Avrupa'da göç

AP göçmenleri tutuklama yasası çıkardı. Cadı avı Avrupa sathına yayılıyor.

DÜNYA
Pazar, 6 Temmuz 2008 (18 yıl 1 ay önce)

AB ekonomik - siyasal - sosyal - askeri - kültürel... pek çok alanda ciddi iç sıkıntılar yaşıyor. Birlik süreci ile ilgili şimdiye kadar önemli bazı adımlar atılmış olsa da, bunlar bir bütünsellikten epey uzak. Ki, hem AB içinde, hem de dışındaki emperyalistler arası güç ve hegemonya savaşı başta olmak üzere, başkaca pek çok tarihsel-toplumsal neden bu sürecin istenilen yönde ilerletilmesini imkansız kılıyor. Varolan kriz unsurlarını açığa çıkarıp, ciddi bir iç krize dönüştüren bir süreç olarak işlemesi yönü ile AB Anayasası’nın oluşturulması süreci bu açıdan manidardır. (*)

Süreçlerin bu denli krizli ve kesikli işlemesinin başlıca nedeni elbette ki işçi ve emekçilerin henüz bir sınıf önderliği ve bilinci ile buluşmamış olsa da, bu projenin kendi sınıfsal çıkarları ile olan karşıtlığını pratik sonuçları ile birlikte görmeye başlamasındandır. Fakat bu "bilinçlenme" süreci pratik sonuçların yaşanması üzerinden gerçekleştiği için eksik ve tam da bu yüzden her türlü yönlendirmeye açıktır. Aşırı sağcı-faşist partilerin bu toplumsal zemin üzerinden sörf yapması, onu yönlendirmeye çalışması da bundandır.

Toplumsal tepkinin bu sınırlarının turnusol kağıdı da göç ve göçmenler konusundaki pervasız karar ve uygulamalardır. Bugüne kadar AB bürokrasisinin sürtünmesizce aldığı merkezi kararların pek çoğu ya göçmenlerle dolaysızca ilişkili olanlardır ya da bir şekilde onlarla (güvenlik yasaları vs.) ilişkilendirilenlerdir. Böylesi kararların alınma süreçleri bile, AB’li emekçilerin yoğun bir manipülasyon bombardımanına tabi tutularak emperyalist sermayenin kendilerini de kapsayan saldırıları karşısında tepkisizleştirilmeleri ya da çarpık bir bilinçle buluşturulmaları süreçleri olarak işletilmektedir.

Sermayenin açık kartı!


Göçmenlerin varlığı Avrupa sermeyesi açısından aklımıza gelebilecek her yerde kullanılan açık bir kart adeta. Onların varlığı üzerinden kurulan korku senaryoları ile faşist nitelikte pek çok güvenlik yasasının çıkarılmasından tutalım, tek tek ülkelerin devlet örgütlenmelerinin aynı yönde yeniden düzenlenmesine kadar sayısız alanda sessiz sedasız bir yeniden yapılanma süreci yaşandı/yaşanıyor. Bu sadece artık Avrupa işçi sınıfının önemli bir bileşeni olan devasa göçmen kitlesinin varlığı üzerinden değil, beklenen yeni göç dalgaları üzerinden kurulan korku senaryoları ile birleştirilerek yapıldı/yapılıyor. Beklenen büyük krizin Avrupa’daki ilk ayak sesleri bile oldukça şiddetli. Yükselen enflasyon oranları, işsizlik, işgücü sınırlamalarına gidilerek tasfiye edilen işyerleri... vs. Süreç zincirlerinden boşanarak, daha kapsamlı bir yıkıma dönüştüğünde olabilecekleri kestirmek güç değil. Avrupa emperyalist sermeyesi beklenen krizin yaratacağı toplumsal yıkımın faturasını şimdiden göçmenlere keserken, diğer taraftan bu krizin dünyanın diğer bölgelerinden (Asya-Afrika) bir göç dalgasına dönüşerek, kendi kıyılarını vuracağının da bilincinde. Bir taraftan böylesi büyük bir dalgayı (ki bu dalgaların asli sorumlusu da emperyalist küreselleşmenin bizzat kendisidir!) kendi ihtiyacı olan işgücü (nitelik ve nicelik olarak) sınırlarına çekmek, bir taraftan da bu beklenti üzerinden AB’nin askeri-güvenlik sisteminin oluşmasını dinamize etmek peşinde. 21. yüzyılın temel güvenlik sorunları içerisinde tanımlanan göç olgusu, Avrupa’yı baştan başa çevreleyecek güvenlik duvarlarının oluşturulmasının da vesilesi kılınıyor!

Son göç düzenlemeleri


Avrupa Parlamentosu, en son Haziran ayında AB’ye kaçak yollardan giren bir göçmenin 18 aya kadar tutuklu tutulmasına izin veren bir tasarıyı onayladı! Sadece bu karar bile emperyalist küreselleşmenin o çok "özgürlükçü" söyleminin, "kim ve ne için özgürlük?" sorusuna verilmiş çarpıcı bir yanıttır! Bu açıdan da göç, emperyalist kapitalizmin gerçek sureti ile ortaya çıktığı dramatik konulardan biri oluyor.

En son Fransa’da yaşanan bir örnek yeni göç politikalarının hangi dramatik sonuçları yaygınlaştıracağının tipik bir göstergesi. Nevers kentinde yaşayan bir Kürt aileye evlerinde oturma izni olmayan mültecileri barındırdıkları gerekçesi ile 5 yıl hapis ve 30 bin Euro para cezası uyarısı gönderildi. Fransa devleti tarafından aileye gönderilen mektuptaki karar iltica kanunun L 622-1 maddesine dayandırıldı. Bu maddeye göre, "Oturum izni olmayan bir yabancıya direk veya dolaylı yardım eden, Fransa’da barınmasına, dolaşımına, ülkeye girişine kolaylık sağlayan veya kolaylık teşebbüsünde bulunan herkes beş yıl hapis ve 30 bin Euro para cezasıyla cezalandırılır"! Aileye yazılan yazıda, "Eğer ilgili yabancılar evde artık oturmuyorlarsa onların yeni adresinin verilmesi ya da dönmüşlerse de bunun kanıtlanması" çağrısı ile de ihbarcılık dayatıyordu. (Kaynak: Firatnews)

Dahası var!


Göç yasalarının Avrupa sermayesinin yeni durumdaki ihtiyacına göre düzenlenmesinde epey yol alındı. Şu anda Almanya - Fransa - İngiltere - Hollanda - Avusturya - İsviçre… gibi belli başlı göç üslerinin hepsinde birbirine benzer yasalar yürürlüğe girmiş durumda. Fakat bu adımlarla yetinilmeyeceği ortada... Çünkü önümüzdeki yıllar dünyada daha öncekilerine benzer (Avrupa’dan Amerika’ya göç dalgası’na), hatta onları da aşacak ciddi nüfus hareketleri bekleniyor. Emperyalist küreselleşmenin toplam sonuçlarının kendisini hızla kustuğu bu dönemde bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Afrika’dan - Asya’nın çeşitli bölgelerine - Latin Amerika’ya uzanan geniş bir coğrafyanın halkları kapitalist barbarlığın yarattığı yıkım karşısında emperyalist metropollere göçü bir kurtuluş olarak görüyor. Emperyalist sermaye savaşlar - açlık - yoksulluk - işsizlik… kırbacı ile yarattığı devası yıkımın sonuçlarını öngörme bilinci ile hareket ediyor. O yüzden de bu alanda hızlı bir merkezileşmeyi temel konuların başına yazıyor.

Bir parodi...


Avrupa’nın sadece askeri-polisiye önlemlerle değil, çeşitli görsel propaganda araçları ile de kapsamlı bir göç faaliyeti yürütmesi bundandır. Bunun ilk örneklerinden biri yakın dönemde yapılan "Avrupa’yı kötüleme" filmi! AB ve İsviçre ortaklığı ile hazırlanan bu kısa metrajlı filmde, Avrupa’ya gelmiş kağıtsızların köprü altlarındaki sefil yaşamlarından kareler veriliyormuş. Film ilk olarak Nijerya-İsviçre maç arasında gösterilmiş! Tabi film AP’de kabul edilen son düzenleme (18 aylık tutuklama kampları) yapılmadan önce çekilmiş olmalı ki, göç etmeyi düşünecek olanlara sadece köprü altı görüntüleri üzerinden Avrupa’da sadece sefalet bulabileceklerine dair keskin bir mesajla yetinmiş. Evet Avrupa’da sermayenin işe yaramayan işgücüne vereceği hiçbir şey yoktur. İşe yarayana da modern ücretli köleler dışında bir muamelesi olamaz! Bu nedenle de hangi amaçla olursa olsun o "refah ülkeleri" mitini bizzat kendilerinin yıkmış olması iyi bir şeydir! Ama film hızını alamayıp, Afrika’daki yaşamı da alabildiğine konforlu bir atmosfer içinden sunması ile gerçek bir parodi olmuş! Afrika halkları ile dalga geçen bir parodi!

Daha fazlası geliyor!


En son Fransa’nın AB dönem başkanlığına gelmesi ile bu sürecin hızlandırılarak tüm üye ülkeleri bağlayan merkezi bir karaktere kavuşturulması planlanıyor. Şu anda Fransa’da uygulanan göçmenlere dönük cadı avının tüm Avrupa sathına, aynı hızla yayılmasını garantiye alacak düzenlemelere gidilmesi bekleniyor. Sarkozy’nin dönem başkanlığının en çarpıcı icraatlarından biri Avrupa Göç Politikası’nın oluşturulması olacak. Fransa Entegrasyon Bakanı çantasındaki göç dosyası ile tüm AB başkentlerini dolaşarak bu sürecin ön hazırlıklarını yapıyor. Önümüzdeki hafta Fransa’nın Cannes kentinde düzenlenecek bir konferansla sorunun tüm boyutları ile tartışılması ve belirli kararlara ulaşılması hedefleniyor.

Oluşturulmaya çalışılan göç yasasının ruhu konusunda AB’nin eski göç ülkeleri arasında bir pürüz yok. Zaten şimdiye kadar hemen her ülke bu konuda ciddi düzenlemeler de yaptı.Pürüz asıl olarak eskiden dışarıya göç verirken, son yıllarda dışarıdan göç alan İspanya gibi ülkelerle yaşanıyor. İspanya (onun yanına İtalya ve Portekiz’i de ekleyebiliriz), son yıllarda yaşadığı ekonomik gelişim ve bunun yarattığı toplumsal farklılaşma nedeni ile ucuz ve çok kötü koşullarda çalışmaya razı olan göçmen emeğine ihtiyaç duyan bir ülke. (Özellikle kadın emeğine) Bu yüzden de 2005 yılında bir anda 700 bin kaçak göçmene oturma izni vererek ciddi tartışmalara neden oldu. Sonrasında da bu politikasını yıllık kotalarla sürdürdü, hatta ihtiyaç duyduğunda sınırlarını genişletti. Gelinen noktada o da daha ciddi sınırlamalara gitmek istemekte, fakat bunun bağlayıcı bir karar haline getirilmesinde belli pürüzler çıkarmaktadır. Çünkü bunun İspanyol sermayesinin ihtiyaçlarına göre esnetilip-sıkılaştırılabilmesinin olanaklarını kaybetmek istemiyor.

İşte Fransa’nın başını çekiği Avrupa Göç Politikası’nın oluşturulma süreci öncesinde bu pürüzlerin giderilmesi ve sürecin hızla sonuçlanması için Fransa Başbakanı Fillon bizzat bu konuyu görüşmek üzere İspanya ile resmi görüşmeler yaptı.

Politikanın temel mantığı!


Elbette ki Avrupa göçmen emeğinden vazgeçemeyecek kadar akıllı ve öngörülü! Sorun onun kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenip, kurallara bağlanmasında. Büyük nüfus hareketleri karşısında bu mantık içerisinde gerekli önlemlerin alınmasında! Fransız milletvekili Paille’nin deyimi ile; "Biz bir ülkeye, onun gelişmesine hizmet edecek ve entegrasyona eğilimli insanları getirmek istiyoruz. Bu şekilde göç dalgası kontrol edilmeli"de! Mavi kartlı-yeşil kartlı seçilmiş göçmenler (köleler) uygulamasına geçilmesinde! Fransa liderliğinde oluşturulacak göçmen politikasının temel felsefesini bu anlayış oluşturacak. Yanı sıra, göçmen aflarının kaldırılması, iltica kanunlarının değiştirilmesi ve bilgilerin ortak havuzda toplanması, sınır güvenliği… gibi bu felsefeyi güçlendirecek diğer bağlayıcı kararlar!

AB bu kararları alarak yaşadığı Anayasa krizinden sonra kendi birliğini de hissetmiş olacak! Fakat her şey kağıt üzerinde karar almak kadar kolay olmayacak, her şey sermeyenin istediği biçimde yürümeyecek. Avrupalı emekçilerin duyarlı kesimleri başta olmak üzere, aynı sınıfın bir parçası olan tüm emekçiler bu uygulamaların trajedik sonuçları karşısında tepkilerini birleştirerek, büyük bir karşı hareket yaratma potansiyeline sahiptir. Bugün geniş kesimlerle buluşmamış olsa da Avrupa’nın pek çok ülkesinde bu sorun karşısında azımsanmayacak bir tepkinin ve karşıt hareketlerin varlığı bunu gösteriyor. Bu hareketler büyüme potansiyeli taşıyan hareketler. Bu potansiyelin doğru politikalarla işlenmesi ise öncü güçlere düşüyor!


(*) AB açısından, siyasal birliğin sembolü olan ortak anayasa oluşturma süreci 2004’de pratik bir adıma dönüştü. Bu tarihte kabul edilen ortak Anayasa metni, 2005 yılında yapılan referandumlarda Hollanda ve Fransa’da reddedilince, süreç askıya alındı. Bu sonuç AB’nin çok yönlü merkezileşme hedefleri açısından ciddi bir kırılmayı ifade ettiği gibi, işin tahmin edilenden de zor olduğunu bir kez daha gösteriyordu. AB’nin çekirdeğini oluşturan emperyalist devletler açısından ciddi bir siyasal yenilgiydi bu. Bunun rövanşının kolay olmayacağını anladıkları için de geçen yıl eski metni ruhunu koruyacak şekilde sadeleştirilip, Lizbon Anlaşması adı ile yeniden hazırlayıp, süreci yeniden işletme yoluna gittiler. Fakat öncekinin başına gelen şey oldu ve İrlanda’da yapılan referandumda bu da ret yedi. Arkasından Polonya ve başka ülkelerde de aynı sonuç bekleniyor. Kısacası AB emperyalist sermayesi bu yaşlı kıtayı her yönü ile merkezileştirip, emperyalist küreselleşmenin gerçeklerine uygun bir sömürü cennetine dönüştürmeye çalıştıkça bizzat kendi aralarındaki, kendileri ile diğer emperyalistler arasındaki, kendileri ile bağımlı ülke sermayeleri arasındaki ve de kendileri ile AB halkları arasındaki özsel çelişkilerin duvarına çarpmak durumunda kalıyorlar.