Sabah saat 8:30 suları, Ankara Sıhhiye köprüsünde toplanmışız. Erkekler kadınlar işçiler memurlar gençler çocuklar… Herkeste heyecanlı bir koşuşturmaca: “Ekmekler alındı mı?, Çamur nerde çamur? Falanca gelemiyormuş çocuğu hastalanmış, tüh!” Haftalardır uğraştığımız Alınteri pikniği gelmiş çatmış, artık yola koyulma zamanı! Birer ikişer otobüslerimize biniyoruz.
Beynam ormanlarına geldiğimizde kahvaltı sofrası kurulmaya başlanmış bile. Neydi sloganımız? Dostların arasındayız, güneşin sofrasındayız. Öyleyse haydi herkes iş başına! Kimimiz sebze yıkıyor, kimimiz peynir doğruyor, kimimiz çayın başında. Ama o da ne, sanki bazı erkekler bir iş yapmıyor! Hemen bir bıçak bir salatalık tutuşturuyoruz ellerine, gülüşerek sitem ediyoruz ve hep beraber yapıyoruz işleri. Soframızda da yok yok, bir de aileler börek çörek getirmişler ki değmeyin keyfimize! Güle oynaya kahvaltımızı yapıyoruz.
Çocuklar, çocuklar, ne kadar tatlılar! Ama bazen anne babalarının da ellerini kollarını bağlayabiliyorlar. Ama biz önceden düşünmüşüz; hem anne babayı hem de çocukları bu bağımlılık ilişkisinin zincirlerindğn kurtarmak ve çok yönlü özgürce gelişimini sağlamak için Sovyetlerin kolektif çocuk kreşlerini örnek alıyoruz. Bir sanatçı dostumuz kilden çamurlar getiriyor çocukların yeteneklerini sergilemeleri için. Onlar hayallerini inşa etmeye başlamışken bir de bakıyoruz ortam kalabalıklaşmış, “yaşlı çocuklarımız” da onların yanlarına oturmuş büyük bir ciddiyetle sanatını icra ediyor! Çocuklar için çeşitli yarışmalar yapılıyor. Ödülleri de İran’lı devrimci yazar Behrengi’nin kitapları oluyor, çocuk hikayeleriyle emeği, özgürlüğü ve mücadeleyi anlatan kitaplar bunlar.
Yarışma sadece çocuklar için olur mu? İşçiler, memurlar, emekçi kadınlar, gençler; bilgi yarışması için gruplarımızı oluşturuyoruz. Sorular ilerledikçe ortalık kızışıyor, ama öyle gözlerini kazanma hırsı bürümüş bir kızışma değil bu. Hiç dinmeyen kahkahalar eşliğinde biri birinden “işyeri komitesi”ni öğreniyor, biri birinden Nuri İyem’in kim olduğunu; işte sosyalist yarışma diye buna denir! 20 soruda 17 doğru yanıt veren Yürüyüş Senfonisi grubu yarışmayı kazanıyor ve ödülleri olan Ufuk Çizgisi setlerini alkışlarla alıyorlar.
Bilgi yarışmasının ardından biraz serbest zamanımız var. Top oynuyor, bağlama çalıp halaylar çekiyoruz. Bu arada hala bilgi yarışmasının kritiği yapılıyor! Piknik öncesinden endişesini duyduğumuz gruplaşmadan ise eser yok, ne güzel. Öğle yemeğimizi de aynı şekilde -güneşin sofrasında olduğumuzun bilinci ve neşesiyle- yiyoruz.
Yemekten sonra bir eğitim emekçisi dostumuz herkesi bir oyun oynamaya davet ediyor. Gönüllü 10 kişi çağırılıyor, çıkanların ise başlarına geleceklerden haberleri yok! Hepsinin gözleri bağlanıyor ve birbirleri duymadan her birine 1′den 10′a kadar numaralar veriliyor. Ve istenen şu: gözleri bağlı bir vaziyette ve kesinlikle ağzını açmadan 1′den 10′a kadar yanyana sıraya dizilecekler. “Ohoo mümkün değil!, Siz dalga geçmek için çıkardınız bizi buraya!!” çığlıkları yükseliyor oyunculardan. Ama yok, bu bir şaka değil. Önce uzun uzun dolaşıyorlar el yordamıyla ama bu çözümsüzlükten başka bir şey üretmiyor. Arada hile yapıp konuşmaya, kendisinin kaç numara olduğunu söylemeye çalışanlar oluyor. Bazısı ise hiç yerinden bile kıpırdamıyor. Tabi bu arada sık sık seyircilerin kahkahalar patlatmasına neden olan sahneler yaşanıyor! Sonunda biri bir kopya veriyor: bir alkış sesi. Oyuncular hemen bu kopyayı alıyor ve kısa bir süre içerisinde her biri kendi numarası kadar alkış tutarak olayı çözüyor, sıraya diziliyorlar. Oyunu oynatan dostumuz bundan sonra oyunun felsefesini açıklıyor: “Gündelik hayatta ezberlemiş olduğumuz çözümlerin (konuşmak gibi) işe yaramadığı durumlarda yeni yaratıcı çözümler (alkış gibi) bulmak zorundayız, ve bu çözümler çoğu zaman gözümüzün önünde durmaktadır. Mesele o ezberciliği kırmaktır.”
Bu ufak oyunun hemen ardından başlayan söyleşimiz de yine bu oyuna bir göndermeyle açılıyor: “Farklı farklı yerlerden aynı sorunları yaşayan insanlar olarak bir araya geldik. Bu çok önemli bir adım. Sadece kendi numaranın 7 olduğunu bilmek yetmez, 6 ve 8′in de bilincinde olmadan sorunlarımızı çözemeyiz”. Bunun üzerine bir işçi söz alarak asgari ücret sorunundan, bir büro emekçisi de örgütlülük sorunundan bahsediyor. Başka bir işçi, tek dinlenme günü olan Pazar günü bu pikniğe geldiklerini ve pikniğin sonunda sunacakları şiir dinletisini de yine işten arta kalan nadir zamanlarında hazırladıklarını söyleyerek zaman sorununa dikkat çekiyor ve ekliyor: “İlk kez patron adına değil kendimiz adına bir şeyler ürettik.” Bir emekçi memur Eğitim-Sen genel kurulunda yaşadıklarını anlatıyor, bir sinema emekçisi ise soruyor: “Gazetenin daha çok insana ulaşması için ben ne yapabilirim?”. EGO işçisi, sorunlarından ve çözüm yollarından bahsettiği konuşmasıyla sanki buna bir cevap veriyor: “Bu gazeteye istediğiniz kadar destek veririm, gerekirse tüm arkadaşlarımı getirip gazeteye üye yapayım. Tüm gücümle kuvvetimle yanınızdayım!”
Siteler Şiir Grubu’nun şiir dinletisi ve bir dostumuzun çaldığı güzel türkülerle pikniğimiz son buluyor. Dönüş yolunda ormandan aşağı kıvrıla kıvrıla inerken kafamızda, yaptığımız söyleşiden birkaç cümle yankılanıyor: “İpek böceğiydik, kozamızdaydık. Artık bu kozayı kırdık biz, ama uçmamıza daha var. Önümüzde İşçi Kurultayı var ve daha niceleri. Uçmayı öğreneceğiz, kanatlarımız da Alınteri olacak!”
10 Temmuz Pazar
Ankara Alınteri Pikniğinden…