Ortadoğu krizi: Çatışma ve kördüğüm

Lübnanlı akademisyen Gilbert Achcar ile Ortadoğu'nun yakın geleceğine bir bakış

DÜNYA
Çarşamba, 20 Haziran 2007 (19 yıl 1 ay önce)

Gilbert Achcar, Alternatives-İnternational, Söyleşi: Piers Mostyn, 14 Haziran 2007, Alınteri.net Çeviri Grubu

abd askeri2004’teki işgalden bu yana, Mayıs ayı Irak’taki ABD kayıpları açısından en kötü ay olurken, Nisan ayı da İngiliz kayıpları açısından en kötü ay oldu. ABD ve İngiltere’nin en kısa zamanda Irak’tan çekilmesini isteyenlerin arasına en son katılanlardan birisi de İngiltere’nin Washington Büyükelçisi Sir Christopher Meyer oldu. Sosyalist Direniş’ten (Socialist Resistance) Piers Mostyn, Gilbert Achcar’dan Bush’un son çare olarak yılbaşından bu yana Irak’taki ABD askerlerinin sayısını artırmasını ve Lübnan’daki son gelişmeleri değerlendirmesini istedi.


Gilbert Achcar: Tahminlerin ötesinde artan ölümler ve sergilenen acizlik, Bush yönetiminin “Irak yenilgisini başarı haline dönüştürmek için hiçbir eksik yoktur” biçimindeki temel savının masal olduğunu ortaya koymuştur. Bir sürü martaval atarak, kuvvet/baskı artırımı ile amaca ulaşacaklarını sanmışlar, ancak bariz biçimde başarısız olmuşlardır.

Ana amaçları, politik çizgileri kendilerine yakın olacak biçimde koşulları oluşturmak, bir müttefik yaratmak ve Irak’ta Washington’un manevra kabiliyetini artırmaktı. Bütün bu operasyonun ana hedefi, bir süre için ortadan kaybolan, Mukteda El Sadr idi. Ancak Sadr’ın geri dönüşüne ve onunla ilgili haber yoğunluğuna bakıldığında, operasyonun başarısız olduğu sonucuna varmak gerekir.

Piers Mostyn: Sadr’ın yeniden ortaya çıkışının anlamı nedir?
Her şeyden önce, “kabaran dalga” denen artan saldırganlığın başarız kalmasına bağlıyorum. “Kabaran dalganın” kendisini hedeflediğini öğrenince El Sadr, hem saklanmış, hem de taraftarlarına ABD askerleri ile doğrudan çatışmaya girmemeleri ve düşük profil sergilemeleri çağrısında bulunmuştur. Bu kez, 2004’te büyük bedel ödediği gibi yapmayıp, ABD askerleri ile kafadan çatışmaya girmemiştir. O zaman tutuklanmaktan veya çatışmada öldürülmekten kıl payı kurtulmuştu. Bu kez dikkatli davranarak, geçmişteki hatasını tekrarlamadı.

Temel bir ders öğrenmişti: Silah ve ateşgücü çok fazla olan ABD güçleri ile yüz yüze gelmemek. Saldrıya uğradığında emniyetli bir yere geri çekilmenin, hatta gerekirse saklanmanın doğru olduğunu anlamıştı. Sadr taraftarları, bir yandan bu temel gerilla taktiğini başarılı biçimde uygularken, öte yandan kurnazca manevralarla politik nüfuzlarını korumuş, hatta ABD saldırganlığının keskinleştirdiği nefret sayesinde nüfuzlarını artırmışlardır.

Yaptığı son konuşmasında daha milliyetçi bir söylem kullanarak, mezhepçiliğe karşı çıktı. Bu herhangi bir değişikliğin işareti olabilir mi?
2005’in sonlarına veya 2006’nın başlarına kadar sürdüğü politik duruşunun devamı veya yenilenmesi konusunda karar verme zamanının geldiğini düşündüğünü sanıyorum. 2006 Şubat’ındaki Samara saldırısı (Sünnilerin oradaki Şii camisine yaptığı ağır sonuçları olan saldırı) Irak’ta bir dönüm noktası olmuştur. O olayla birlikte El Sadr’ın imajı mezhep ayrımı gözetmeyen Irak-Arap milliyetçiliğinden Şiilerin askeri lideri durumuna evrilmişti.

Şimdi ise eski imajına dönmeye çalışıyor. Bir yılı aşkın bir sürede mezhepsel saldırılardan uğradığı zararı düşünerek, Şiilerin mezhepsel öfkesinin sona ermesi gerektiğini ve bunun için elverişli bir ortamın mevcut olduğuna inanmaktadır.

Mezhepsel yükselişin artık amacına vardığını ve bu yüzden Mukteda El Sadr’ın artık yeniden daha millici bir rotaya döndüğünü mü söylemek istiyorsunuz?
Kesinlikle evet. Muhtelemen olayların yatışacağını ve bu süreçte artık imaj tazeleme zamanının her şeyden önemli olduğunu düşünüyor. Hedefin kendisi olduğunu anladığı büyük bir siyasi operasyona karşı Iraklı Sünni Arap’lara yaklaşmak istiyor.

İki Kürt lider son zamanlarda yaptıkları açıklamalarda Maliki Hükümeti’nin devrilmesi konusunda oluşan bir "entrikadan" söz ederek, uyarılarda bulunmuştur. "Entrikanın" merkezindeki kişi de, daha önceden ABD tarafından başbakanlığa getirilmiş olan ve ABD ile İngiltere’nin Irak’taki en büyük yardakçısı olan Iyad Allawi’dir.

Bu nedenle durum çok hassas bir noktaya gelmiştir. Gelecek haftalarda veya aylarda Irak’ta kırılma noktasına gelineceği bir döneme girilmiştir. İşte bu yüzden zekice davranan Mukteda El Sadr politik olarak atak konuma dönmeye karar vermiştir.

Bu konuda Sünni direniş gruplarının tepkileri açısından herhangi bir işaret mevcut mu?
Evet, var. El Sadr’ın yeni uslubu, mezhepçilerin dışında, milliyetçi Sünni Araplar tarafından hoş karşılanmaktadır. ABD karşıtı ve Şii karşıtı El Kaide tipi fanatikleri bir yana bırakırsanız, Irak’ta Sünni Araplar arasında iki grup vardır: Bunlardan birincisi mezhepsel kaygılarla hareket eden İran karşıtı görüşleri savunan, Suudi’lere yakın duran ve Şii’lere karşı ABD ile işbirliğine taraftar olan grup.

Bir diğeri de, ABD’yi en tehlikeli ve baş düşman olarak gören (Sünnilerin genelinde mevcut olan İran korkusu nedeniyle) İran’dan bağımsız olan anti-Amerikancı Şiilerle ittifak yapılmasını savunan grup.

Mukteda El Sadr’ın olayı da budur. Son yıllarda kendisine büyük destek sağlayan Tahran’la olan aşikar ilişkilerine rağmen bağımsız olarak, politik otonomisini muhafaza etmektedir. Taraftarları İran’ı eleştirmede mahçup davranmamaktadır. Örneğin, tıpkı Sünniler gibi, İran ve ABDli temsilcilerin Irak ile ilgili olarak yapılan görüşmeyi Irak’ın içişlerine müdahale olarak kabul ettikleri için İran’ı eleştirmişlerdir.

ABD başarısızlığı ve gelinen hassas politik yolçatı ile ilgili görüşlerinizin ışığı altında, yaz aylarında bir dönüm noktasına doğru gidildiğini söyleyebilir misiniz? Direnişçi milliyetçi grupların birleşmeleri ve Amerikan askeri güçlerinin açık başarısızlığı birlikte ele alındığında, Amerikalıların radikal dönüşümler yapacağına, hatta geri çekileceklerine ilişkin görüşleriniz nelerdir?
Bu o kadar basit olamaz. Ben El Sadr’ın neler yapmaya çalıştığını söylüyorum. Başarıya ulaşacağını ima etmedim. Bir ölçüde başarılı olabilir. Ancak bu çatışmada tümüyle başarılı olup, galip geleceğini tahmin etmek bu noktada çok zor. Çok zor koşullarla karşı karşıya.

Allawi operasyonu halen sürmekte. Bu operasyonun amacı ABD’nin desteği "yemi" ile mezhepler arası bir koalisyon oluşturarak Maliki hükümetini alaşağı edip, yerine Irak’ın kurtarıcısı olarak "güçlü adam" Allawi’yi geri getirmek. Bu operasyonun başarılı olacağına ilişkin bir kuruşluk bahis oynamasam bile yine de operasyonu tümüyle dışlayamayız. ABD tarafından desteklenen ve içinde ABD’nin tamamen güveneceği Irak Silahlı Kuvvetleri’nin bir bölümünün (eğer gerçekten varsa) yer alacağı bir darbe olasılığını ihtimal dışı sayamayız.

Kesin olan bir şey varsa, o da gelecek dönemde çok önemli değişiklikler göreceğimizdir. Bush yönetimi açısından mevcut "dalga" ya ikiye katlanacak, ya da bırakılacaktır. Bush yönetimi Amerika’da yoğun bir baskı altındadır. Birliklerin geri çekilmesi takvimi konusunda Demokratlar her ne kadar geri adım atmışlarsa da, Irak sorunu ABD başkanlık seçimlerindeki önemini korumaktadır ve Amerikan kamuoyu giderek savaşa karşı çıkmaktadır.

Bush yönetimi son kartını oynuyor görünmektedir. Aynı zamanda kendisini emniyete almak için -sınırlı da olsa- bir başlangıç için Baker-Hamilton Raporu doğrultusunda Tahran’a ulaşmaya çalışmaktadır.

Ortaya koyabilecekleri başka planları yok mu?
Ortada Allawi operasyonundan başka bir şey görünmüyor. Kullanabilecekleri tek kart o.

Yeni bir güçlü adam planı -Şii kontrolü olmasının dışında- Saddam dönemine dönüş olmaz mı?
Saddam dönemine dönüş mümkün olamaz. O diktatörlüğü yeniden ihya edemezsiniz. Irak’taki durum gözönüne alındığında "Saddam İki" rolüne soyunacak bir kişi büyük zorluklarla karşılaşır ve sonu mutlak yenilgi olur. Kendilerinden olmadığı sürece Iraklı Şiilerin yeni bir diktatörlüğü kabul edeceklerini düşünmüyorum. Eski bir Baasçı olan Allawi onların gözünde bir haindir.

Çoğunluğu oluşturan Şiiler için ABD destekli bir diktatörü kabullenmek asırlardan beri beklediklerinin semeresini almamak olacaktır. Kaldı ki İran da bu oyunun bir parçasıdır ve en azından bu koşullarda böyle bir senaryoyu kabul etmeyecektir.

Dolayısıyla ABD’nin Irak’ta kazanmaya yönelik herhangi bir stratejisini veya güçlü bir kartını göremiyorum. Soru ABD’nin zafer elde edip edemeyeceği değildir. Yenilgi zaten oradadır ve esas itibarıyle geri döndürülemez bir duruma gelinmiştir. Sorun, daha işin başında mahkum olacağı belli olan ve ahmakça uyguladıkları planlarından ötürü bunların Irak’a daha ne kadar fazla zarar verecekleri sorunudur.

Lübnan’a dönersek, Nahr el Bared Filistin mülteci kampının köktendinci küçük bir Sünni grup tarafından işgal edilip, bombalanması göreceli olarak ufak çaplı bir gösterim miydi, yoksa bunun altında daha derin ilişkiler mi var? Amerikalı gazeteci Seymour Hersh’e göre “Fetih el Ansar” aslında Lübnan Hükümeti tarafından destekleniyor ve olay bir nev’i geri tepme miydi?
Bu konuda Lübnan’da iki adet "komplo teorisi" mevcut: Bunlardan biri, Amerikan yandaşı veya "hükümetteki çoğunluk" tarafının iddiasına göre "Fetih el İslam" Suriye servisleri tarafından yönlendirilmekte. Bunlara göre son çatışmalar eski başbakan Refik el Hariri suikastının Washington, Paris ve Londra tarafından BM Güvenlik Konseyi’ne götürülmesine karşı bir tepki olarak meydana gelmiştir.

Diğeri ise, Hersh’in yazısını kaynak gösteren bazılarına göre "Fetih el İslam" hükümetçe yönlendirilmekte ve arkasında Suudilerin ve ABD’nin olduğu şeklindedir.

Durum ile ilgili olarak doğruluğu kabul edilebilecek birkaç olgu vardır. Örneğin "Fatah el İslam"ın önde gelen liderinin daha önce Suriye tarafından hapse atıldığı bilinmektedir. Dolayısıyla Suriye rejiminin bu grubun arkasında olduğuna ilişkin somut bir veri yoktur. Ancak olayın BM Güvenlik Konseyi’ndeki uluslararası mahkemede oylanmasının hemen ardından meydana geldiği de bir olgudur. Fanatik Sünni köktendincilerin genellikle Suudilerle resmi veya resmi olmayan ilişkiler içinde oldukları da gerçektir. Bu noktada, çok muhtemeldir ki Hariri bloğu Şii-karşıtı mezhepsel gelenekten gelen ve El Kaide ile bütünleşen bu Sünni köktendinci grupla bir ilişki kurmuştur. Bu grubun amacı, esas olarak Hizbullah tarafından temsil edilen, Lübnan’lı Şiilerle sonuna kadar çatışmaktır. Ancak buradan hareketle, Hariri bloğunun bu grubu tamamiyle yönlendirdiği sonucuna varılması da çok sağlıklı olmayacaktır.

Çatışmayı ateşleyen ne olursa olsun, bir şeyin çok açık olduğunu düşünüyorum: Olay hemencecik belli bir gündem oluşturma adına kullanılmıştır. 1) Lübnan Ordusu’nun diğer güçlere karşı koyabilme yeteneğinin test edilmesi. Bunun için de işe en basit olanından başlanılmıştır. Lübnan Ordusu’nun Şiilerden ve Sünnilerden oluşan katmanlarının herhangi bir mezhepsel ayrışmaya yol açmayacak biçimde Filistinlilere karşı kullanılması; 2) Bu grupla savaşıyormuş bahanesi ile Kuzey Lübnan’daki Filistin mülteci kampına girip, burada kontrolü ele geçirmek.

Bu nedenledir ki, bir müddet sonra Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ortaya çıkıp, Lübnan Ordusu’nun kampa girişini "kırmızı çizgi" olarak ilan etmiştir. Başında Lübnan Ordusu ile dayanışma içinde olduğunu ifade etmesine rağmen, Nasrallah neden böyle bir açıklama yapmıştır? Çünkü Nasrallah Filistin kampının Lübnan Ordusu’nun 1559 sayılı BM kararını uygulama yeteneğinin olup olmayacağını sınadığı bir deney yeri olduğunun farkına varmıştır. 2004’te Washington, Paris ve Londra tarafından desteklenen 1559 sayılı BM kararına göre Lübnan Ordusu kamplardaki Filistinlileri ve Hizbullahı silahsızlandıracaktı.

Nasrallah, Nahr el Bared Savaşı’nın ilerde kendi güçleriyle çatışma noktasına geleceği yolun ilk adımı olduğunu kavramıştı. Bu çatışmada Washington Lübnan Ordusu’yla aktif dayanışma içine girmiş, kendisi Lübnan Ordusu’na silah sağlarken, müttefiklerini de Lübnan Ordusu’nun ihtiyacı olabilecek her türlü teçhizatı göndermeleri yolunda teşvik etmiştir.

Geçen seneki savaşın birinci yıldönümüne yaklaşırken oyunun mevcut durumunun geniş bir özetini yapar mısınız? Ateşkesten bu yana herhangi bir değişiklik olmuş mudur?
Hayır, tam anlamıyla bir kilitlenme mevcuttur. İçinden çıkılmaz durum devam etmektedir ve bu da gerginlik ve tehlike demektir. Ülke aylardır mezhepsel bir patlamanın kıyısındadır. Bu durum yeni bir kanlı çatışmayı, hatta bir iç savaşı ateşleyebilir.

Hizbullah’ın stratejisi tam anlamıyla batağa saplanmıştır. Olaylara mezhepsel açıdan bakmalarının getirdiği kısırlıklar, diğer mezhep grupları ve güç odakları ile olanak ve güçleri paylaşma anlayışları bu durumun nedenleri arasındadır. Bir dizi olayda hantal refleksleri ile ülkedeki Şiilerle Sünniler arasındaki mezhep ayrışmasının güçlenmesine neden olmuşlardır. Bu oluşumda Suriye diktatörlüğü ile yapılan ittifakın rolü çok önemli olmuştur.

Geçen yaz meydana gelen İsrail saldırısı sırasında hafifleyen mezhep ayrılıkları yeniden güçlenmiştir. Hizbullah’ın mezhepsel tavrı Hariri bloğunun mezhep ayrılığı açısından Sünnileri açık biçimde sömürmelerini/kullanmalarını kolaylaştırmıştır. Dolayısıyla durum batağa saplanmış, muhalefet geçen kış sağlamaya başladığı politik inisiyatifini kaybetmiştir.

Muhalefet derken Batı yanlısı hükümet karşıtı olan ve başını Hizbullah ile Aoun’un birlikte çektikleri hareketi mi kastettiniz?
Şii Hizbullah ve Emel, Maruni General Aoun ve diğer küçük güçler. Mezhepsel anlamda bu şu demektir: Müthiş bir çoğunluğa sahip olan Şiiler artı oldukça büyük bir grubu temsil eden Hristiyanlar; Sünnilerin çoğunluğuna artı Dürzilere artı Hristiyanların bir bölümüne karşı bir ittifak oluşturmuşlardır. Şimdiki duruma göre Lübnan’daki güçlerin yapılanması -görüntüsü böyledir- iç savaşın dorukta olduğu günlerdeki kadar mezhepsel.


*Gilbert Achcar savaş karşıtı aktivist ve Lübnan’da büyümüş olan bir akademisyen.
Noam Chomsky ile birlikte yazdığı “Korkulu Güç: Orta Doğu ve ABD Dış Politikası” isimli kitabı son kitaplarındandır.