıyorum. Babama desen ona da. Dünya böyle işte. Hadi benim zamanımda işler böyleymiş desem, öyle değil şimdi benim durumumda yüzlerce aile var kızını kuma vermeye can atan.
İsyankar ve kabullenmeyen bir yapım vardı. Evliliğimin hemen ertesinde yaşım çok küçük olsa da hak etmediğim davranışlara karşı çıkabiliyordum. Ama ne çare ki bir şeyleri değiştirmek elimde değildi. Henüz birkaç aylık evliyken ilk çocuğuma hamile kalmıştım. Kiralık anneden verim alacaklardı. Bir yandan yanaşma muamelesi görüyor, bir yandan da kocamın neslini devam ettirecek veya onlara çocuk zevkini tattıracak çocuğu doğurmak için gün sayıyordum.
Çocuğun doğumu benim evdeki konumumu değiştirmemişti aksine üzerimdeki yük artmaya başlamıştı. Aşağılanmam, evdeki tüm işleri yapmam, çocuğa bakmam ve kocamın gönlünü görmem. Bunların yanında bir de kocamın asıl karısı. Onun istekleri. Aslında kocamla yatmama izin vermeyecek ama en azından bir an önce bir çocuk daha doğurtturup benden kurtulmak veya beni tam sindirmek niyetinde.
Bu niyeti fark ediyordum. Bir süre direnmeye çalıştım ama nafile damızlık olmak kolay değil. Çok geçmeden tekrar hamile kaldım. Bir an önce doğurmamı bekliyorlardı. Bu kez bir kız doğurdum. Çok da sevinmediler ama ben sevinmiştim. Bana ihtiyaçları bitmemişti. Mutlaka bir erkek çocuk daha isteyeceklerdi. Bu nedenle de bana bir süre daha katlanmak zorundaydılar.
Aynı onların mantığıyla düşünüyordum. Doğurduğum çocukları kendime ait değil de onların siparişi olarak algılıyordum. Doğan kızımı üretim hatası olarak görüyor ve yeni bir üretime kadar bana muhtaç olduklarını düşünerek sevinebiliyordum. Bu kiralık anneliğin gelecekte bana vereceği acıyı o günlerde hissedemiyordum. Kafamda sadece onların istediğini yapmamış olmanın sevinci vardı.
Bu çocukların onların değil de benim bir parçam olduklarını çok geç anlayacaktım. Ve hayatım onlara ulaşmak için vereceğim mücadeleyle geçecekti. Bunları o zamanlar düşünemiyordum. Sadece bir hınç vardı içimde. Onları mutsuz edebilme, onların istediklerini yapmama arzusu. Halbuki tüm isteklerini yapıyordum. Evlerini temizliyor, yemeklerini yapıyor, çocuklara bakıyor hanıma ve beye her türlü rahat yaşama koşullarını hazırlıyordum. Bütün bu yaptıklarımın onları yeterince sevindirmediğini hissediyordum, onlar kendilerini doğuracağım çocuğa şartlandırmışlardı.
Ben de bunu hissediyor ve çocuk doğurmayı elimden geldiğince geciktiriyordum. Hamile kalmam geçiktikçe baskıları artıyordu. Gündüz karısı gece ikisi birden saldırıyor, her yaptığım hareketi azarlıyor dayaktan da geri kalmıyorlardı.
Fazla dayanamadım. Artık onlara yeni bir çocuk doğurmayacaktım. Mademki onlar beni er geç kapı önüne koyacaklardı. Ben de bunu biraz önceye alarak onların istediğini yapmadan kendim gidecektim. Hiç olmazsa kendi hıncımı biraz hafifletebilirdim. Onlara ikinci bir erkek çocuk doğurmamış olarak onlardan intikamımı az da olsa almış olabilirdim. Tabii bu benim aciz düşüncemin bir parçası. Onlara yeni bir çocuk doğurmamış olmakla onlardan ne intikamı alacaktım ki. Onlar zaten benim çocuklarımı sahiplenmişlerdi. O sıralar bunu düşünemiyordum.
Evi terk edip ailemin yanına gittim. Hiç aramadılar bile beni. Zaten hiçbir bağlantımız yoktu. Kısa bir süre sonra da oldukça uzaklara göçüp gittiler. İşte o zaman yüreğime bir ateş düştü. İşte o zaman ben aslında bir anne olduğumu fark ettim. İşte o zaman bedenimden parçaların koparılıp götürüldüğünü hissettim. Ve o günden sonra çocuklarıma nasıl ulaşabilirim mücadelesinin başlangıcı oldu hayatımda.
İşte bu yaz. O yıllardır mücadelesini yaptığım veya çocuklarım için biriktirmeye çalıştığım üç kuruş için yaşadığım sefaletin semeresini görme zamanım gelmişti. On yıl boyunca hiçbir istediğimi almamış, istediğim hiçbir şeyi yememiş, hiçbir şey yaşamamıştım. Kazandıklarımı sadece bu gün için toplamıştım. Tabii benim kazandığımla ne toplanabilirse. Asgari ücretle veya onun altında bir ücretle yapılabilen birikimle ne yapılabilirse.
Oğlum ve kızım geldiler. Bana yabancıydılar. Soğuklardı. Sonuçta çocuklardı, onların isteğini yapabilirsem onları mutlu edebilirsem aradaki soğukluk giderilir diye düşündüm. Hayatım boyunca kendim de yaşamadığım, yemediğim görmediğim her şeyi onlara yaşatmaya göstermeye çalıştım. Onları denize bile götürdüm. Denize bile diyorum. Çünkü ben henüz denize girmemiş biriydim. Oldukça masraflıydı denize gitmek bir pansiyonda kalmak ve oranın giderlerini karşılamak. Tabii bu arada çalışmadığım için gelirde olmayacakken.
Çocuklarımla aramızdaki buzlar erimiş, bana yakınlaşmışlardı. Kızım mutlu olarak yaz sonu babasına gitti. Oğlum liseyi bitirmiş üniversiteye hazırlanacaktı. O yanımda kaldı. Artık oğlumla birlikte bir hayat başlamıştı. Çok mutlu oluyordum. Gece gündüz çalışıyor onu mutlu edebilmeyi, başarılı kılmayı düşünüyordum. Belki de okur ve benim sefil yaşantımın güzel geleceği olabilir diye düşünüyordum. Ama sadece düşünüyordum. Hayat hiç de benim düşündüğüm gibi yaşanmıyor. Daima birileri hayatı yönlendiriyor, ben sadece o yönde ilerleyebiliyorum.
İlk günlerde oğlumla ilişkilerimiz iyi gitti. Ben çalışıyor onu kursa gönderiyor, orta halli bir aile çocuğu gibi sınavlara hazırlanmasına olanak sağlıyordum. Ama zaman içinde biriktirebildiklerim tükendi ve sadece günlük kazancımla yaşamımızı idame ettirmeye başladık. Sıkıntılar başlamıştı. Sıkıntılar ve sıkılmalar.
Benim için çok büyük paraydı çocuğumu kursa göndermek. Bir dönem kurs parası benim yıllık kazanabileceğimin belki de yarısı. Bunu oğluma hissettirmemeye çalışırken, onun başarılı olmasını beklerken dershaneden oğlumun uzun süredir dershaneye gitmediğini öğrendim. Çok yıkıldım, ağladım.
Hep ağladım zaten, ağlamaktan başka bir eylemim olamıyordu kendi irademle. Konuşmak istedim. Durumumu anlatmaya çalıştım. Pek de anladığını sanmıyorum ama benden yavaş yavaş soğuduğunu hissediyordum. Son kopuş noktasına kadar.
Aylığımı almak üzere o gün işyerime göndermiştim. Ben de işten izinli olduğum o günde bir eve temizliğe gidecektim. Akşam eve geldim oğlum gelmedi. İki gün sonra geldi. Aylığımı harcamış suratı kırk kattı. Dayanamadım çok hırçınlaştım. İlk kez bağırdım, azarladım. Bir ay ne yapacaktım. Birikenlerden bir şey kalmayalı epey olmuştu. Sadece aldığım aylıkla ve de bulabildiğim ev temizlikleriyle zorla yaşamaya çalışıyorduk.
Kızmak ve tepki göstermek hakkımdı. Ama değilmiş. Oğlum çıktı ve gitti. O gidiş. Babasının yanına gitmiş. Benim on yıllık hayallerimin sonunu getirerek. Tek tesellim on yıl güzel bir hayalle yaşamış olmak. Ama hayaller ve beklentiler. Hiçbir zaman değiştirilemeyen çizgimin, kaderimin dışına çıkamadı.
Ben çocuk olamadım. Kadın olamadım. Anne olduğumu zannettim, anne de olamadım. Yıllarca hayalini kurduğum annelikten de vazgeçtim. Bundan sonra ne olabilirim bilmiyorum. Hayatta sadece Kiralık Anne olmayı başarabildim.
İşyerleri ve evlerde hizmetli olarak çalışan bir kadının gerçek yaşam öyküsü bu. Biz kadınların yoksulluk ve yoksunluklar içerisinde var olmaya çalışırken bir de kaderci anlayışa başkaldırmak gibi görevimiz var. Aslında hikayede olduğu gibi kaderimizi sınıflar belirler.
KADINLIK ZOR ZANAAT!!