Bir adım sonrası...

Tehlikeli bir eğilim: İngiliz işçi sınıfı içinde milliyetçilik salgını... Temelinde kriz var!

DÜNYA
Pazartesi, 9 Şubat 2009 (17 yıl 6 ay önce)

Roma yakınlarındaki Nettuno Garı'nda yatıp kalkan 35 yaşındaki göçmene, bu sabahın erken saatlerinde kimliği meçhul kimseler saldırdı. ANSA ajansının haberine göre saldırganlar dövdükleri göçmenin üzerine benzin döküp ateşe verdi. Hintli adam, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı... (1 Şubat 2009, gazetelerden)

İngiltere eylemAynı tarihlerde İngiltere'nin Lincolnshire bölgesindeki Lindsey rafineri işçileri, “yabancı işçilerin İngiliz işçilerinin işlerini ellerinden aldıkları” iddiasıyla greve başladılar. Eylem, İskoçya ve Galler'de tam 13 bölgedeki rafineri ve enerji santraline de “eylemle dayanışma” sloganı altında sıçratıldı. İngiliz Ulusal Parti'nin (BNP) sitesi “Britishwildcats” (Vahşi İngiliz Kedileri), bunu fırsat bilerek, “İngiltere'deki işler İngiliz işçilerindir” temelinde yükselen faşist eğilime itilim kazandıran ırkçı bir kampanyanın startını verdi. Çoğunluğunu göçmenlerin çalıştırdıkları taksicilere (mini-cab drivers) karşı da 27 Şubat 2009'da protesto yapılması çağrısında bulunuldu.
İşlerimizi elimizden alan yabancı işçiler sorunu sadece Lindsey'de değil bütün ülkededir. Bu ulusal bir sorundur; bütün işlere sahip olacağımız ana kadar, kendimiz ve çocuklarımızın geleceği için ulusal bir zafer kazanana kadar da durmayacağız!” (4 Şubat 2009, Britishwildcats)

Milliyetçilik mikrobu


Sınıfı bölmenin ve kendi içinde rekabete sürüklemenin en etkili araçlarından biri olan milliyetçilik mikrobu İngiltere'de bu denli açık ve pervasız bir biçimde kendini konuşturmaya başladı. Lindsey Rafinerisi'ndeki ırkçı grev, bu özelliği nedeniyle kendi sınırlarının ötesinde bir anlama sahiptir. O bir simge, aynı zamanda bir alarm işaretidir. Giderek büyüyen çapta işsizlik doğuracak olan kriz koşullarında önü alın(a)mazsa yayılma ihtimali yüksek olan ciddi bir tehlikedir! Moskova'da göçmen işçilere karşı sık sık katliam boyutuna varan cinayetlerin yaşanması, yine İtalya'da Roman kamplarının polis destekli faşist çeteler tarafından basılıp yakılması, bütün Romanların baştan “kriminal” kabul edilerek fişlenmelerinin toplum tarafından da onaylanması... aynı tehlikenin hemen akla gelen güncel başka yansımalarıdır.

İngiliz işçiler

Immingham Rafinerisi'ni işleten Total Petrol her üç ayda 5 milyar pound kazanmaktadır. Bir İtalyan firmasını taşeron tutan esas üstlenici Jacobs ise 2007'de 250 milyon pound elde etmiştir.

İşçilerin vurmaları gerekenler bunlardır, birbirleri değil! Kriz nedeniyle yabancıların, göçmenlerin, siyahların ya da Asyalıların suçlanması gerektiği görüşü yaygınlaşırsa neler olacağını hepimiz biliyoruz. Tüm işçi sınıfı bir felakete sürüklenecek, tek tek tüm ırkçılar ve faşistler cesaretlendirilecek ve patronların işten çıkarmalar ve ücret düşürmelerle işçileri vurması kolaylaşacaktır.
Etnik kimlik ve dinsel inanç temelindeki bölünme, sınıfın zaten başta işbirlikçi sendikalar olmak üzere her yanından tahrip edilmiş birliğini onarılması son derece zor bir şekilde iyice tahrip edecektir. Bugün İngiltere özelinde İtalyan, Polonyalı ve Portekizli işçilere yönelen ırkçı faşist düşmanlık, yarın söylem düzeyinden çıkıp daha farklı ve kanlı eylemlere dönüşebilir. Her şeyin dengesini kaybettiği kriz ortamları, hayata tutunma ve hayatta kalma uğruna eski değer ve inançlarda da müthiş bir aşınma yaratır. Bu, insanca iş ve yaşam koşulları için mücadele eden sınıfın belleği ve birikimleri açısından da böyledir.

1930'lar mı dediniz,
ne olmuştu?..


İşin temelinde kriz var ve bu kriz artık sadece ekonomik bir kriz değil. İşsizlik ve iflaslar başta olmak üzere kendi içinde doğurmaya başladığı sonuçlar bile ona daha şimdiden belirgin bir toplumsal, siyasal ve ideolojik boyut kazandırmış durumda. Son Davos toplantılarının da ana gündemi, yaşanan krizin derinliği ve gidişatının ne kadar “kaygı verici” olduğuydu. Süreci artık “tarihin en büyük dünya krizlerinden biri” olarak niteleyenler, bunu sık sık 1929 Bunalımı ve arkasından gelen 1930'larla karşılaştırmayı tercih ediyorlar. Yerleşik bütün konumları ve dengeleri altüst eden 1929 krizinin arkasından gelen 1930'lu yıllar, bütün emperyalist - kapitalist ülkelerde yarattığı işsizlik ve iflas dalgaları, büyüyen gelecek güvensizliği temelinde toplumsal - siyasal bakımdan da keskin kutuplaşmalar doğurdu. Faşizm bu yıllarda sıçramalı bir gelişme gösterdi. 1929 ve '30'ların sonu, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'na çıktı.

Emperyalist burjuvazi, neoliberalizm uygulamalarıyla bugüne kadar öteleyebildiği kapitalizmin yapısal krizini şimdi yeniden ve en az zararla öteleyebilmek için piyasaya ardı ardına “önlem paketleri” sürüyor. Bu “paketler”in temel özelliği, karlarını koruyabilmesi için burjuvaziye yeni olanaklar sunarken faturayı da işçilerin ve emekçilerin sırtına yıkması. İngiltere'de bir çelik işçisinin dediği gibi: “Melon şapkanız varsa milyarları götürürsünüz, ama baret takıyorsanız kovulursunuz”. Bu karakteristik özelliğin yanı sıra, aslında onunla uyum içinde, onu güçlendirici bir etken olarak başka çizgileri yakalamak da mümkün: “Korumacılık ve milliyetçilik” eğilimlerinin hortlayıp kendisini daha dolaysız biçimlerde kusması bunlardan biri! Sarkozy ve Merkel bu bayrağı daha önceden açtılar. Bunun son örneğini ise emperyalist kapitalizmin piyasaya sürdüğü yeni ikon Obama verdi. Obama burjuvaziye son destek paketini açıklarken, “Verilecek teşviklerle yapılacak altyapı yatırımlarında Amerikan demir-çeliğinin kullanılmasını zorunlu kılan” korumacı - milliyetçi bir maddeye yer verdi. Yükselen tepkiler üzerine bu cümleyi geriye çekti fakat gerçekte bu örnek bile, burjuvazinin mentalitesinin ve reflekslerinin kriz sürecindeki işleyişi, krizdeki derinleşmeyle milliyetçilikteki yükseliş arasındaki ilişkiyi ele veren bir ipucu özelliğindeydi.


İşçilerin faşist eğilimine itilim kazandıran ırkçı boykot kampanyasının afişleri...
Kriz ve durgunluk en başta yığınsallaşmış bir işsizlik ve yoksulluk demektir. Kitlesel işsizlik, ücretlerde azalma ve yoksulluğun gittikçe yayılması demektir. Fabrikaların, atölyelerin, şantiyelerin birer birer kapanması, daha önce elde edilmiş sosyal, sendikal hakların birer birer kaybedilmesi, ya da boğaz tokluğuna çalışma pahasına askıya alınması demektir! Ne kadar “demokratik” olduğu tartışmalı da olsa kazanılmış hakların, kriz koşullarını aşmak için kolları sıvayan kapitalistlerce yine kriz koşullarının olağanüstülüğü bahanesiyle koparılıp alınması, baskı ve sömürü sisteminin de, araçlarının da, devletinin de daha da ceberrutlaşması demektir!.. İşte bu koşullar, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin ruh hali ve değerler sistemi üzerinde de “olağan” dönemlerden çok farklı, beklenmedik, hızla tırmanabilen sarsıntı ve değişmeler yaratır.

Öncünün rolü


Ekonomik, ideolojik, siyasal, sosyal, ahlaki ve çokyönlü sistemik kriz, aynı zamanda riskler kadar fırsatlar dönemidir. Dünyadaki dengelerin altüst olduğu bir evrede, kazanımlarına saldırılan, bugünleri ve gelecekleri tehdit altındaki işçi sınıfı ve emekçi kitle hareketi yerinde sayamaz; zaten saymıyor da!.. Bunun son bir yıldaki örnekleri, Fransa, İtalya, Almanya ve Yunanistan'da yaşanmıştır -İngiltere'de karşımıza çıkan Lindsey ise tersten bir örnektir, fakat çok tehlikeli bir eğilime işaret etmesi yönüyle önemlidir. Bu kesitte, sınıfın diğer ülkelerdeki bölüklerinin üzerindeki ölü toprağını atması, komünist-devrimcilerin işçi sınıfıyla buluşma kanallarının genişlemesi tayin edici önemdedir. Burada bir boşluk ortaya çıktığında, ona sadece elinden koparılıp alınan kazanımlarını korumak için değil, geleceği için dövüşmesi gerektiği gösterilemezse, işsizlik, yoksulluk, çaresizlik ve çıkışsızlık içinde debelenen işçi sınıfı ve kitle hareketinin faşist, gerici ve ırkçı kanallara akmaması için (de) hiçbir neden yoktur!

Milliyetçilik ve dinsel inanç farklılığı temelindeki bölünme, işçi sınıfı içerisinde dahi en derinlere işlemiş ve çok çabuk kışkırtılıp kolayca harekete geçirilebilecek rekabet ve düşmanlık etkenidir. Özellikle Güneydoğu Asya ülkelerinde, Hindistan'da, Bangladeş'te... mezhep çatışması şeklinde ortaya çıkan boğazlaşmaların temelinde de bunu görüyoruz. Komünistler açısından '30'lar diye çokça sözü edilen, dersleri hatırlatılmak istenen de budur: Bütün bu tarihsel kriz kesitlerinde tayin edici olan subjektif faktördür; partidir, kitlelerin bilinç ve örgütlülük düzeyidir, savaşma isteği, azmi ve zorunluluğudur... Bunun önünün açılması, buna öncülük edilmesidir! Bugünü ellerinden koparılıp alınan, gözlerini geleceğe diktiği halde karanlık ve belirsizlikten başka bir şey göremeyenlerin yaşadığı boşluğu ya biz dolduracağız, ya burjuvazi!.. Krizin daha başlarındayız ve sonucu fırsatlar kadar tehlikelerin, tehlikeler kadar da fırsatların lafta değil pratikte farkında olduğunu gösterenlerin iradesi, enerjisi ve eylemi tayin edecektir!..