Cuma, 23 Aralık 2005 (20 yıl 9 ay önce)
Sınıf mücadelesi en açık haliyle üretimi durdurma, grev-direniş, zor yöntemleri kadar sembolikleşmiş görünen araçlarla da yürütülen bir mücadeledir. Her tür araç, o savaşta mevziyi güçlendiren ya da zayıflatan bir faktör olarak elden kaçırılmamaya çalışılır. Bazen çok basit gibi görünen ayrıntılar bile o savaşın öznelerinden birine dönüşebilir.
Bir işyeri temsilcisinin gözleri parlayarak anlattığı ve sırf bir yoğurt hakkını vermemek için yaptıkları 35 günlük grev buna bir örnektir. Orada sorun işçilerin yoğurt yiyip yememesi değildir, yoğurt hakkının kesilmesinden sonra gelecek saldırılardır, yoğurtta sembolleşen açık arama girişimidir. İş yoğurttan başlayıp daha kapsamlı ve açık saldırılara kadar uzanacaktır. Deneyimli işçilerin iş yaşamlarında sık tecrübe ettikleri bir durumdur bu, bunu, “Patronlara elini verdin mi kolunu kaptırırsın”la özetlerler.
[foto]cadir1.jpg[/foto]
Hoş, günümüzde kaybedilenleri hatırlayacak olursak, su boğaza kadar yükselmiştir. Değil semboller, ana çalışma “kuralları” bile unutulur olmuştur. Mesai ücretlendirmesi, çalışma saatleri, iş güvencesi, emeklilik… bir çırpıda sayılabilir. Buna rağmen burjuvazi ve devleti tarafından saldırganlığın ayarı yükseltildikçe yükseltilmesine, yasalarla tahkim edilmesine karşın, en ufak direniş, grev, sendikalaşma çabası ya da birikmiş ücretlerin alınması için iş bırakılması bile şiddetle cezalandırılır olmuştur; çünkü işçi ve emekçilerdeki hoşnutsuzluk birikiminin gittikçe baskınlaştığının ve bir yön arayacağının bilincindedirler. Bu nedenle de işçi ve emekçilere karşı yürüttükleri saldırganlığın, savaşımın incelikleri de artmıştır. O saldırganlık, işçi sınıfının maddi kazanımları dışında sembolleşmiş değerlerine, alışkanlıklarına saldırıya kadar uzanıyor.
[foto]cadir3.jpg[/foto]
Yasaklar çiğnenebilir’in sembolü
Türkiye işçi sınıfı için,
grev ve direniş çadırları önemli bir yere sahiptir. Çadırlar sınıf mücadelesi açısından özellikle 12 Eylül karanlığının yarılmasında en önemli mücadele sembollerinden biri olmuştur. Faşist darbe geldiğinde ilk yapılanlardan biri grevlere bir ‘çekidüzen’ verilmesi olmuştu. Dayanışma grevleri yasaklanmış, fabrika önlerinde grev gözcüsü dışında beklenmesi, çadır kurulması yasaklanmıştı. 12 Eylül sonrasında yapılan ilk direnişlerde bu hakların tekrar kazanılması çabasında somutlanmıştı faşist darbe karanlığının yarılması. 85'te ilk kez greve çıkacak
Bayer işçisi ilk “çadırımsı” barınaklarını nasıl kurduklarını şöyle anlatıyor:
“12 Eylül’den sonra ilk kez greve çıkıyorduk. Kimse yeni gelen yasalarla nasıl grev yapılacağı hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Ama sonunda çıktık binbir zorlukla. Soğukta bekliyorduk, toplantı yaptığımız kahve bile basılıyordu, biz de hazırlık olarak elimize kağıt alıyor, polis geldiğinde oyun oynuyormuş gibi yapıyorduk. Çadır filan, hiçbir şey de yoktu. En sonunda yağmurlu bir günde üzerimize branda gibi bir şey gerdik. Yağmur sayesinde ilk barınağımız olmuştu. Sonra onu öyle bıraktık, daha sonra biraz daha geliştirdik. Ama polisler izin vermiyordu, onlar kaldırıyordu, biz kuruyorduk, onlar kaldırıyordu biz kuruyorduk. Köşe kapmaca oynuyorduk. Ama sonra kaldı.” Aynı şeyin daha sertleri, daha kavgalıları onlarca direnişte, grevde yaşanmıştı. Çadırlar defalarca yıkılmıştı ama sonunda grevlerde, direnişlerde çadırların kurulması “normalleşmişti.” Daha 95, 96′larda bile
Tuzla Deri işçilerinin jandarma terörüne rağmen yüzlerce kez yeniden kurduğu çadırlar da akıllardadır.
Faşist darbenin benzeri bir düzenlemesi, grevlerde bir şenlik yerine dönen fabrikaların önündeki desteği kesmek olmuştu. Darbeyle birkaç grev gözcüsü dışında fabrikanın önüne gelmek yasaklanmıştı. Sendikaların, işçilerin, ailelerin gelişine set koyularak hem dayanışma engelleniyor, hem grevin duyulmasının önüne geçilerek büyümesi, basınç yapması engelleniyor, hem de tek başına kalarak boğulması isteniyordu. Ancak bu yasak da ilk çiğnenen yasaklardan olmuştu. Grevler, direnişler başka işçiler tarafından, aileler hemen ziyaret edilmeye başlanmış, grev gözcü sayısı onlara, yüzlere çıkmıştı(!) Davul zurnalar çalınmaya, yemekler pişmeye, gece nöbet tutulmaya bile başlanmıştı. Çadır kurma mücadelesi, grev gözcüsü dışında bekleme yasağına karşın topluca greve desteğe gitme örnekleri, eski işçiler tarafından halen anlatılır, o konuşmalarda çadıra verilen önemi hissedersiniz, tırnaklarıyla elde ettikleri kendi kazanımlarıdır çünkü. Kısacası faşist darbeden sonra yasakların nasıl çiğnendiğinin, kağıt üzerinde kalabildiğinin en güzel örnekleridir çadır ve gözcü yasaklamaları.
[foto]cadir4.jpg[/foto]
Çadırlara artan polis “ilgisi”
Bugünse sınıf hareketinin gerilemesiyle birlikte direniş ve grevlerde de alabildiğine zayıflık yaşanıyor, temel hak ve kazanımlarda tam anlamıyla bir erime mevcut. Aslında sayısız direniş örgütlenmesine rağmen bunlar kısa soluklu oluyor ve kazanımsız sonuçlanıyor, içine gömülüyor. Birçok temel hak ve kazanım elden giderken gösterilen tepki cılızın ötesine geçemedi, geçemiyor. Dağınıklık, örgütsüzlük ve güvensizlik had safhada çünkü. Ve elbette ki bu süreçten grev ve direnişlerin sembolü ve kazanımı çadırlar da nasibini alıyor. 12 Eylül faşist darbesinin yasaları kağıt üzerinde kalır ve çiğnenir’in sembolü çadırlar da örgütlülüğe saldırının ilk nişanesi olarak tarumar ediliyor.
Son dönem birkaç direniş ve greve baktığımızda bile ortaklaşan bu eğilimi görürüz.
Çorlu Organize Sanayi‘de neredeyse 1 yıldır süren
İleri Deri’de geçtiğimiz ay, polis gece gelerek işçilerin çadırına el koydu, bununla da kalmayarak içindeki eşyalarla birlikte yaktı.
Serna Seral Tekstil grevinin ilk günlerinde fabrika karşısına kurulan çadır sabah 5'te 100 çevik kuvvet polisinin baskınıyla kaldırıldı. Çadırın yıkılmasıyla öfkeleri iyice artan işçiler,
“Onlar bizi çadırımızı yıkarak korkutacaklarını sanıyorlar. Halbuki öfkemiz iyice artıyor. Onlar yine yıkarlar, biz yine yaparız” diyorlardı, ki 2 gün sonra da çadırlarını yeniden kurdular. Bu girişim de 14 işçinin gözaltına alınmasıyla sonuçlandı. Ve
Cola direnişi. Militan bir havayla başlayan direnişte hemen ilk günler bir çadır kuruldu, ancak direnişin ilerleyen günlerin de iş işgale varınca, yapılan ilk şey polislerin gece gelip çadıra zabıtayla birlikte el koyması oldu, ertesi gün gelen işçilere birkaç gün boyunca çadır kurdurulmadı, işçiler birkaç gün içinde yeniden kavga döğüş çadırlarını kurdular…
Örgütlü olduğu
Kristal-İş tarafından gözlerden kaçırılan ve adı bile duyulmayan
Meka direnişinde ise jandarma çadır kurmaya bile izin vermiyor. Ziyarete giden işçiler Arnavutköy rüzgarında soğuktan titreyerek bekleşen işçilerden başkasını görmüyor. Eh, ne de olsa Kristal-İş
Topkapı Şişe Cam grevinde bile patronun koyduğu çadır yasağını delememişken, çatışmayı göze alamamışken, Arnavutköy kıracında hayli hayli yelkenleri suya indirecekti. Kısacası polis ve jandarma son dönemde sınıf örgütlülüğünün zayıflamasından güç bularak 12 Eylül yasaklarını işletmeye kadar işi vardırmıştır. Bugün çadır kurmak onca bedeli göze almak anlamına gelmektedir. Çadırları götürülen Serna işçilerine polisler, “Cola’da çadır var, ama nasıl var? Ağızlarını burunlarını dağıttık öyle var” diyerek bu bedele işaret etmektedir. Yarın sıra grev gözcüleri dışında fabrika önünde beklenmesinin yasaklanmasına gelirse şaşmamak gerekecektir.
[foto]cadir5.jpg[/foto]
Güç odağı grev çadırları
Çünkü fabrika önünde topluca beklemek de, grev çadırları gibi maddi bir toplanma noktası, bir güç odağı ve kaynaşma alanıdır. Burada işçiler direnişlerini tartışır, desteği görür, dayanma gücü artar. Çadırlarda eğitici tartışmalar yapılır, resimler asılır, işyerinde birbirinin yüzüne bile bakmaya fırsat bulamayan işçiler birbirini tanır, kaynaşır, yapay ayrımlar ortadan kalkar, sınıf kardeşliğini duyumsarlar, Serna Seral’de olduğu gibi örneğin genelde birbirine cinsellik nesnesi olarak bakan kadın ve erkek işçiler artık birlikte gece nöbet tutarlar. İleri Deri’de olduğu gibi okuma yazmayı çadırda öğrenen işçiler bile olur. Çadırlara okunması için küçük kütüphaneler kurulur, devrimci dergi ve gazeteler de okunmak için buralara koyulur. Grevler bir okulsa çadırlar da onun tahtası, sırası olurlar.
Direnişin-grevin gücüne göre çadırın “ihtişamı” da artar. Odalar, mutfak bölümleri bile olur,
Aymasan‘da olduğu gibi yağlı boya resim bile asılır, çadırın bir kapısı bile olur. Gelen destekçiler de çadırın görünümünden oradaki direnişin gücünü duyumsar ve moral toplarlar. Direnişle, grevle ilgisi olmayan çevre halkı ya da yoldan geçenler de çadıra, dövizlere, pankartlara bakarak durumdan haberdar olur, çadırlar görünümüyle de bir direniş habercisidir çünkü…
Bugün sınıfın en çok yoksunluğunu çektiği şeyin tam kendisidir aslında saldırıya uğrayan. Dayanışan, kaynaşan, sınıf kardeşliğini duyumsayan, sınıf dayanışmasını yaşayan ve güveni artan bir sınıf ve eylemi… Tüm bunları, sembolikliğiyle de maddi yanıyla da kendisinde toplayan çadırlar, tesadüfi olmayan şekilde saldırı altındadır. Yeni baştan kazanılacak ve tahkim edilecek değer ve kazanımlardan biri de bu nedenle grev çadırları olmak zorundadır. Sınıfın değer ve moral kaynaklarına sahip çıkmak, onlarla birlikte işçi sınıfı devrimcilerinin de önünde duran bir görevdir.
*Bu yazı Ufuk Çizgisi dergisinin 16 Ekim 2005 tarihli 24. sayısından alınmıştır.