Yeni Balkanlaşma dalgası

Balkanlar-Kafkasya-Ortadoğu üçgeninde tarih yüzyıl sonra sanki kendini tekrarlıyor!

DÜNYA
Çarşamba, 20 Haziran 2007 (19 yıl 1 ay önce)

dünyaUfuk Çizgisi, Sayı: 63, 18 Haziran 2007

Bundan yüzyıl önce, farklı etnik kökenlere sahip Balkan halklarının biraz gecikmiş uluslaşma ve kendi ulus devletlerini kurma süreçlerine tanıklık ediyordu bu coğrafya. Tarihin gelişimine ayak uyduramamış, bu yüzden de köhnemiş Osmanlı’nın parçalanmasından yeni küçük devletlerin doğduğu kanlı ve zorlu bir süreçti bu. Çatışmanın doğrudan tarafları Osmanlı Devleti ve Bulgarlar, Sırplar, Yunanlılar, Makedonlar, Arnavutlar olmakla birlikte, Rus, İngiliz ve Fransız emperyalistleri ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da boylu boyunca işin içindeydiler. Zaten işin arka planındaki asıl büyük kapışma, Osmanlı ile bunların kendi aralarındaki kapışmaydı. Biri bitmeden diğeri patlak veren isyanlar, bastırma harekatları, diplomatik hamleler karşı hamleler, irili ufaklı savaşlar, vb. dizisi biçiminde seyreden bu kanlı sürecin ucu 1. Emperyalist Dünya Savaşı‘na açıldı, hatta bu savaşın kıvılcımı da yine Balkanlar’da çakıldı.

Aynı süreç, dünya siyaset ve diplomasi literatürüne de bir deyim kazandırdı: Balkanlaşma ya da Balkanlaştırma!.. Bu deyim, mevcut bir siyasi-idari bütünlüğün yani bir devletin ya da ülkenin, etnik, dinsel ya da kültürel farklılıklar temelinde eskisinden daha küçük birimler halinde bölünüp parçalanmasını anlatır kısaca. Yani bildiğimiz “böl-parçala” siyasetini ifade eder. Yalnız “Balkanlaştırma” süreçlerinde yaşanan parçalanmalar, bazı iç dinamiklerin ‘olağan‘ işleyişine dayalı bir yerde ‘doğal süreçlerin doğal sonucu‘ olarak çıkmazlar ortaya; doğal bir zemine sahip olmakla birlikte bunun bazı dış müdahalelerle kızıştırılıp köpürtülmesi söz konusudur.

Bugün bu coğrafyada yeni bir Balkanlaşma dalgası kabarıyor! Lakin bu kez dalganın yönü Ortadoğu’dan Balkanlar’a doğru!

Gerçi ilk dalga 1990′ların başında yine kaynağında, eski Yugoslavya‘nın parçalanması biçiminde yaşandı. Oradan Kafkaslar‘a sıçratıldı. Fakat bunlar şöyle ya da böyle bir sonuca bağlanıp fazla yayılmadan stabilize edildiler. Bugün Filistin-Lübnan-Irak üzerinden kabarmakta olan dalga -öbür uçta Kosova‘nın bağımsızlığının kışkırtılıp gündemleştirilmesi gibi Balkanları da yeniden alevlendirebilecek kimi gelişmelerle birlikte- bölge, hatta dünya çapında sarsıcı sonuçlar doğurmaya gebe daha büyük ve daha tehlikeli bir dalga görünümü çiziyor.

Yüzyıl önceki “Balkanlaşma”, kapitalist uluslaşma süreçlerinin ortaya çıkardığı bir sonuç olarak ‘tarihsel bakımdan ilerici‘ bir özelliğe sahipti. Bugünkü “yeni Balkanlaşma dalgası” için ise bu söylenemez! Bugün bu tehlikeyi doğurup büyüten çatışmalar içinde Irak, Filistin ve Afganistan‘daki çatışmaların yabancı işgalcilere karşı savaş yönü dışında hiçbiri ne tarihsel ne de siyasal açıdan “haklı ve meşru” görülebilecek bir zemine ve niteliğe sahiptir.

Yeni dalga, neredeyse bütünüyle “yaratılan bir dalga”! Özellikle de ABD-İsrail ortak yapımı olarak planlanıp uygulamaya konulan emperyalist bir stratejinin ürünü. Önce Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak doğan, sonra hedeflerine ve kapsamına uygun olarak adı da Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) olarak değiştirilen bu neoliberal emperyalist hegemonya stratejisinin özü, Avrasya‘nın bütününde özellikle de temel enerji kaynakları kadar onların nakil hatları üzerinde de tam bir denetim kurabilmek açısından Avrasya’nın da “yüzük taşı” konumundaki Ortadoğu ve çevresinde ABD’nin uzun süreli hegemonyasını kurmaktır. Bu stratejik amaç, üç stratejik hedefe dayalıdır: 1) Bölgenin çevresiyle birlikte bütününde tam ve mutlak bir denetim, 2) Bunu zayıflatıp etkisizleştirebilecek herhangi bir rakip gücün ortaya çıkmasına izin vermemek, 3) Dolayısıyla bölgenin buna uygun hale getirilecek şekilde yeniden dizaynı.

ABD’nin Ortadoğu üzerindeki eski denetim sistemi, merkezinde İsrail’in yer aldığı seçilmiş bazı büyük bölge devletlerine dayalı bir sistemdi. Bu sistem, herkesle ayrı ayrı uğraşmaktansa ABD’ye sıkı sıkıya bağlanmış bu maşalar aracılığıyla bölgenin tamamı üzerinde bir denetim olanağı kazandırmak gibi bir avantaja sahipti. Fakat Nasır döneminin Mısır‘ı, Esad döneminin Suriye’si gibi kontrol altına alınamayan halkaların ürettiği sorunlar yanında İran‘daki uşak Şah rejimini yıkan molla devrimi, sonradan kontrolden çıkan Saddam örneği gibi örneklerde de yaşandığı üzere başa ciddi belalar açabilen bir yapısı da vardı. Onun için, gücü henüz yerinde ve hala rakipsizken daha dayanıklı olabilecek bir hegemonya sistemi inşa etme ihtiyacı, ABD’yi, eskinin bir tuğla eksildiği zaman duvarda açılan deliğin de tehlikeli olduğu güçlü ulus devletlere dayalı bölgesel egemenlik sistemi yerine, kontrolü daha kolay küçük birimlere dayalı bir sistem inşasına yöneltti.

İsrail’in dışında bölgenin bütün “büyük” devletleri şimdi bu yönelimin hedefleri arasındadır. ABD emperyalizmine mutlak biat etmeyen İran ve Suriye bunlar arasında önceliklidir. Fakat bugüne kadarki ateşli Amerikan uşağı sicillerine rağmen Suudi Arabistan, Ürdün, Türkiye ve Pakistan da bu “Balkanlaştırma” yöneliminin hedefleri arasındadırlar. Bunların hepsini etnik ya da mezhep ayrılıkları temelinde bölüp parçalama senaryoları ve haritaları hazırdır.

Bu “bölünme” tehdidi, bugün Türkiye’de de iç siyasetteki saflaşma ve tepkileri belirleyip besleyen temel etkenlerden biri. Özellikle de Genelkurmay ve onun arkasında mevzilenmiş olan statükocu güçler cephesinin en büyük hezeyan gerekçesi “bölünme” korkusudur. Onlar bunu daha çok “AB üzerinden gelen bir tehlike” olarak tanımlamaktadırlar fakat -sezgisel olarak kendilerinin de farketmeye başladıkları gibi- asıl darbe 50 yıl süren Soğuk Savaş süreci boyunca sadakatle uşaklık ettikleri ABD üzerinden gelmektedir.

Tabii ki hiçbir büyük toplumsal-siyasal olay, planlar, senaryolar, provokasyonlar yoluyla vb. üretilemez. Hazırlanan senaryoların hayata geçebilmesi için önce buna müsait bir nesnel zeminin varlığı gerekir. Kapitalizmin ürettiği eşitsizlik ve çelişkileri had safhada keskinleştirmekle kalmayıp bunları yayan, genişleten, yeni boyutlar kazandırarak yoğunlaştıran neoliberal emperyalizm, günümüzde dünyanın her yerinde bu zemini fazlasıyla olgunlaştırmaktadır. Fakat elverişli bir nesnel zeminin varlığı, her durumda kendi kendine mutlaka bir iç savaş doğurmaz. Bu noktada subjektif bir etkenin devreye girip süreci iç savaş yönünde döllemesine ihtiyaç vardır. İç savaş süreçlerinde bu “subjektif faktör” sadece bu yönde bir örgütlenme ve gerekli askeri hazırlıkların varlığına indirgenemez.

Henüz potansiyel tehlike durumundaki bir iç savaş olasılığının fiili bir kapışmaya dönüşmesini mümkün kılan en önemli subjektif etken, buna müsait bir düşünsel-ruhsal iklimin yaratılmasında düğümlenir. Sınıfsal, ulusal, dinsel, kültürel farklılıklar temelinde kutuplaşma, birbirinin gırtlağına sarılmayı düşündürtüp bunu “meşru hatta gerekli” görme noktasına kadar varmışsa, bu eşik artık aşılmış demektir. Böyle bir zemin varsa, küçük bir kıvılcım dahi barutu tutuşturmaya yeter!

Türkiye bugün hızla işte bu eşiğin aşılmasına doğru sürükleniyor! Bunun başını çekenler de “bölünme” korkusunu en fazla duyan şoven milliyetçi-darbeci güçler. Başını Genelkurmay’ın çektiği bu cephe, içerde yürüttükleri iktidar savaşımı sırasında arkalarındaki kamuoyu desteğini büyütme hesabının yanında dış politikada özellikle de AB ile ilişkiler, Kürt ve Kıbrıs politikaları ile bağlantılı bölgesel konulardaki sıkışmalarının basıncıyla Kürtlere ve İslamcılara karşı dışlayıcı, düşmanlaştırıcı tutum ve politikaları kışkırtıp desteklemekle gerici bir iç savaş ortamının olgunlaşmasına çanak tutuyorlar.

Burada asıl önemlisi, toplumsal bir akıl tutulması ve histeri dönemleri olarak da yaşanan böylesi süreçlerde, işçi sınıfının ve emekçilerin “devrimci öncüsü” olma iddiasını taşıyan güçlerin sorumluluklarının neler olduğudur. İşin bu yönü, gelecek yazımızın konusu olacaktır.