Beş cana üç lira ceza veren düzenin unutturmaya çalıştığı kadın işçilerin yakıldığı yerdeydik
Her türlü aşağılık koşullarda köle gibi çalıştırılan kadın ve çocuk işçiler, evlerine bir parça ekmek götürmenin bedelini canlarıyla öderler. Koca dayağı, işkencesi, tecavüzü ve töre cinayetleri hep kadını vurur. Sokakta, işyerlerinde, taciz ve tecavüzler gün yüzü görmemize fırsat vermez.
Bilindiği gibi 29 Aralık 2005 gecesi Bursa Çalı‘daki Özay Grup Tekstil’de sendikasız-sigortasız çalıştırılan 15 yaşındaki Ayşe Denizdalan, 17 yaşındaki Sadife Düdüş, 21 yaşındaki Gülden Çiçek, 27 yaşındaki Necla Özveren ve 32 yaşındaki Sevgi Sesli gece vardiyasında çıkan yangında ölmüşlerdi. Sevgi Sesli öldüğünde hamileydi. 5 sınıf kardeşimizi kaybettiğimiz yangının üzerinden tam 2 yıl üç buçuk ay geçti. O karanlık gece hiç aklımızdan gitmedi, gitmeyecek. Patron, işçilerin üzerine kapıyı kilitledi. 5 işçi kadın dumandan boğularak can verdi. Kadınlarımızın çocuk yaşta bedenleri namluya sürülüp özlemleri, hayalleri küle dönerken patrona ödül gibi ceza çıkar. İşçilerin üzerine kapıları kilitleyen patrona önce 10 yıl hapis cezası verilir, sonra cezası paraya çevrilir!
Konfeksiyon İşçileri Derneği olarak Bursa’da yanan kadın işçileri, yürüttüğümüz bütün çalışmalarda gündemleştirmeye çalışmış, bu toplu işçi cinayetiyle ilgili bir dizi eylem ve etkinlikler düzenlemiştik. Mart ayı çalışması kapsamında programımızda Bursa’ya gitmek, yangında ölen işçi kadınların ailelerini ziyaret edip bununla ilgili eylem ve etkinlikler yapmak da vardı. Mart ayının eylemlerle yoğun geçmesinden dolayı ziyaretimizi ancak 13 Nisan'da gerçekleştirebildik.
Çalı beldesine geldiğimizde bizleri karşılayanlarla birlikte karşılıklı kısa bir bilgilendirme yaptık. Birkaç işçinin bizimle görüşmek için geleceğini söylediler ve biz de beklemeye başladık. Belli bir süre sonra işçilerin gelmekten vazgeçtiklerini öğrendik. İşçiler yoğunluklu olarak fabrikanın civar köylerinde oturuyorlar. Bizim de düşüncemiz eğer bağlantı bulamazsak köye gidip işçileri orada bulup konuşmaktı. Öyle de oldu zaten.
Yaylacık köyü, Çalı beldesine üç kilometre uzaklıkta şirin bir köy. Yürüyerek gitmek zorundaydık, çünkü oradan dolmuş yokmuş. Günün bütün olumsuzluğunu ve gerginliğini bu yürüyüş yatıştırmıştı. Yemyeşil tarlaların içinden birbirimizle şakalaşarak güle oynaya köye geldik. Her taraf gelincik ve papatya dolu; tabii şalvarlı genç ve yaşlı kadınlar. Kimlere adres sorsak güler yüzle karşılanıyor ve bize yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Nihayet köye vardık; birine Ayşe’nin evini soruyoruz. Güler yüzle hemen gösteriyor.
İsmiye Teyze evinin avlusunda oturmuş akşama yemek hazırlıyordu. Bizi gördüğüne başta pek de sevinmedi, hatta tepkiyle karşıladı. Kimseyi görmek istemediğini, kendisinin zaten bir şey bilmediğini söyledi. Biz birer ikişer kadınlar olarak etrafını çevirdik. İstanbul’dan kendisini ziyarete geldiğimizi söyledik. “Ben sizi davet etmedim ki nerden geldiyseniz geldiniz, bana ne? Niye geldiniz?” dedi. Yangından beri hala kendine gelmediğini, kimseyle konuşmadığını, zaten davayla ilgilenenin kendisi değil de eşi olduğunu söyledi. "Zaten bütün köy beni suçladı, 'ne gönderiyon küçücük kızı, senin yüzünden öldü' dediler." Biz de tatlı sert bir biçimde "Kapına gelen misafire böyle mi davranılır, nerde kaldı köylülerin misafirperverliği?" dedik.
Epey bir ikna faaliyetinden sonra doğallığında bir sohbet başladı. Anne kendini suçluyor, Ayşe’nin işe girmesini kendisi sağlamış çünkü. Ayşe’nin ablası da o fabrikada çalışıyormuş, iki kız kardeş birbirlerini kollarlar diye düşünmüş. Zaten iki kızdan başka çocuğu yokmuş. Gittiğimizde abla da tesadüf oradaydı, annesine misafirliğe gelmiş. İki çocuğu var. Yangından sonra işten çıkmış. Yangından önce çalışan işçilerin hemen hepsi yangından sonra işten çıkmışlar. Şimdi fabrikada eski işçilerden kimse kalmamış. Fabrikada sürekli işçi sirkülasyonu yaşanıyormuş.
Teyzeye dışarıda arkadaşlarımızın beklediğini söyleyerek "İçeri çağırıp birlikte sohbet edelim" dedik, kabul etmedi. Biz kendimizi kabul ettirmiştik ama erkekleri içeri almayı sağlayamamıştık. Erkekler de köy kahvesine gidip köylülerle sohbet ettiler.
Ayşe 1 yıldır o fabrikada çalışıyordu. O gün ikindi vakti geldi, anne dedi bir kamyon iş bozuk çıkmış geri gelmiş. Beni akşam işe çağırıyorlar, gideyim mi? Ben de git kızım dedim. Nerden bileyim öyle olacağını? Bilsem git der miyim? 10 kadın ne yapsın, kapı aşağıdan kilitli, bir erkek olsaydı yanlarında, kurtulurlardı. Pezevenk adam, bekçiye para ödememek için kapıyı üstlerine kilitleyip gitmiş. Cimriliğinden bekçi bile tutmamış fabrikasına. Geldi buraya, aha şu kapıya. Size araba, üstüne de para vereyim davadan vazgeçin dedi. Ben de kovaladım. Onun vereceği para benim küçücük kızımı geri getirecek mi? Bana ne dedi biliyor musunuz? 'Ben mi sana yalvardım küçücük kızı işe gönder, çalıştırmasaydın kızını' dedi. Üç lira çocukların kanı, aldığı ceza üç lira. Yangından 20 gün sonra tekrar fabrikası çalışmaya başladı. Kendi fabrikası sigortalıydı, bizim çocuklar öldükten sonra, bizim herif bana gösterdi, gazetede yazıyordu sigortalı olduğunu.
Biri hamileydi, bir tek hamile kadının kocası karısının peşini bırakmadı. Ayşe’nin çok samimi arkadaşı vardı, o gün doğum günü olacaktı Ayşe ona hediye almıştı. Ben annesini de tanıyorum. Ayşe’yle kaç kez gittik evlerine. Annesi benim gibi kafayı yedi, sürekli ağlıyor, kimseyle konuşmuyor. Benim de hiç aklımdan çıkmıyor. Ondan konuşmak istemiyorum, onun için size böyle davranıyorum.
Benim herif içkici, bütün parayı içkiye yatırır. Gece sarhoş gelir, beni ezer, kaç kez bu yaşıma rağmen beni dövüp anneme gönderdi. Zaten Ayşe’ye kızım git çalış, kendi paranı kendin kazan dedim. Bak benim halime, neler çekiyorum, sen çekme. Ayaklarının üzerinde dur. İstediğini al, istediğini yap, diye. Bizim daha önce tarlamız vardı, tütüncülük yapıyorduk. Bu evleri böyle yaptık. Şimdi bizim herif kiracılardan parayı toplar, gider içki içer.Biz de anneye ölen işçilerle ilgili yaptığımız çalışmaları anlattık. Onları unutturmamak ve kanlarının yerde kalmaması için kendisinin de susmamasını, herkese bunları anlatmasını söyledik. Ayrılma vakti geldiğinde artık aradaki mesafeyi kaldırmıştık. İstanbul’dan kalkıp geldiğimiz için bizlere teşekkür etti. "Herkes böyle yaparsa belki bu patronlardan yaptıklarının hesabı sorulur" dedi. Vedalaşırken ilk davranışı için defalarca özür dileyerek gene gelin dedi. Tekrar görüşmek üzere birbirimize sarılarak ayrıldık.
Ayşelerin öldüğü gece tam saat üç buçukta kapı açıldı. Ben de bizimkinin geldiğini sanıp korkumdan yorganı kafama çekip uyuyor numarası yaptım. Bir baktım annem; ‘Sen uyu, Ayşelerin çalıştığı fabrikada yangın çıkmış. Bütün hastaneleri dolaştık Ayşe yoktu. İçerde kalmış herhal' dedi. Yataktan bir fırladım, kendimi balkondan atacaktım, annem tuttu. Olan olmuştu, beni fabrikanın oraya salmadılar, bütün köy toplanmış. Ayşe’nin cep telefonunu arıyoruz kapalı, oysa Ayşe ölmüştü. Fabrikanın karşısındaki çimenlerin üstüne yatırmışlar; bir başında Ayşe varmış öbür başında çok sevdiği arkadaşı Sadife varmış. Yanmamışlar, dumandan zehirlenmişler. Bir erkek olsaydı, kapıyı açabilseydi hiçbir şey olmayacaktı. Beş kişi yukarda çalışıyormuş onlar kurtuldu, ölenler aşağıda kapının yanında çalışıyorlarmış. Yangın arada çıkmış. Yukarı çıkamamışlar, kapıyı da açamamışlar, nasıl açsınlar demir kapıyı? İşte benim bildiklerim bu kadar, babası olsaydı daha anlatırdı.