8 Mart beni çağırıyor

Çocukluğunda fabrikadaydı, çocuğunun bebekliğinde de; içimizden biri sesleniyor:

KADIN
Salı, 26 Şubat 2008 (18 yıl 7 ay önce)

Çocukluğumun saklambaç oyunlarında saklı kaldığı bir yerdeyim. Tam da bu yerde annelik duygusu bedenimi en derin yerlerinde içimi kah mutlu kah hüzünlü bir melodi misali okşuyor. Çünkü henüz ilk okul çağındayken yoksulluk beni çocuk işçi sınıfına dahil etmişti. Çocukluğunu yaşamayan biri olarak bir çocuk doğurmak / yetiştirmek... Onunla hiç tatmadığım çocukluğumu mu yoksa anneliği mi yaşayabilecektim? Aslında yaşadığımız dünyada sınıfsal / kültürel / siyasal yozlaşmanın dibe vurduğu bir süreçte nasıl anne olabilecektim ki? Ya da onun bu sistemin çarklarından nasıl koruyacaktım, temel ihtiyaçları, insani ihtiyaçları her şeyden önemlisi ona insana, yaşama dair neler katabilecektim? Her şeyin çıkarlar üzerine kurulmuş olduğu bir dünyada insanlığın yok sayıldığı ve kardeşi kardeşe vurduran bir sistemin parçası olmamasını nasıl sağlayacaktım?

Bütün bunlar hamileliğim döneminde beynimi her daim kemiren sorulardan bir kaçıydı sadece ve kendimi bütün bunlardan uzak tutamıyordum, tutmakta istemiyordum işin aslı. Çünkü bir anne adayıydım artık ve bunların cevabını yaşamın içinde birlikte yaşayarak öğrenecektik, bilmezdim ki asıl sorular/sorunlar doğumdan hemen sonra başlıyormuş.

İnsan olduğumuz için


İnsanın sosyalleşerek var olduğunu söyleyenlere inat hiç durmadan çalışan insan fabrikalarında, kurmalı bir makine gibi bedenimize sahip olmak istiyorlar. Bu da işçi sınıfı olarak koşullarımızı değiştirmek için taleplerimizi yükseltmemizi ve insani ihtiyaçlarımızı ortaklaştırmamızı, aynı alanlarda birleşmemizi zorunlu kılıyor. İnsan olduğumuzu unutmamak için.
Neyseki anne karnındaki 9 aylık misafirliği bitmiş dünyaya kendi sesiyle merhaba diyecekti artık oğlum. Ve sancılı 17 saat 10 dakikalık bekleyişten sonra dünyaya merhaba dedin. Seni ilk kucağıma verdiklerinde bana yaşattığın duyguyu ifade etmek o kadar zor ki anlatamam... Fark etmeden belki de ilk kez gözyaşlarımın bu kadar çabuk aktığını gördüm ve kokunla kır çiçeklerini getirdin sanki, ruhumu / zihnimi / bedenimi tazeledin. Seninle doğdum sanki, ve bunun gibi ifadesi zor mutluluk veren duyguları yaşadığımız saatlerde, hastanedeki ilk gecemizde sağlık sisteminin bize yaşattığı ilk deneyimi birlikte kazandık. Saat 23:00'den 02:30'a kadar hiç durmadan süren hıçkırıklar kaşısında ne yapacağımı bilmeden nöbetçi hemşireye (çocuk doktoru yoktu) gidip (birçok kez gittiğimde hemşire odası boştu) bana yardımcı olur musunuz yaklaşık 3 - 3,5 saattir hiç durmadan oğlum hıçkırıyor ne yapmalıyım diye sorduğum da umursamaz bir tavrıyla yüzümüze bile bakmadan bir şey olmaz geçer "siz de kedi misali..." diyerek geçiştirmesi... İşte oğlum bu ülkedeki sağlık sisteminin çarpık sesiyle sana ilk merhabasıdır dedim içimden, çünkü sağlık sisteminin özelleştirme adı altındaki çürümüşlüğün ispatıdır bu.

Oğlum, seninle doğumdan itibaren 8 hafta birlikte olabildik. Kısacık olan bu sürenin ardında benim işe senin de anneanneye gitme zamanın gelmişti. Çünkü hem anne hem de çalışan bir kadındım ve bize ayrılan süre sadece 2 aydı.

Alınterimizle şekillendirdiğimiz yaşamın içinde, tıpkı bir köle misali hiç durmadan mesai adı altında çalıştırıyorlar bizleri. Sendikasız, sosyal güvencesiz ve adına emeklilik dedikleri yani mezarda emeklilik sürecidir iş hayatı. İnsanın sosyalleşerek var olduğunu söyleyenlere inat hiç durmadan çalışan insan fabrikaları, kurmalı bir makine gibi bedenimize sahip olmak istiyorlar. Bu da bizi, işçi sınıfı olarak koşullarımızı değiştirmek için taleplerimizi yükseltmemizi ve insani ihtiyaçlarımızı ortaklaştırmamızı aynı alanlarda birleşmemizi zorunlu kılıyor. İnsan olduğumuzu unutmamak için.

Bir işçiyim, kadınım, anneyim...

İnsanca bir yaşam özlemim. İnsanca yaşam için, soframıza ekmek için, ruhumuza gül için 8 Mart'lar beni, benim gibi işçi ve emekçileri çağırıyor.

Haydi gir koluma...