Perşembe, 15 Şubat 2007 (19 yıl 8 ay önce)
Söz Alınterinin Kurultayı faaliyetleri kapsamında yürütülen “Kölece çalışmaya, kölece yaşamaya hayır!” kampanyasının konusunu emeğin korunması mücadelesinin talepleri oluşturuyor. Ancak, bu mücadelenin bütünsel kapsamı, bir kampanya ya da ajitasyon-propaganda faaliyetinin çok ötesindedir. Emeğin korunması mücadelesi, kitlelerin ve öncünün güç toplamasının yanı sıra, işçi sınıfı ve emekçi kitle hareketinin yeni bir devrimci yükselişinin de temel dinamik ve eksenlerinden birini oluşturacaktır.
Mücadelenin kapsamı
Emeğin korunması, işçi ve emekçileri fiziksel, düşünsel ve moral açıdan çürüten, çökerten, çözen, bireyselleştirerek birbiriyle rekabet halinde yıkıma uğratan çalışma ve yaşam koşullarına karşı işçiyi, ailesini ve bir bütün olarak sınıfı ilgilendiren mücadele taleplerini kapsar. O,
“sınıftaki iç çözülme, korku ve güvensizliği aşabilmenin, işçi sınıfının sınıf olarak varlığını koruyabilmesinin koşullarından biridir. Bununla birlikte, emeğin korunması mücadelesi, sadece fabrika ve işyerlerinde işçi sağlığı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesiyle de sınırlı bir mücadele de değildir; işçinin ailesiyle birlikte barınma, beslenme, sağlık, eğitim, kültürel gelişme, ulaşım, iletişim, yaşam çevresi, gelecek, hepsini kapsayan sosyal ve bireysel haklar bütünlüğünü de içerir. En basit ifadesiyle bunlar, günümüzdeki ekonomik, tarihi-sosyo-kültürel gelişim düzeyinde, işgücünün yeniden üretimi için zorunlu haklardır.” (Devrimci Proletarya ve Kolektif İşçi Bilinci)
Kapitalizmin mutlak genel yasası
İşçi sınıfını amansız bir sömürü karşısında çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek için mücadeleye yönelten, kapitalizmin bir yanda servet, diğer yanda maddi ve manevi sefalet birikiminde ifadesini bulan mutlak genel yasasıdır:
“… bütün artı-değer üretim yöntemleri, aynı zamanda, birikim yöntemleridir; ve birikimdeki her genişleme, bu yöntemlerin gelişmesi için bir araç haline gelir. Bundan da şu sonuç çıkar ki, sermaye birikimi oranında, aldığı ücret, ister yüksek ister düşük olsun, emekçinin yazgısı daha da beter olacaktır. Ensonu, nispi artı-nüfusu ya da yedek sanayi ordusunu, birikimin büyüklüğü ve hızı ile her zaman dengeli durumda tutan yasa, emekçiyi, sermayeye, Vulcan’ın Prometheus’u kayalara mıhlamasından daha sağlam olarak perçinler. Sermaye birikimine tekabül eden bir sefalet birikimi yaratır. Bu yüzden, bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, bilisizliğin, zalimliğin, ussal yozlaşmanın birikimi ile aynı anda olur.” (Kapital c. 1)
Dolayısıyla, işçi hareketinin yükseldiği dönemlerde ekonomik ve sosyal haklarda gelişme sağlanmakla birlikte, emeğin korunması kapsamında yer alan taleplerin bütününün karşılanması kapitalizm koşullarında mümkün değildir. Bunun sağlanması için kapitalist sömürü koşullarının ortadan kaldırılması, işçi sınıfı iktidarının kurulması gerekir. “İşçi sınıfının ekonomik kurtuluşu, her siyasal hareketin bir araç olarak tabi olması gereken amaçtır.” Sosyalizm, kapitalizme karşıt olarak insanın maddi ve kültürel ihtiyaçlarının genişletilmesi ve emekçilerin insanal gelişiminin süreklileştirilmesi üzerinde yükselir.
Ancak bu, işçi sınıfının kapitalizme karşı emeğin kurtuluşu hedefiyle yürüttüğü mücadeleyi kendisi için en elverişli koşullarda vermesinin önemini ortadan kaldırmaz. Dahası, işçi sınıfının maddi ve manevi çürümeye karşı enerjik, özgüvenli bir mücadeleye girişmesi, onun sınıf olarak davranabilmesi, iç rekabet içerisinde tükenip gitmemesi ve kapitalizme karşı enternasyonal birlik ve dayanışmasını sürekli yükseltebilmesi açısından belirleyici önem taşır. Bundan ötürü, tarih boyunca sınıf örgütleri, komünist partiler, sınıf sendikaları, işçi sınıfının ağır çalışma ve yaşam koşullarından kurtuluşu için sürekli mücadele yürütmüşler, parti programlarının temel unsurlarından birisini de emeğin korunması talepleri oluşturmuştur.
Sınıf örgütlerinin programında emeğin korunması
8 saatlik işgünü, gece çalışmasının istisnai hale getirilmesi, kadınlara gece çalışmasının yasaklanması, çocukların çalıştırılmasına -çalışmanın eğitimle birleştirilmiş olması dışında- izin verilmemesi, işyeri koşullarının işçi sağlığına uygunluğunun sağlanması gibi -asıl olarak 2. Dünya Savaşı sonrası sosyalizmin basıncı ile kapitalizm koşullarındaki en geniş kazanımlar halini alan- talepler,
Gotha ve
Erfurt Kongrelerinden başlayarak sınıf örgütlerinin programlarında yer aldı.
Marx ve
Engels, bu taleplerin içeriklendirilişindeki bulanıklığa işaret edip düzelttiler.
1. Enternasyonal‘le birlikte, dünyanın her yerinde işçi sınıfının bayrağı olarak formüle edilen 8 saatlik işgünü şahsında, emeğin korunması,
“işçi sınıfının sağlığını ve fiziksel enerjisini yenilemek ve aynı zamanda onlara zihinsel gelişme, toplumsal ilişki ve toplumsal ve siyasal eylem olanağını sağlama“nın zorunlu koşulu olarak tanımlandı. Marx ve Engels’in önderliğinde, 1. Enternasyonal, bununla da sınırlı kalmayarak işçi sınıfının ekonomik ve siyasal mücadelesi arasındaki dolaysız bağlantıyı ortaya koydu:
“… işçi sınıfının kurtuluş mücadelesinin sınıfsal ayrıcalıklar ve tekeller uğruna değil, eşit haklar ve görevler ve her türlü sınıf egemenliğinin kaldırılması uğruna mücadele demek olduğunu;
Bütün biçimler içerisindeki köleliğin, her türlü toplumsal sefaletin, zihinsel çöküşün ve siyasal bağımlılığın temelinde, çalışanların, iş araçlarını, yani yaşam kaynaklarını tekelinde bulunduranların iktisadi boyunduruğu altına girmelerinin yattığını;
İşçi sınıfının iktisadi kurtuluşunun, bu nedenle, her siyasal hareketin, bir araç olarak, tabi olması gereken amaç olduğunu; Bu büyük amacı hedefleyen bütün çabaların, her ülkedeki emeğin farklı bölümleri arasında dayanışmanın eksik oluşu ve değişik ülkelerin işçi sınıfları arasında kardeşçe bir birlik bağının bulunmayışı yüzünden, bugüne dek başarısız kaldığını; Emeğin kurtuluşunun ne yerel ne de ulusal bir sorun olmayıp, modern toplumu içeren bütün ülkeleri kucaklayan ve çözümü en ileri ülkelerin pratik ve teorik işbirliğine dayanan toplumsal bir sorun olduğunu…” (Uluslararası İşçi Birliği Genel Tüzüğü).
Sınıf hareketinin ebesi
Emeğin korunması mücadelesi, işçi sınıfının sınıf olarak hareketinin yüzlerce yıllık köklere sahip ebesidir. Işçi sınıfı hareketi, ilk bölüklerinin ortaya çıktığı 14. yüzyıldan başlayarak, ancak asıl olarak da Sanayi Devrimi sonrasında, ölümcül çalışma koşullarına karşı mücadele talepleri içerisinde şekillendi. Bu taleplerin başında, kadınlar ve çalışma yaşı 5′e kadar düşen çocuklar dahil tüm işçiler için 14-16 saati bulan işgününün sınırlandırılması; kadınların ve küçük çocukların özellikle maden gibi tehlikeli işkollarında çalışmalarının yasaklanması geliyordu.
“Sermayenin, işgününün, önce normal üst sınırına kadar uzatması ve ardından bundan da öteye, 12 saatlik doğal günün sınırına uzatılması yüzyılları aldıktan sonra, 18. yüzyılın son üçte-birinde, makineleşmenin ve modern sanayiin doğuşuyla birlikte, bunu yoğunluğu ve boyutları bakımından bir çığı andıran müthiş bir sınır tanımazlık izledi. Ahlakın ve doğanın, yaşın ve cinsiyetin, gecenin ve gündüzün bütün sınırları yıkıldı.” Buna karşılık, “‘Özgür’ emekçinin, ancak kapitalist üretimin gelişmesi sayesinde, toplumsal koşulların baskısıyla, yaşaması için gerekli şeyler karşılığında yaşamının tüm faal kısmını, çalışma yeteneğinin ta kendisini satmak, bir tas çorba için doğumla kazandığı haklarını devretmek zorunda bulunduğunu anlayabilmesi için aradan yüzyılların geçmesi gerekmiştir.”
Bu, 1802′den başlayarak, işçi sınıfının burjuvaziyi, birçoğu sermayenin durmaksızın genişlemesi, makineleşmenin artması ve tarım alanlarının hızla boşalması ile geri püskürtülen iş yasalarını çıkarmak zorunda bırakması sürecidir. 1833′de sabah 5′ten başlayarak 15 saat olarak belirlenen işgününün 13-18 yaş arası gençler ve kadın işçiler için 10 saate indirilmesi için proletaryanın 1847′ye kadar sürekli savaşması gerekmişti. Sonraki dönemde 8 saatlik işgünü talebi emeğin korunması mücadelesinin temel talebi haline geldi. 1866′da ise
Uluslararası Emekçiler Birliği, işçi hareketinin bayrağına 8 saatlik işgünü talebinin fethedilmesini yazıyordu:
“İşgününün sınırlandırılması önkoşuldur, bu sağlanmadan, kurtuluş yolunda atılacak diğer bütün adımlar başarısızlığa mahkumdur. …. Kongre, sekiz saatlik süreyi, işgününün yasal sınırı olarak önerir.”
Birinci Enternasyonal bununla da kalmıyor; emeğin korunmasının temel talebi olarak işgününün sınırlandırılmasını, “iyileştirme ve kurtuluş doğrultusundaki bütün öteki girişimleri kendisi olmaksızın yetersiz bırakacak bir önkoşul” olarak niteliyordu.
8 saatlik işgünü mücadelesi, emeğin korunması sınırları içerisinde kalmamış; sendikaların yaratılması ve
1 Mayıs’ın kazanılması şahsında, işçi sınıfı tarihinde proletaryanın kapitalizme karşı enternasyonalist devrimci hareketinin
en güçlü dayanağı olarak yerini almıştır.
Neoliberal saldırı ve emeğin korunması mücadelesi
Başta harekete ilk siyasal ve moral itilimi veren 8 saatlik işgünü olmak üzere, kadın ve çocuk emeğinin korunması, sendika ve toplu sözleşme, sigorta hakkı, emeklilik, işçi sağlığı ve iş güvenliğinden yaygın eğitim, ulusal sağlık sistemi, barınma hakkı vb.ne dek en geniş kapsamı ile emeğin korunmasına yönelik kazanımlar, yüzlerce yıllık mücadelenin ve sosyalist
SSCB’nin kapitalizm üzerindeki basıncının ürünü olarak elde edildi. Işçi sınıfını emeğin korunması taleplerini yeniden mücadele
gündeminin ön sıralarına taşımak zorunda bırakan ise, ‘80′li yıllardan beri kapitalist sınıf tarafından topyekun bir tarzda yürütülen
neoliberal sosyal yıkım saldırısı olmuştur.
Burjuvazinin siyasal zor aygıtının etkinleştirilmesi ile birleşik olarak işçi sınıfı ve emekçilere yöneltilen neoliberal sosyal yıkım saldırısıyla, işçi sınıfı, iki yüzyıl önceki “vahşi kapitalizm” koşullarına geri döndürülmektedir. Nispi ve mutlak artıdeğer sömürüsünün şiddetlendirilmesiyle tüm kazanılmış haklar, tarihsel kazanımlar sistematik olarak tasfiye edilmektedir. İşçi ve emekçileri, Çin gibi ülkelerdeki bölükleri başta olmak üzere en ağır kölece çalışma ve kölece yaşama mahkum eden bu saldırı, sosyal hak kayıplarıyla sınırlı kalmaksızın onları fiziksel, düşünsel, moral olarak çözmekte, sınıf kültürünü çözüp güven ve özgüvenini darmadağın etmektedir.
Bugün işçi sınıfının her düzeyden güven, özgüven, birlik ve dayanışma örgüsünün yaratılması ve devrimci bir siyasal-sendikal mücadelenin örgütlenmesinde, emeğin korunmasına yönelik taleplerin yükseltilmesi, işçi hareketinin ilk devrimci atılımlarındakine
denk önemdedir.