Yaşam boyu mücadele

Alınteri'nden kendi gücünün farkına varan ve bunu aşan emekçi kadınların hikâyesi:

KADIN
Cumartesi, 5 Nisan 2008 (18 yıl 2 ay önce)

Alınteri, Sayı: 54, 5 Nisan 2008

"Ailesi dışında düşüncesini söylemeyen veya herhangi bir öneride bulunmaya cesaret edemeyen kadın, kendi gücünün sınırlarını bilemez" tespitinde bulunuyor Clara Zetkin. Üç hikayelik bir yazı dizisine başlıyoruz. Bu dizide yavaş yavaş kendi gücünün farkına varan ve bunu aşan emekçi kadınların hikâyesini bulacaksınız:

Kader, yaşamlarına yapışmış kara bir gömlek gibiydi. Dökülen gözyaşlarının aksinde kara bulutların arasından süzülen bir tutam ışık, çaresizlikle haykırıyordu onlara. Üç kadının hikayesidir bu. Işığın düştüğü yere bakmaktan vazgeçip geldiği yere doğru yürümeye karar veren üç kadın. Artık onların eli, üzerlerine giydirilen gömleği iliklemiyor; tersine bir paçavra gibi o karanlığın içine fırlatıyordu. Işığı takip ettikçe karanlık bulutları da aştılar. Kader diye içine sokuldukları cenderenin binlerce yılın gerici birikimiyle örülen demir parmaklıklar olduğunu gördüler. Niçin boyun eğmişlerdi ki o güne kadar? İşte direniyorlardı ve yeni bir yaşam çıkıyordu karşılarına. Yaşamak güzel şeydi ve takip ettikleri ışık da en insani hayalleriydi. Bugün o üç kadın da bir daha o karanlık günlere dönmemek için ve bugün hala yaşadıkları zorlukların üstesinden gelebilmek için var gücüyle direnmek zorundalar. Var olmak, yaşamak ve hayallerinden taviz vermemek için direnmek zorundalar. İşte ilk hikayemiz:


Bizimkisi küçük bir ilçe, kızlar okula da gider üniversiteye de yollanır. Ama birkaç girişten sonra sınavı kazanamazsan evlendirilirsin. Severek evlendim diyebilirim. Severek yerine sevinerek desem daha doğru. Bir memurla evlenirse sevinir insan.

Ayrıldığımda bir çocuğum da olmuştu. Sadece çevremi ve kocamı değil tüm önyargıları da karşıma almış oldum. Karşıma çıkacak zorlukları tahmin ediyordum, ama yaşamak başka bir şey. Bir tek babam yanımdaydı. O da beni onayladığı için değil, sevdiği için.

Neden mi ayrıldım? Evet, kocam elinde poşetlerle eve gelirdi. Ve ben onun ne kadar güçlü olduğunu düşünüp saygı duyardım. Karnın aç da olsa tok da olsa hiçbir insan dayak yememeli, küçük düşürülmemeli. Eve gelen o poşetler bir anlam taşımıyordu artık; o eller, o poşeti tutan eller beni döveli beri. Dayak gene anlatılabilir; ama aşağılandığı mı çevreme anlatmak o kadar zor oldu ki. Sanki kocası tarafından küçümsenmek, aşağılanmak bir sorun değil gibiydi.

Her şeye alışabilirdim fakat çocuğumla sokağa çıktığım zaman kadınların çocuğuma bakıp da ‘Vah yazık’ demelerini içim kaldırmadı. Yeni bir hayat, özgür bir hayat, kimseye yük olmadığım bir hayat kurmalıydım.

Üniversite maceram böyle başladı. 10 sene sonra sınava girecektim. Tahmin edersiniz annem dahi bırak şu sınav işini de çocuğunla ilgilen diyordu. İlkokul hocam sürekli dalga geçiyormuş benimle "O sınavı kazanacak ha!" diye. Eşi anlatıyordu bana. Arkadaşlarım ‘Bırak şu sınavı da gel biraz dolaşalım’ derdi. Evde tek bir odada soba yanar, on nüfus bir aradadır. İşte bu koşullarda çalışmak zorundasındır.

İlk deneme sınavından tüm ilçede en yüksek notu ben aldım. Nasıl mı oldu? Okuduğum tek bir satırı bile hazmetmeden geçmiyordum. Önce bir sevinç yumağı oluştu çevremde, beraber sınava girdiğim gençlerdi bunlar. Sonra diğer sınavlarda da yüksek notlar almaya başladım. Anlatmak çok zor. Artık bu sadece benim mücadelem olmaktan çıkmıştı. Bir tabu vardı karşımda, hayallerime ulaştığım oranda onu parçalayacaktım. Bizim ilkokul hocası eşiyle beni tartışmaya devam ederken, aynı aşağılanmayı yaşayan o kadının yüzü gülmeye başlıyordu ben başardıkça. Artık annem çocuğumu komşulara götürüyordu ben rahatsız olmayayım diye.

Bir gün tarladayım, kardeşim koşa koşa geliyor: ‘Abla kazandın, Ankara’yı kazandın!’ diyor. Tüm ilçe benimle seviniyor sanki.

Benden sonra ilçede birçok evli kadın da girmiş sınava; hatta birkaçı da kazanmış. Bir yol açmıştım artık. "Dul" olmanın hiçbir şey olmak olmadığını ispatlamış olduğumu düşünüyorum.

Sınavı kazandım ama nasıl okuyacağım? Babam ceketimi satar gene de okuturum seni diyor. Duygulanıyorum; ama o ceketle Ankara’ya bile gelemem ki. İlk altı ay çok zor geçiyor. Artık burslar, ev arkadaşım ve çalıştığım işler var. Bazıları sen okuyana kadar çocuk memlekette kalsın diyor. Olmaz, benim için asla olmaz bir şey bu. Kardeşimle beraber çocuğum da geliyor Ankara’ya.

Şimdi okul da bitti. Artık eve elinde poşetlerle gelen benim. O eski günlerin tüm sihri siliniyor. Demek ki kocamı karşımda o kadar güçlü kılan ekonomik gücüymüş.

Ayrılmak sorun değil. Sorun kadının kendine özgüvenini kaybetmemesi. O özgüveni taşımak ve hissettirmek lazım. Benim hakkımda nasıl düşünürler deyip kabuğuna çekilmemek lazım.

Şimdi sorunsuz bir yaşam sürdürüyorum diyemem. Çalışıyorum ama bugünden yarına işsiz kalıp kalmayacağım belli değil. Eve bugün poşetlerle geliyorum, ama ya yarın ne olacak diye düşünmeden edemiyor insan.

Emekçi kadın iki yükle geliyor dünyaya. Önce kocasının, sonra patronunun kölesi oluyor. Ben ilk kölelikten kurtuldum. İkincisinden kurtulmak daha da zor. Onun için mutlaka bir araya gelmek ve güçlü olmak lazım. Artık arkadaşlarla bir araya gelip sorunlarımız için örgütlenmeye başladık; patronların köleliğinden kurtulmak için.

Son olarak şunu söyleyeyim ki kadınlar, erkekler kimse hayallerinin peşini bırakmasın.

Hikayeyi dinleyince şaşırıyorum. Onun mücadelesi ile övünç duyuyorum. O da benim şaşırmama şaşırıyor. Karanlığın en koyu olduğu yerde başlarmış aydınlık. Yeter ki hayata tutunsun ve geleceğe, insanca yaşama dair umudunu kaybetmesin.