Pazartesi, 6 Ekim 2008 (17 yıl 10 ay önce)
Kapitalizmin tepeden tırnağa örgütlü olduğu Avrupa’nın bağrında kısa bir süre için de olsa sosyalizmin soluğunu yaşamak anlamına gelen Kızıl Bağ Bozumu’nun beşincisi yapıldı. Her yıl onca iç engeli, bürokratik çelmeyi, insanların ruhuna nüfuz eden onca bireyci barikatı kanırta kanırta yolunu açan bu eylem, bu yıl da aynı süreçlerden geçerek gerçekleşti. Bu anlamı ile Kızıl Bağ Bozumu, inatçı bir dirençle yolunu açıp, kendisini süreklileştirebilme potansiyeli taşıyan bir eylem biçimidir demek yanlış olmayacaktır.
Çünkü Kızıl Bağ Bozumu içinde hesapsızlığın, dostluk ve yoldaşlığın, neşe ve coşkunun, muhasebe ve ileriye atılmanın, hesaplaşma ve yenilenmenin ve daha nice anlamın toplaştığı bambaşka bir dünyanın nabız atışlarının duyulduğu bir anlamlar cümbüşüdür. Tıpkı Eylül ayının sunduğu renk cümbüşü gibi, insanın kendinde saklı renkleri de açığa çıkararak, birbirine kattığı bir anlamlar denizi…
Buluşma bir bayramdır!
Her Kızıl Bağ Bozumu, çeşitli ülkelerden, bölgelerden pek çok dış ve iç engeli aşarak çıkıp gelen yoldaşların, dostların gece vakti ucuz bir otel lobisindeki sıcacık buluşmaları ile başlar. Sayısız mevsimlik işçinin konakladığı bu mekanda başlayan sıcacık buluşma, sonrasında doğanın ve insanın sunduğu bol sürprizli atmosferle birleşerek perçinlenir.
Sabahın 05.30’unda çalışılacak bağa gitmek için binilen arabalar sisle buğulanmış yolda ilerlerken, güneş ışıkları sisi orasından burasından delerek insanı hayrete düşürecek bir renk cümbüşünün ip uçlarını vermeye başlar. Ve bağ yerine ulaşıldığında yavaş yavaş dağılan sisin altında kalan baş döndürücü görüntü ile karşı karşıya kalırsınız. Hayret etmenin, keşfedip büyülenmenin insana (çocuklardan bile!) uzaklaştırıldığı emperyalist metropollerde tek başına bu duyguyu yaşayabilmek bile içinizde bir şeyleri kıpırdatıverir.
Yaprakların çiğ damlaları ile ıpıslak olması canınızı sıksa da bu çok uzun sürmez. Doğa sürpriz yapar gibi göz kamaştırıcı bir güneşle gülmeye başlar ve çiğ ıslaklığı bir hokus pokus misali ortadan kalkıverir. İnsan da ona ayarlıymış gibi açılıp saçılmaya, tüm hınzırlıklarını, içinde birikmiş tüm kahkahalarını hiçbir sınır koymaksızın salıvermeye başlar ortalığa. Ve tüm anlar bu duyguyla dolarak size her anlamda tazelendiğiniz hissini yaşatır.
Saatler ilerledikçe de değişmez bu. Sadece yarışların temposu hızlanır. Yaşanan, yorgunluğun sosyalist yarış kültürü içinde atılmasıdır. Ve kolektif bir amaca en ileri düzeyde katkıda bulunma isteği ile şaklar makaslar. Şarkılar, türküler, marşlar eşliğinde yapılan yarışlar, sırasını tamamlayıp tepeye çıkanların zafer naraları ile karışır. Öyle bir hava oluşur ki en yavaş olanlarımız bile temposunu en önde gidene uydurabilmek için sınırlarını zorladıkça, zorlar. Kızıl Cumartesilerden çıkışını alan bir geleneğin, emperyalist metropollerde yankılanan sesi olur seslerimiz. Kimimiz 5 yıldır kesintisizce yer almıştır bu eylemde, kimimiz ilk kez katılmışızdır. Sonuçta devrim ve sosyalizm için bir katkı adına çıkılan bu yol, insanın her anlamda çoğalmasına çıkıyordu.
Sonra akşamlar gelir… Tüm yemeklerdeki kahkaha şöleni yemeği hazırlayanlarımızın mizaçlarınının yarattığı etki ile büyür, büyür… Ateşler yakılır kimi akşamlar, etrafında oturulup sohbetlere dalınan, şarkı ve türküler söylenen ateşler… Kimimiz bana mısın demeden sabahlara kadar özlediği sohbetlerde kaybolmak ister.
Sanki Antik Çağ’da neş’e, sevinç ve bereketle özdeşleştirilen bağ bozumlarının bir yadsıması olur yaşadıklarınız. Binyıllar öncesine yaslanıp, binyıllar sonrasına ulaşacağınız bir köprüdeymişsiniz gibi dolu ve anlamlı olur her an. Bir yoldaşın dediği gibi, “sosyalizmde yaşadığınızı“ sanırsınız, zaman-enlem ve boylamlar … her şey, ama her şey bu duygu içinde anlam kazanmaya başlar. Ve kendinize de, yoldaş ve dostlarınıza da bu düzlemden bakıp, tüm anlamları bunun içinden kirinden pasından arındırmaya çalışırsınız. “İşte yine buradayım, ne güzel“ ya da “iyi ki buradayım“ duygusunu yaşatacak bir somutluk kazanır tüm hissettikleriniz.
Anlamlar değiştikçe!
Üzüm kesmek insanın başta beli olmak üzere, tüm uzuvlarına yüklenerek yaptığı ve bedensel sonuçları da oldukça ağır olan bir iş. Sabah 5 gibi kalkarak başlayan mesai, akşam 6-6.30 gibi biter. Bu saatte kalkmak ve bu kadar saat çalışmak emek gücünü satarak yaşayan bir işçi için oldukça doğal bir alışkanlıktır. Keza o da örgütlü kapitalizmin doğal işleyişi içerisinde, onun bir parçası haline gelmiştir. Bu çalışma sistemini sorgulamaz da, üzerine düşünmez de. Tek beklentisi ay sonunda alacağı ücretidir. Emek gücü ile ortaya çıkan ürünlerin kendisi ile hiçbir ilişkisi yoktur. Onlar üretim araçlarına sahip olan sermayedar tarafından pazara sunulacak metalardır. Ücretin anlamı ise kendisini ve ailesini üretim sürecine yeniden hazırlamak için gerekli ihtiyaçların asgari düzeyde de olsa karşılanmasına yetecek paradır. Tüm kas ve beyin gücünü bu döngünün kesintiye uğramaması için harcar. Bu bir çemberdir. Ve bu çember içine sıkışan bir işçi yanıbaşındaki arkadaşının yaşadıklarından, sıkıntı ve sorunlarından yalıtık bir şekilde işleyen makinaların doğal bir parçasıymışçasına duyarsızlaşır. Giderek iş kazaları, ölümler bile en fazla o anın duygusal etkileri ile sınırlı bir sonuç yaratır.
Amaç toplumsallaştıkça
Amaç toplumsallaştıkça işin örgütlenmesi de, o sürecin yaşanması da bambaşka anlamlar kazanır. İnsan kendisi için değil, belirli idealler ve toplumsal amaçlar doğrultusunda orda bulunuyor olmanın sınırsızlığını yaşamaya başlar. Bunu sadece fiziksel sınırları anlamında değil, bir bütün olarak ruhsal ve duygusal sınırları anlamında böyle yaşar. O ortamın bir parçası olarak; “Daha fazla ne katabilirim, işin kolaylaşması, atmosferin canlanması, güçlü bir sinerjinin oluşması için ne yapabilirim“i düşünür. Bir noktadan sonra da bu düşünmenin de ötesine geçerek doğal bir refleks halini alır. Herkes kendisindekini oraya akıtmak için iç sınırlarını da zorlayan ince bir gelecek işçisine dönüşür. Kızıl Bağ Bozumunun en özlü ifadesi de burada somutlaşır.
Bu yüzden kesilen parmaklardan akan kan, belin kırılırmışçasına ağrıması bir ahlayıp vahlanma sebebi olmaz. Dil öğrenimi için burada olan bir genç y.şın hayretler içerisinde, “Ya sizin hiç mi bir tarafınız ağrımıyor, neden buna dair hiçbir belirti yok hiçbirinizde” çıkışından farkına varıyorduk doğallaşan davranışlarımızın. Bağa ilk defa katılan bir dost; “Mücadeleye ekonomik katkı için bir çok farklı yöntem uyguladık biz bugüne kadar. Fakat bunun yeri ve anlamı çok farklı. Herkes kendisini her şeyi ile emeği ile sunuyor” diye özetliyordu bunu.
Bir aynadır…
Bazı eylemler vardır ki her şeyi bir ayna gibi yansıtırlar. Bu onların doğaları gereği böyle olur. Oluşan atmosfer hiçbir şeyin gizli kalmasına izin vermez. İnsanın özünü berraklaştırdığı gibi, o öze yeni anlamlar katarak, güçlendirirler. Kızıl Bağ Bozumu böyle bir eylemdir. İnsanın iç engellerini, zayıflık ve zaaflarını ortaya serdiği gibi, gücünü, içinde saklı cevheri, tanımadığı özelliklerini de açık eder. Sadece bunu yapmaz doğru ve anlamlı olanın baskın gücünü konuşturarak herkesin besleneceği, kendisi ile hesaplaşıp, buluşabileceği bir kaynak yaratır. Oluşan kolektif atmosfer buna en yabancı ve uzak olanı bile karşı konulmaz bir güçle kendisine katar. Ve aslında yıllarla edinilemeyecek pekçok anlam ve değeri kısacık bir kesitte yoğunlaştırarak sunuveren bir okul olur.
Çekim gücü ile en uzak olanı bile içine alır. İşi bulmak için aracı olan “dayı” bizim rengimizi farkedince daha ilk günden bozdu tuttuğu orucu. Gençlik yıllarını hatırladı, Maraş Katliamı canlandı hafızasında. “Keşke baştan bilseydim sizin devrimci olduğunuzu“ diye yakındı. Bağ değerlendirmesinde, “Hepinizi çok sevdim“ derken, sonraki yılın randevusunu da koyarak, olanaklarını nasıl açacağını anlattı.
Her Kızıl Bağ Bozumu sadece tek tek bireyler olarak değil, kolektifimiz açısından da bir ayna olur. Orada neleri nasıl boş bıraktığımızın, nelerde ne kadar yol aldığımızın sağlamasını yaparız. Örgütçülüğümüzle yüzleşip, örgüt adamlığımızla hesaplaşırız. Ortaya çıkan tablo karşısında hiçbir örgütlü birey ya da organ tüm bir yılın ya da yılların muhasebesini yapmaktan kaçamaz. Keza tüm boyutları ile ortalığa serilen bu pratiğin izdüşümüdür. Utanmak, sarsılmak, muhasebe… aklımıza gelebilecek tüm duygular üşüşüverir yüreğinize, bilincinize. Fakat burada kalmaz hiçbir şey. Oluşan kolektif atmosfer devrime, sosyalizme, kolektifinize olan inancı ve tüm bunların zorunluluğunu bir kez daha kazır bilincinize. Bu açıdan da kollarınız iki yana düşmez. Silkelenip, keskin bir iç muhasebe yaparak yeni döneme hazırlamaya çalışırsınız kendinizi.
Osman oradaydı…
Evet yanıbaşımızdaydı. Tüm açıklarımızı, eksik ve yetmezliklerimizi, geriliklerimizi denetleyerek oradaydı. Aynı şekilde sınırlarımızı zorladığımız her anımızda elimizden tutarak oradaydı. Neş’e ve coşkunun doruğa çıktığı anlarımızda o da pırıl pırıl gözleri ile yanıbaşımızda, hınzırca gülüyordu. Gerek bağın sunduğu tablo, gerekse kolektifimizin bütünü açısından hepimizi yeni dönemin kurucuları olmaya davet ediyordu. Ayrılma anımızı da bu çağrıyı selamlayarak noktaladık. Şehrin en tepe noktasında onun için yaptığımız mütevazi bir anma ile vedalaştık.
Osman’ı, Osman şahsında somutlaşan kuruculuğu, yoktan varetme iradesi ve eğilmez bilinci selamlayarak… Kızıl Bağ Bozumu ile Osman’ın bu denli içiçe geçmesinin yarattığı duygu ve biliç harmonisi ile yaptık iç konuşmalarımızı. Kolektifimizi o ve onun gibilerinin irade ve bilincinde somutlaşmış olan gücü kuşanarak ve ileriye taşıyarak hakettiği yere ulaştıracağız! And olsun, and olsun, and olsun ki!!!