Çarşamba, 1 Şubat 2006 (20 yıl 8 ay önce)
Alınterimiz gazetesinin 7 Mayıs 2000 tarihli sayısında yeralan yazıyı kısaltarak yayınlıyoruz:
İşçi sınıfının durumu-1845
"Yabani bir kayıtsızlık, herkesin özel çıkarı içinde kendisini duygusuzca yalıtması… Bireyin bu yalıtlanmışlığı, bu kendini düşünmeci sığlığı burjuva toplumun temel ilkesidir. İnsanlığın atomlarına ayrılışı, herkesin herkese karşı savaşımı, insanların birbirini yalnızca yararlı nesneler olarak görmesi, herbirinin ötekine kazık atmaya bakması ve sonuç şu ki, güçlü güçsüzü ayağının altında eziyor ve güçlü bir avuç kişi, kapitalistler, her şeye kendileri el koyuyorlar, zayıf çoğunluğa, işçi ve emekçilere, ancak varlılarını sürdürebilecekleri kadar bir şey kalıyor, kalırsa.
İşçi üzerinde, yoksulluğun yaptığından daha büyük moral bozucu etkiyi durumunun güvenilir olmayışı, ele geçen ücretin boğaza gitmesi, ücretle yaşama zorunluluğu, kısacası onu proleter yapan şeydir. İki elinden başka bir şeyi olmayan, dün kazandığını bugün tüketen, yaşamak için en basit şeyleri kazanabilmekte bir damlacık güvencesi olmayan, her bunalımın ya da patronun her kaprisinin ekmeğini elinden alabileceği proleter, en isyan ettirici ve bir insan için düşünülebilecek en gayriinsani konuma sokulmuştur. Umut ve korku arasında en şiddetli dalgalanmalarla karşı karşıyadırlar, sermaye tarafından av hayvanı gibi avlanırlar ve bir parça huzur içinde yaşayıp hayatın tadını çıkarmalarına izin verilmez. (...)
İşçiler arasında, özellikle bunalım dönemlerinde bir ölüm kalım savaşına bürünen rekabet, bu köleliği alabildiğine ağırlaştırır. Mekanik tezgah dokumacısı, el tezgahı dokumacısıyla, işsiz ya da düşük ücretli el tezgahı dokumacısı işi olanla ya da daha iyi ücret alanla rekabet halindedir; her biri ötekinin ayağını kaydırıp yerine geçmeye bakar. Böylece herbir işçi bir ötekini daha fazla taviz vermeye, daha azıyla yetinmeye zorlar, daha aşağıya çeker. Yoksulluk, güven yokluğu, aşırı çalışma, kendisi için anlamsız bir işte başkası için çalışma zorunluluğu… İşçi üzerinde bütün olarak yıkıcı etkide bulunur. Bir yanda burjuvazinin kesesini doldurma uğruna hastalık ve sakatlıklarla yüklü hale getirilen işçi kuşakları bir bütün olarak çökertilir, diğer yanda fuhuş, kumar, ayyaşlık, uyuşturucu, bencillik, arkadaşını satma vb. ile büyük bir ahlak çöküntüsü yaşanır. Ahlak çöküntüsünün girdabına henüz düşmemiş olanlar da her gün biraz daha gerileyen, yoksulluğun, pisliğin ve kötü çevrenin ahlak bozucu etkisine direnme gücünü her gün biraz daha yitirenlerdir.” (F. Engels İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, 1845)
Yukarıda alıntıladığımız parçalar,
Engels‘in, Marksizmin ilk klasiklerinden sayılan,
“İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu” kitabından. Engels, bu yapıtında, İngiltere‘de 1830′lu ve 1840′lı yıllarda, üretime makinaların girmiş olması ve “modern” sanayinin gelişimiyle birlikte, vahşi sermaye birikimi döneminin, topraklarından sökülerek işçileştirilmiş yığınlar üzerindeki dehşet verici etkilerini anlatır. Eğer en çıplak ve saf biçimiyle ücretli kölelik ve aynı anlama gelmek üzere hücre tipi yaşam ya da yaşamın hücreleştirilmesi daha geniş bir perspektiften kavranmak isteniyorsa, bu kitap okunmalı, anlatılmalıdır. Çünkü işçi sınıfının bu dehşet verici, tiksinç yaşam ve çalışma koşullarını bir parçacık da olsa iyileştiren, onu zorbalar zorbası burjuvazi karşısında gerçek bir siyasal ve toplumsal güç haline getiren 170 yıllık mücadele kazanımları bugün tümden tasfiye ediliyor. Günümüz işçi sınıfı da genel bir eğilim olarak mutlak yoksullaşma sürecinin ötesinde, Engels’in o dönem için vurguladığı, “tüm insanlıktan uzaklaştırılmış, aşağılanmış, maddi ve manevi olarak hayvanlığa indirgenmiş” koşullara itiliyor. Tam da bu koşullardır ki, yani işçilerin tam insanlıktan soyuldukları, dışlandıkları, artık kendilerini maddi ve özellikle manevi olarak bir parçacık bile “insan gibi” hissedemez oldukları işte bu koşullardır ki, onlarda basit ücret artışı ve maddi taleplerin ötesinde, insanca yaşam, onuruyla yaşamak hasreti uyanır ve yakıcılaşır.
“İşçiler hayvan gibi muamele edildiklerine göre, gerçekten hayvanlaşırlarsa şaşmamak gerekir” der zaten Engels de, ve hiçbir dolambaçlı anlatıma kaçmadan da sözünü sürdürür:
“Ya da iktidardaki burjuvaziye karşı en sürekli yürek isyanının ve en harlı nefreti içlerinde taşıyarak insanlık bilincini sürdürebilirler. Egemen sınıfa karşı öfkeyle dolup taştıkları ölçüde insandırlar.” Kitabın sayısız kez altı çizilen temel fikridir bu:
“Emekçi, insanlığını, ancak burjuvaziye nefret ve isyanla kurtarabilir… Yaşamın tüm koşullarına karşı çıkma dışında ona insanlığın gereğini yapabileceği hiçbir alan bırakılmadığına göre, çok doğaldır ki, en insanca, en soylu, en sempatiye değer olabileceği alan bu karşı çıkıştır… Burjuvaziye öfke duymak, emekçinin en yüce tutkusu haline gelmezse, o zaman kaçınılmaz sonuç sarhoşluk ve genelde ahlak bozulması denen şeyler oluyor… Bu öfke, bu tutku, işçilerin durumlarını insana yaraşır görmediklerinin, hayvan düzeyine indirgenmeyi reddettiklerinin, bir gün kendilerini burjuvazinin köleliğinden özgürleştireceklerinin kanıtıdır.”
İşçi sınıfı kiniyle insanlaşır
Eğer belli bir anda işçilerin çoğunluğu, mücadeleden geri duruyorsa, korkuyla siniyorsa, “gemisini kurtaran kaptan”sa vb., bu, onlara küçümsemeyle yaklaşan kimi keskin devrimcilerin sandıklarının aksine karakter zayıflıklarından, hayvanlaşmayı bile istiyerek kabul ettiklerinden değil, başta rekabet, güvencesizlik, dayanaksızlık olmak üzere toplumsal koşulların nesnel bir sonucudur. Bunun üstesinden gelebilmek ise, işçiler arasında “
Pavel”ler arayarak değil, çoğunluğu bu durumdaki işçilerin içinde, tüm bu nesnel korku ve frenlerin üstesinden gelebilecek bir içsel gücü harekete geçirmekle mümkün olur. Bu güç, çoğu zaman en sinik ve silik görünen işçinin bile içinde için için yanan; güvencesizliği, ezilmişliği, makina yedek parçasından daha değersiz muamele görmesi, iradesinin, kişiliğinin ayaklar altına alınması ne kadar artarsa o kadar harlanan sınıf kinidir.
Çünkü böylesine bir aşağılanma, hiçe sayılma ve anlamsızlık, amaçsızlık hissi karşısında,
“Bir işçi ancak patronundan ve burjuvaziden nefret ederek kendini insan gibi duyumsayabilmeyi sürdürebilir.” Bugün birçok işçiyi de maddi-manevi ezikliğine karşın, yaşamına biricik anlam ve amacı vererek ayakta tutan, psikolojik ve ahlaki çöküntüye uğramaktan koruyan işte bu kindir. Halen pek çoğu korktukları için, resmi sendikal söylemlerin arkasına saklansa, bunu kendi arkadaşlarıyla bile paylaşmaktan çekinse de, bu kinin artan sayıda işçi tarafından yüksek sesle dile getirilmeye başlanması geleceğin ipuçlarını vermektedir. İşte her zorbaca baskıyla, horlanmayla biriken bu kindir ki, derinleştiği ve yaygınlaştığı ölçüde proletaryanın saflarını kaynaştırır, ona bir ruh ortaklığı kazandırır ve onu burjuvaziden ayrıştırır. Olağan koşullarda işçilerin baskılamaya koşullandıkları bu kin, toplumsal patlamaların da başlıca dinamiğidir ve onun biricik ifade biçimi olarak kitle eylemlerindeki o coşku, o özgürleşme hissi de, kendini ancak böylelikle bir irade ve güç sahibi bir insan olarak duyumsayabilmekten gelir. Çünkü tam da Engels’in vurguladığı gibi, ücretli köleler olarak işçilerin, kendilerini birer insan olarak görmeleri ve ifade edebilmelerinin, sınıf kardeşleriyle biraraya gelip kitle eylemine yönelmekten başka hiçbir yolu yoktur.
Engels’in Marksizmin bu ilk dönem yapıtında henüz netleşmemiş bir kavramlaştırmayla “insanlık bilinci” diye ifade ettiği şey, aslında, işçilerin kendisi için sınıf olmada başlıca dinamiklerden biri olarak işçi sınıfı onurundan başka bir şey değildir. Daha sonra
Marx, Engels’in değerlendirmelerinden yola çıkarak bunu şöyle formüle edecektir:
“İşçi sınıfının ekmekten çok onura ihtiyacı vardır!”
Bugün de işçi sınıfı içerisinde, yılların baskın köşe dönücülük, gemisinin kurtaran kaptancılık felsefesine karşı, işçi onuru, işçi gururu kavramlarının yeniden uyanmaya başlaması; alınteriyle geçinmenin utanılacak bir şey, enayilik olmadığı, tam tersine bir dönem imrenilerek bakılan asalaklığa, yiyiciliğe, çetelere vb. karşı derin bir sınıf kininin gelişmesi boşuna değildir.
Devrimci tutsaklar ve sınıf onuru
Emek gücünü satmak zorunda bırakılsa da ruhunu, onurunu, sınıfını satmamak. Baskılara, aşağılanmaya, kişiliksiz bir mal yerine koyulmaya, hiçe sayılmaya karşı, ruh, irade, kişilik sahibi olduğunu göstermektir işçi onuru. Bu da, en temelde kendisi atılmasa bile, işten atılan, hakarete uğrayan vb. arkadaşına sahip çıkmakla, aktif sınıf dayanışması ve mücadelesiyle başlar. Çünkü işçi, deneyimleriyle bilir ve görür ki, tek başına bir hiçtir, gerçek bir ruh, irade ve kişiliğe ancak sınıfıyla, sınıf dayanışması, örgütlülüğü ve eylemiyle sahip olabilir.
Bu noktada, sınıfın öncü kesimlerinde yankısını bulan, sahiplenilen “Devrimci Tutsaklar Onurumuzdur!” sloganı, ayrı bir anlam kazanır. Çünkü öncü işçiler biliyorlar ki, cezaevlerindeki devrimciler en ağır tutsaklık koşullarında dahi, yaşamlarını hiçe sayarak, emeğin ve özgürlüğün büyük davasını, umudunu, özlemini ayakta tutacaklardır.
Bu yüzden özgür tutsaklar, serbest kölelerin onuru, özgür insanlık ruhu ve esinidirler. Bu noktada sorun, devrimci tutsaklarda simgeleşen onur duygusunu, manevi yücelmeyi, sınıfın geniş kitlelerine yaygınlaştırabilmek; asıl dışarıda, yaşamın her alanında emekçilere mal edebilmektir. Çünkü “insan olarak toplumsal koşullara (köleliğe) boyun eğmememeleri, tam tersine toplumsal koşulların, insan olarak onların karşısında eğilmesi gerektiğinde” diretmektir insanlaşmak ve sınıf onuru. Tıpkı devrimci tutsaklık koşullarına, kolektif dayanışma, direniş ve üretkenlikle boyun eğdirdikleri gibi.