Caracas Notları III

Caracas barriolarının emekçi halkı "hak verilmiz alınır"ı öğrendi ve sımsıkı sarıldı kazanımlarına artık geri dönüş yok

GÜNCEL
Salı, 28 Şubat 2006 (20 yıl 7 ay önce)

İnsana İstanbul‘u hatırlatan kalabalığıyla Caracas cıvıl cıvıl bir kent. Mesafeler -tıpkı İstanbul’daki gibi-, insanı başka dünyalara götürürken farkına bile varılmadan aşılabiliyor. Bir seminer izlemek, bir röportaj kovalamak, bir ilişki yakalamak için kenti bir uçtan bir uca katediyorsunuz; renk ve insan cümbüşü zaman duygusunu unutturabiliyor…

***
“Emperyalist stratejiler ve halkların direnişi” başlıklı seminerimiz var 26 Ocak’ta. Organizasyondaki aksamalar nedeniyle daha önce gittiğimiz birçok seminerden elimiz boş dönmüşüz. Ya salonları tümden kapalı bulmuşuz ya da saatlerce bekledikten sonra aradığımız kurumlara, partilere, kişilere ulaşmak için şansımızı başka yerlerde aramaya koyulmuşuz. Bu yüzden sabahın körüne konulan ilk seminerimizi de kendimiz iptal etmişiz. Bundan da pek “umudumuz” yok ama; ”Ya bir gelen olursa, en azından adres değiş tokuşu yapar, bir bağ kurmuş oluruz…” düşüncesiyle yola koyuluyoruz.

UCV (Venezüella Merkez Üniversitesi) kentin öte yakasında kocaman bir kampüs. Önce binayı, ardından katı, sonra da odayı buluyoruz. Hava sıcak; odanın tam çaprazındaki banklara oturmuş üç genç ilişiyor gözümüze. Yanlarına oturuyoruz; programdan bizim seminerin yuvarlak içine alınarak belirlenmiş ‘resmini’ gösteriyorlar. Bizde İspanyolca hiç yok, onlardaki İngilizce ise kırık dökük… İkisi işçi diğeri öğrenci; yanımızda getirdiğimiz işçi gazetesi, siyasi yayın organı ve Seçki’yi gösteriyoruz. 1 Mayıs fotoğrafları, halkların katili Amerikan emperyalizmi ve Bush lanetlemesi, vücut dili, mimik yardımı ve yüreğimizin coşkusuyla konuşmaya çalışıyoruz. Az sonra iki kişi daha geliyor; biri genç biri orta yaşlarda, bunlar da Brezilyalı. Sayımız artınca seminer odamızı açtırıyoruz…

Gelenler ya semineri ya da semineri veren grubun adını işaretlemişler. Tam onsekiz kişi oluyoruz 15 dakika içinde -daha sonraları, Parque Central gibi merkezi bir yerde, üstelik aralarında Daniella Mitterand‘ın da bulunduğu sekiz kişilik bir seminerciler grubunun konuşmacı olduğu bir seminere göz atıyoruz; içeride topu topu 25-30 kişi var. Bu tabloyu ve benzerlerini görünce başlangıçta mütevazi görünen onsekiz kişilik katılımcının anlamı daha farklılaşıyor. Şili dışında Latin Amerika’nın tüm ülkelerinden emekçiler bunlar; içlerinde gepegençler de var -ve iyi ki onlar var; çünkü İngilizceyi asıl olarak gençler biliyor- orta yaşlılar da, işçi önderleri de, entelektüeller de, barrio’larda yaşayanlar da…

[foto]caracas+2.jpg[/foto]

Çeviri için kendisini öneren iki genç üniversiteli ile akıyor seminerimiz; önce Türkçe, ardından İngilizce, sonra İspanyolca ve iki Brezilyalı için Portekizceyle. Ancak çok ünlü seminercilerin katıldığı ve binbir atraksiyonla ayarlanan Babels çevirmenlerinin bulunduğu seminerlerde bile pek yok böyle 3 dile çeviri. Büyük bir ilgi ile dinliyor dostlarımız. Seminer seminer olmaktan çıkıp atölye çalışmasına dönüşüveriyor. Katılım tahminin ötesinde.

“ABD‘nin İran‘a saldırıp saldırmayacağı, saldıracak olursa nasıl bir strateji izleyeceği; bunu Irak‘taki gibi mi yapacağı” üzerine sorular geliyor. İki Amerikalı “Kuzeydeki Kürt oluşumunun Türkiye’deki Kürt kitlelerini nasıl etkilediğini” soruyor. Türkiye’deki Kürtleri, Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesini ve PKK‘yi birçoğu bilmiyor. Anlatıyoruz.

“Halkların direnişi” bölümünün sunumundan sonra “Irak halkıyla dayanışmak için buradan ne yapabilirim?” diye soruyor genç Kolombiyalı işçi. Kendi ülkesinde emperyalizme ve kapitalizme karşı yürüteceği savaşın, Irak halkının direnişi açısından en büyük destek olacağını söylüyoruz. 2.5 saatin ardından seminerin bittiğini duyurduğumuzda hiç beklemediğimiz bir şey yaparak alkışlamaya başlıyorlar. Sonra oturmaya devam ediyorlar yerlerinde, kimsenin gitmeye niyeti yok. Bunun üzerine Türkiye’yi ve yapımızın tarihini anlatmaya başlıyoruz. İlgi daha da artıyor, anlattıklarımız (özellikle de Adressiz Sorgular‘da cisimleşen işkencede direniş geleneği, işçi sınıfına yönelimde ısrar, heyet üyelerimizin siyasal geçmişleri ve kişiliklerinde de somutlanan devrim ve sosyalizm kavgasında ısrar, emperyalizme ve neoliberal politikalara karşı savaşımın kapitalizme karşı savaş ekseninde bir sosyal devrim perspektifiyle yürütülmesinde ısrar…) belli ki Latin kanlarını kaynatıyor. Oturdukları yerden gözleri ve öne doğru eğilen bedenleriyle kürsüye adeta daha da yakınlaşıyor, anlattıklarımızı içer gibi dinliyorlar. Dünyayı değiştirmek zorunda olan insanların merak ve ilgisiyle, farklı deneyimlerden öğrenme isteğiyle dinliyorlar. Ezilen insanlığın ortak sesini yaratmak için dinliyorlar…

[foto]caracas1.jpg[/foto]
***

“Estanke Komünü” CTU‘ya bağlı (Comité de Tierras Urbana -Kentsel Toprak Komitesi) yüzlerce komünden biri. Kenti kıskaca almış dağlar, ‘barrio’ tabir edilen yerleşim yerleriyle dolu. Türkiye’nin gecekondu bölgelerini andırır alanlar bunlar. Gültepe‘nin, Nurtepe‘nin, Kadifekale‘nin ve Altındağ‘ın gecekonduları yanında çok daha yoksul fakat örgütlüler. Ancak tüm yoksulluğa rağmen duvarlar turunç sarısı, şeker pembesi ve çimen yeşili… Seçilen renkler yaşanan tüm yoksulluğa ve yoksunluklara rağmen Latin insanının yaşama sevincini ve iç dünyasının zenginliğini yansıtıyor. Öte yandan barriolar bugün örgütlü ve bugün barrioların en önemli özelliği bu! 1990′lardan başlayarak taban inisiyatifine dayalı toprak, sağlık ve eğitim alanlarında örgütlenen CTU’lar, bugün kendi içinde ciddi bir güç durumundalar.

Begonia, Estanke Komünü’nde 16 yıldır sosyal hizmet uzmanı olarak çalışıyor. Gittiğimiz barrionun “her şeyi” olduğunu kısa sürede farkediyoruz. Bize önce barrio örgütlenmelerinin gelişim sürecini anlatıyor. Başlangıçta özellikle kadın projeleri üzerinde yoğunlaşan komün açısından bu kesitin kitleden “Bunlar çok zor, biz yapamayız” şeklindeki tepkiler alması nedeniyle yıpratıcı ve zor bir süreç olduğunu söylüyor; “yoksulluk asıl beyinlerdeydi” diye eklemeyi de ihmal etmiyor:
“2000'lerden sonra toplumun dönüşümü gerçekleşti; sessiz olanlar konuşmaya, yapamayanlar yapmaya başladı. İnsanlar artık hizmet ve proje talep eder hale geldiler. Öneri sunup katılmaya başladılar. Hiçbir sosyal hak yoktu ama insanlar ayağa kalkıp ’sizinleyiz’ demeye başladılar. Çocukların anaları babaları okulu ellerine alıp eski yöneticileri attılar. Eğitim sisteminin tabandan başlayarak yükseltilmesi toplumu birçok yönden geliştirdi. Toprak talebi yükseldi…”
Toprak, eğitim ve sağlık komitelerinden oluşan yönetici çekirdek geniş bir seminer veriyor gazetecilerden oluşan gruba. Bal peteği şeklindeki binasıyla “Mission Robinson” sağlık ocağı, kreş, her gün 2 bin kişiye yemek sunan ortak mutfak ve kooperatif ürünleri satan minicik bir bakkal…

[foto]caracas+4.jpg[/foto]

Bakkal deyip geçmeyin ama, halkın her günkü kullanımı için çok ucuza satılan pirinç, şeker, mercimek paketlerinin üzeri yazılarla dolu. Begonia, Bakkal dükkanını işleten Juan‘a takılıyor: “Juan bize sadece yiyecek satmıyor, aynı zamanda eğitiyor da bizleri”. Paketlerin üzeri anayasanın “Halkın hakları” bölümünden maddelerle dolu. Yaratıcılık ancak kitlelerin işi ele almasıyla gerçek niteliğine kavuşuyor. Juan gevrek gevrek gülümserken, atılan hiçbir adımın boşa gitmediği duygusu herkesi yalayıp geçiyor.

Eğitim komitesi başkanı İrayma bir yıl önce okulu bitirmiş. “İyi ki bitirdim” diyor,
“Eğitim imkanı bulduğumuz için iş de bulabiliyoruz. Haklarımızı savunmak ve topluma hizmet imkanı bulmak için de eğitim çok önemli. Bu süreçte bir sürü şey öğrendim. Üniversiteye gidebileceğiz. Kendi haklarımız için, insanların hakları için çalışabileceğiz!”

En büyük özen çocuklara gösteriliyor; nereye gidersek gidelim -tıpkı Estanke komününde olduğu gibi- onların kreşleri pırıl pırıl, üstleri tertemiz, keyifleri yerinde… kısacası çocuk olmanın sefasını sürüyorlar; tabii ki olanaklar ölçüsünde…

[foto]caracas7.jpg[/foto]

Barrio gezisinin en büyük yararı yoksulluğu bütün kıvrımlarına kadar görüp hissetmekse, bir diğer kazanımı da emekçi halkın kendi yarattıklarına nasıl sımsıkı sarıldığını görmemiz oldu. Yoksulluk ve sefalet dizboyu. Yer yer “Olamaz bu kadar” dedirtecek ölçüde. Chavez‘in iktidara gelişinden sonra atılan adımlar olarak gösterilen gelişmeler çok sınırlı ve mütevazi. Bugünün ölçüleriyle çok “geri ve ilkel”… Kolayca dudak bükülüp küçümsenebilir boyutlarda. Fakat o “maddi” gerçekliğin arkasında çok önemli bir değişim yatıyor: Halkın uyanışı, yaşamına ve haklarına sahip çıkışı ve örgütlenişi… Sadece barrio gezisinde konuştuğumuz insanlar değil, farklı zaman ve mekanlarda kendileriyle röportaj yaptığımız Venezüellalı aydınlar, değişik toplumsal kesimlerden insanlar, hatta Chavez’i eleştirenler dahi bu gerçeğin altını çiziyor ve bu değişimin önemini vurguluyorlar. Venezüella’da bugün nereye baksan hissedilen bir toplumsal kutuplaşma var.

Bu kutuplaşmanın koparıcı gerilimi yeni siyasal çatışmalar ve değişimler doğurur hale geldiğinde, eskiden olduğu gibi “güç sahipleri” arasında cereyan eden kapışmaları seyredip sonuçlarını sineye çekerek mekanlarına kapanan bir sınıf ve emekçi kitle hareketi göremeyecek Venezüella. Anti-emperyalist dalganın büyütülmesi ve hakların ancak mücadeleyle kazanılıp korunabileceği gerçeği Caracaslıların etine kemiğine işlemiş. İşaretler o yönde ki, gerilim had safhaya vardığında şiddete şiddetle yanıt verilecek. Mademki “sessiz olanlar konuşmaya, yapamayanlar yapmaya başladı” o zaman beynin yoksul tutsaklığı da zincirlerinden boşanmış demektir.