DSD: Tarih çarpıtıcılığının popüler temsilcisi

GÜNCEL
Cuma, 22 Temmuz 2005 (20 yıl 10 ay önce)

Eğitim-Sen 2. Olağanüstü Genel Kurulu'nun sonunda Genel Kurul'a dair yapılan birçok değerlendirme yazısının ardından Sendika.org'da, DSD'ye ait bir yazı yayınlandı. Bir günah çıkarma ve kadrolarının zihnini taze tutma çabası ile de birlikte tamamen yalan, inkâr ve kara çalmaya yönelik bu yazı, 3 Temmuz günü onurlu geleneğimize ve mücadelemize sürülen kara lekeyi aklamaya yetmeyecektir.

Onlarca yıllık, kamu emekçilerinin mücadele tarihinde DSD'nin bugünü ve geçmişi ile bu sürecin neresinde olduğu, 12 Eylül'ün teslimiyeti üzerine kurulmuş bir geleneğin devamı oldukları bilinmiyormuş gibi ifade edilen cümleler çocukların dahi inanmayacağı türdendir. Hadi uzun yıllarca DSD'nin yüz binlere karşı gerçekleştirdiği tecrübeleri unuttuk diyelim, ama 3 Temmuz günü yaşananları unutmamızı beklemesi ve kendi yalanlarına inanmamızı istemesi yenilir yutulur cinsten değil. Kaldı ki, teslim olmak ya da direnmek arasındaki net ayrımın karşı karşıya geldiği, devletin rolünün bizzat DSD'liler tarafından layıkıyla yerine getirildiği 3 Temmuz gününü unutmak mümkün değil.
Yazıyı kaleme alan yazarın aklının yettiğince ve yeteneğini sonuna kadar zorlayarak ortaya koymaya çalıştığı siyasal ve konjektürel bir değerlendirmenin ardından sadede geliniyor. Olağanüstü genel kuruldan ders çıkarmak ve ortadaki kocaman ayıbın hesabını vermek yerine-ki bunu beklemiyoruz, bu politik güç ve cesaret işidir- var olan sorumluluğu bir başkasının üzerine yıkmak, yalan ve kara çalmaya devam etmek tercih ediliyor. Tam da sosyal yıkım ve sefaletin emekçileri köşeye sıkıştırdığı günümüzde, sergilenmesi gereken militan bir mücadele yerine geri adım atılıyor olmasının teorisi yapılıyor daha sonra. Çünkü suçlu kendisi ve yedeğindekiler değil, örgütümüze ve geleceğimize sahip çıkalım diyen herkes.

Genel Kurul sonunda yaptığımız değerlendirmede düşüncelerimizi ifade etmiştik ve her yazılan yazıya da cevap vermek gibi bir alışkanlığımız yok. Ancak yazıyı kaleme alan DSD'li arkadaşın düzeysizliği ve saldırganlığı da cevapsız kalmamalı. Yarattığı yalanlar dünyasına kendini taparcasına inandıran DSD, bütün bu olanlara herkesin inanmasını bekleyerek nasıl bir aymazlık içinde olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Yalan ve inkâr oportünizmin gerçek yüzü. Biz de istenilen, hak edilen dilden konuşacak, çalıyı dolanmak yerine dalaşmayı tercih edeceğiz.

Öncelikle DSD'li yazarın alıntılar yaptığı bölümlerin yer aldığı yazı sahipleri ile sorunları ne ise bizi hiç ilgilendirmez ancak, akrabalar arasında dargınlıkların ve küskünlüklerin olabileceğini bilmekle birlikte yarın yüz yüze bakılacağını da hatırlatırız!

En başta, yazının bütününde “muhalefet” olarak ifade edilen bizler sanıldığı gibi muhalefet değil örgütümüzün gerçek sahipleri ve gerçek mimarlarıyız. 3 Temmuz günü, örgütümüzün geleceğini belirleme noktasında söz hakkımızı, yok sayılan irademizi ortaya koymaya ve teslim edilmeye çalışılan onurlu mücadelemize sahip çıkmaya çalıştık.
Sözde değerlendirme yazısında yer alan; “Bu 'muhalefet' daha henüz sendika kapanmamışken (ki buna asla izin vermeyeceğiz), yeni bir kurucu süreç örgütlenmesi gerektiğini söyleyerek ve bu doğrultuda hareket ederek, Türkiye’deki en büyük ve etkin emek örgütünü, yani Eğitim-Sen’i, gözden çıkardığını tüm demokratik kamuoyuna göstermişti” cümleleri ile yine aynı yazıda yer alan; “Kongre öncesi bu tavır kongre gününde de 'muhalefet' tarafından sürdürüldü” İfadeleri hedef şaşırtmayı planlamakta ve başka tezgâhların peşindedir.
2005’in ilk aylarında başlayıp, tam bir örgüt yıkıcılığına dönüşen onca emekle üye yaptığımız eğitim emekçilerini istifaya yönlendiren bir mantığa sahip leş kargalarıyla, Genel Kurul günü “Eğitim Sen i Teslim Etmeyeceğiz” diyenler arasındaki farkı göremeyecek kadar sığdır DSD. "Eğitim-sen'i Teslim Etmeyeceğiz"de ifadesini bulan şey; DSD'nin başta da ifade ettiği yoğun bir saldırı döneminden geçtiğimiz bugün ilkelerimize sahip çıkmak, fiili meşru militan bir mücadeleden yana olmak anlamına gelmektedir. Örgütümüzü ayağa kaldırmak ve diriltmek yönündeki çabanın nerdeyse örgüt yıkıcılı ile suçlanması anlaşılır değildir.

“Özelleştirmelerin ve yargısız infazların naklen yayınlandığı bir dönemde Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en büyük muhalif emek örgütü Eğitim-Sen kapatılmak istenirken, bunu fırsat bilerek yararlanmak arzusuyla yanıp tutuşan birkaç arkadaş grubunun, muhalefet ettiklerini iddia ederek, kendi örgütlerine karşı devşirme bir kitle ile pankart açarak yürümelerinin ve genel kurulu bozmaya çalışan bir tavır takınmalarının ve hatta buna 'sol muhalefet' demelerinin fırsatçılık ve kendini bilmezlikten başka bir adı yoktur.”

Yukarıdaki alıntı aynı yazıya aittir. Evet, özelleştirme ve yargısız infazlar DSD'nin farkında olduğundan çok daha yoğun ve acımasız yaşanmaktadır aslında. Ancak bugün Eğitim-Sen 'önderliğini' oluşturan anlayışlar bu yoğun dönem için nerdeyse susmuş ve sinik bir tavır sergilemiştir. Yaşanan kadrolaşma, yeni müfredat, okul kayıtlarında toplanan paralar vb. için ne yapılmıştır? Örgütümüz nasıl bir mücadele hattına yönlendirilmiştir? Genel Kurul'dan iki gün önce sokak ortasında katledilen Eyüp Beyaz için Ankara da yapılan basın açıklamasında neden tek bir DSD'li yoktur? Bu soruların cevabı verilmelidir.

Yazının bütününde, 3 Temmuz günü sergilenen ortak iradenin, sadece bir arkadaş gurubu etkinliği olarak ifade edilmesi, devrimciliğimizin sorgulanması, örgüt içinde farklı görüşlerin ifade hakkına ve kendinden olmayanlara karşı gösterilen tahammülsüzlük, sağa sola saldırmaktan başka bir yöntemlerinin olmadığını göstermektedir.

Ankara'da yapılan eylem ve basın açıklamalarının, son dönemde başkanlar kurulu kitlesiyle, Genel Kurul'a gelen delegelerle kotarılmaya çalışılması gerçeğini görmezden gelerek, 250'den fazla eğitim emekçisinin katıldığı diri ve militan bir kitleyi devşirme ve 100 kişi olarak göstermesi çarpıtmadır.

Aynı yazıdan alıntılar yapmaya devam ediyoruz; “Biz birbirimizi çok önceden sıcak mücadele içinde polis barikatlarından, emniyet sürecinden tanırız. Muhalif bir tavrın aslında devlete karşı alındığını da biliriz. Sisteme karşı mücadelenin sıcak pratiğinin ihtiyaçları kapıya dayandığında ortada gözükmeyen bu arkadaş gruplarının, 'muhalefet'in daha kolay gözüktüğü sendika içi ortamlarda sıkı tavır almalarını biz yine de hoş karşılıyoruz.”

Yazar çok haklı, bizler birbirlerimizi sadece Eğitim-Sen süreci ile değil DSD'yi ve geçmişini çok eskilerden beri tanıyoruz. Bu konuda lafı çok uzatmadan birkaç şey söylemek istiyoruz. Yıllardan beri eylem alanlarında devletin kurduğu barikatların karşısında barikatı aşıp yürüyelim diyen bizlerken DSD'nin başını çektiği genel merkez yönetimi her zaman ikinci bir barikatla çıkmıştır karşımıza. Barikatlara yenik düşmeyelim diye haykırırken hep provokatör olmak ile suçlanmışızdır. Kaldı ki bizler barikatları zorlarken gaz bombaları, coplar ile cebelleşirken “yapmayın, vurmayın, taş atmayın, çatışmayın, karşı koymayın” diyenler başta kendileri olmuştur. Devlete karşı muhalefet olunmayacağı, faşist diktatörlüğe karşı uslanmaz bir mücadele yürütülmesi gerektiğinden de bi haber olan DSD, örgütümüz içinde kendisinde somutlanan oportünizme karşı verdiğimiz mücadelenin sıkıntısını yaşamaktadır. Lenin'in de ifade ettiği gibi: “Burjuvaziye karşı mücadele oportünizme karşı mücadeleden ayrılamaz.”

Yapılan değerlendirmelerde siyasal ve ilkeli bir dil kullanılması yönünde dersler vermeye çalışan DSD; “bize de bir koltuk düşer” ya da “ya hep ya hiç” mantığıyla hareket ettiğimizi iddia ederek ilkesizliğine kaldığı yerden devam ediyor. Halbu ki sınıf mücadelesi arenasında esamesi okunmayan ve tutunacak tek dalı olan Eğitim-Sen ve KESK içinde asıl koltuk derdinde olan kendisidir. İllerde ve Genel Merkez seçimlerinde bunun için ne kadar ilkesizlik varsa buna başvuran kendileridir. Kendini korumak ve var etmek adına örgütümüzün geleceğiyle oynamaktan çekinmeyen de, ya hep ya hiç tercihi konusunda benim olsun ama çamurdan olsun diyen yine onlardır. Onlarca yıllık mücadele birikimine sahip olan örgütümüzün geleceğini sağlıklı bir şekilde tartışmak bir tarafa öncelik olarak, sahip olduğumuz mal varlığımızın ne olacağı konusundaki tartışmaların merkezinde DSD vardır.

Kürt ulusal hareketi konusunda da boyundan büyük laflar etmek konusunda çok cesur olan DSD'li yazar, Kürt halkının onurlu mücadelesi konusunda kendi hareketinin bugüne kadar ki yorumlarını dönüp bir kez daha okumalıdır. Okuduğunda duvara nasıl tosladığını görecek ve yazdıklarının altında ezilecektir. Hepimiz biliriz ki DSD ve gıdasını aldığı hareket bu özgürlük mücadelesine uzakta olmakla kalmamış onu hep dıştalamış ve görmezden gelmiştir. Yazarın yapması gereken şey, hareketinin bugüne kadar yaptığı değerlendirmelere sağdık kalmasıdır. Çünkü bu çok daha ahlaki olacaktır. Tüm Bel-Sen ve SES genel merkez yönetimlerinden, DSD'lilerin çabasıyla da yurtseverlerin nasıl tasfiye edildikleri hala hafızamızdadır. Daha ne diyelim!

“Bu mücadelenin geldiği aşamanın bir gerçeğidir ve akıllarından çıkartanlarla, tüzükten çıkartanlar arasındaki farkın ta kendisidir.” Bu akılara zarar alıntıyla devam ediyoruz. Mücadelenin geldiği aşama ilkelerimize sıkı sıkıya sahip çıkmayı gerektirmektedir. Tüzük bir örgütün omurgasıdır. Her örgüt programı ve tüzüğü ile anılır ve o tarihsel-stratejik bir belgedir. “Tüzüğü değiştiriyoruz ama yüreklerimizde olacak ve savunacağız” demek çok ama çok komiktir. Kaldı ki anadil sorunu DSD'nin hiçbir zaman gündeminde olmamıştır. Bu yüzden tartıştığımız şey, onun unutup unutmaması değildir. Anadil sorunu sadece Kürtlerin değil tüm ezilen ulusların sorunudur. Coğrafyamızda tek bir Kürt bu hakkı savunmasa dahi biz onu savunmaya devam edeceğiz, bu bilinmelidir.

Ülkenin dört bir yanından gelen, örgütünü sahiplenme sorumluluğunu hisseden eğitim emekçilerinin içinde şube başkanlarından yönetim kurulu üyelerine, örgütümüzün delegelerine kadar birçok insan vardır. Bir an için yazarın söylediğini kabul edip hiçbir yönetsel organ içinde yer almıyor olsak bile bu düşüncelerimizi ifade etme hakkımız olmadığını göstermez. ”Eğitim-Sen'i Teslim Etmeyeceğiz” pankartına atıfta bulunan yazıda gözden kaçırılmaya çalışılan daha birçok şey vardır. Yine Ankara merkezli son eylemleri hatırladığımızda, artık “Eğitim-Sen'i Kapattırmayacağız” sloganının dahi atılmaması ve yerine “Eğitim-Sen Susturulamaz” sloganının formüle edilmesi teslim olmak ya da olmamak arasındaki net çizgiyi ortaya çıkarmaktadır.

Dışarıya karşı, Eğitim-Sen içinde birlik olma gereğinden dem vuran anlayış, sürekli ilkeli ve seviyeli olma dersi verirken, örgüt için hayati olan konuların örgütte tartışılmadan yine örgüte dayatılan kararları nasıl bir demokrasi ahlakıyla aldığını dürüstçe ifade etmeli ve kendi kitlesi de dâhil olmak üzere tüm eğitim emekçilerine hesap vermelidir.

DSD, yazılan değerlendirme yazıları hakkındaki düşünceleri ile bir taşla iki kuş vurmayı planlamaktadır. Bundan sonra yazılacak yazıların şimdiden önüne geçmeyi, bu tür ayak oyunları ile bertaraf etmeyi istemektedir. Bizleri dost olarak görmemeleri yazı boyunca söyledikleri en doğru şeydir. Oportünizmden dost olmaz çünkü. Ama devrimciliğimiz konusundaki yorumu haddini aşar ve onu boğar bu bilinmelidir.
Genel kurul salonunda olmadık yöntemlerle tahrik edilmeye çalışılan, fiziki saldırıya uğrayan, ağza alınmayacak hakaretlerle karşılaşan, örgütümüzden yalıtılmaya çalışan biz olduk. Kapıda yaşanan arbede DSD tarafından tıpkı polis mantığıyla kameraya çekilmiştir. Olup bitenlerin hepsi fazlasıyla kayıtlarda vardır.

Son olarak, Eğitim-Sen’i teslim etmeyeceğimizi dosta düşmana bir kez daha ilan ediyoruz. Bunu uluslararası sermayenin ve işbirlikçilerinin hedeflerini yoğun şovenist bir saldırıya dönüştürdüğü ve bizlere reva görülen sefalet yaşamına teslim olmayacağımıza olan inancımız ve kararlılığımızla söylüyoruz. Her geçen gün azgınlaşan yıkım yasaları ile başa çıkmanın, yeni bir kanal yaratıp bu sefalet saldırısını parçalamanın güçlü ve militan bir örgüt ortaya çıkarmakla mümkün olacağını da biliyoruz. Bugün örgütümüzün başına çöreklenmiş, kazınmayı bekleyen bu pelteleşmiş anlayış tarih önünde mahkûm olacak ve Eğitim-Sen kazanacaktır.

Niğde den bir Emekçi Memur