Yalnız ve güzel ülkeden

Fakirlik kavramının epistemolojisi de bir anda ters yüz oluyor bu yalnız ve güzel ülkede. Fakirlik nedir, gelişmişlik nedir, ne için, neye göre bunu da bir güzel çakıyor insanın kafasına...

DÜNYA
Pazartesi, 26 Ekim 2009 (17 yıl 2 gün önce)

kübaKüba’dan geleli bir ayı geçti... Aldığım notları düzenlemek için neden bu kadar bekledim bilmiyorum, ayrıca bu notları deşifre etmeli miyim onu da bilmiyorum. Notların toparlanmasına karar verdiğimde beni en çok düşündüren şey de yazının başlığı oldu. İlk anda aklıma gelen başlık, parayla saadetin olamayacağını gösteren ülke idi. Lakin 6 günde katıldığım toplantılar Küba Devrimi ile dayanışmak için çalıştığımız tarlalarda ilişki kurmaya çalıştığım o güzel insanlardan edindiğim izlenimler bu başlığı daha uygun kıldı ve 20 günün sonunda Küba’dan döndüğümde biraz şaşkınlık ve biraz da kafa karışıklığı içinde söylenecek en güzel sözün Küba’ya dair, yalnız ve güzel ülke olduğu sonucuna vardım. Sanırım Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da aldığı bir ödül sonrası Türkiye için söylediği bir sözdü bu yazının başlığı. Ancak Küba’ya gelişimin 6. gününde Türkiye’den ziyade buraya daha uygun olduğunu anlıyorum.

İlk notu Küba’ya gelişimin 6. gününde alabiliyorum. Uçaktan iner inmez sizi karşılayan sağlık görevlisinin verdiği anket ve orda sorulan sorular bildiğim bir gerçeğin kanıtlanması adına ilk sevincimi yaşattı. Küba’nın sağlıkta ne kadar sorunsuz bir ülke olduğunun ilk kanıtı böylece tarafımdan da bizzat görülmüş oluyordu. Ardından seyahatimizin son günlerine doğru Havana’ya 1 saat mesafedeki Çernobil çocukları tıp merkezinde gördüklerim hem mutlu etti beni hem de sahibi olduğum Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşımanın bir bedeli olduğunu da tekrardan hatırlattı biraz acı da olsa. İleri düzeyde kanser hastası 197 çocuğun tedavilerini ücretsiz yapıyordu Küba devleti bu merkezde ve dünyanın tüm ülkelerinden geliyordu bu hastalar aileleriyle birlikte. Bizim ziyaret ettiğimiz hasta çocuk Ukraynalı idi ve ameliyattan yeni çıkmıştı. Yüzünün şekli Çernobil faciasının kuşaklar sonrasında bile kendisini unutturmayacağının hazin bir kanıtı idi adeta. Çernobil faciasından en çok etkilenmiş bir ülkenin vatandaşı olarak sordum tabi: “Hiç Türkiye’den başvuru oldu mu?” Görevlinin cevabı da aynı oranda iç acıtıcı idi benim için: “Sizin ülkenizin bizimle neredeyse hiçbir ekonomik, diplomatik bağlantısı yok, bu yüzden böyle bir başvuru da olmadı. Yanlış hatırlamıyorsam 17 Ağustos Marmara Depremi’nde de Küba’nın sağlık ekipmanı ve diğer yardım malzemeleri gönderme talebini de reddetmişti hikmetinden sual olunmayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti.

Uçaktan indiğim gün de ayrıca ilginç bir tarihe denk düştü. 28 Haziran’da faşist bir Amerikan darbesiyle iktidardan uzaklaştırılan Honduras’ın halkçı devlet başkanı Manuel Zelaya, Nikaragua’dan uçakla ülkesine dönmeye çalışıyordu ve havaalanı askerlerce uçağının inmesi engellenecek şekilde kuşatılmıştı. Havana Havaalanı görevlilerinin neredeyse tamamı naklen bu olayı izliyorlardı televizyonlardan. Havaalanında hayat sanki durmuş gibiydi. Türkiye’ye döndükten sonra sordum dostlara Ergenekon operasyonu vesilesi ile darbecileri ve darbe teşebbüsçülerini yargılamaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Honduras’taki askeri darbeye ilişkin bir kınama ya da herhangi bir protesto eyleminde bulundu mu diye. Verilen cevapların menfi olması nedense beni hiç şaşırtmadı.

küba

Diğer izlenimlere gelince… Bu candan, alabildiğine sıcak insanların sosyalizmden başka bir sistemde yaşaması fiziken, ruhen ve ilmen(!) mümkün değil. Hani eski Türk filmlerinin her daim tekrarlanan bir repliği vardır ya fakir ama onurlu delikanlı dikilir onu para için terk eden kızın karşısına ya da tersi. Küba da öylesine dikiliyor küstah patron Amerikan emperyalizmi ve onun ardıllarının karşısına. Fakirlik kavramının epistemolojisi de bir anda ters yüz oluyor bu yalnız ve güzel ülkede. Fakirlik nedir, gelişmişlik nedir, ne için, neye göre bunu da bir güzel çakıyor insanın kafasına, kapitalizmin metalar dünyasının esiri beyinlerimize, hem de süper hızlı 3g modlu internet misali. Bu erişim hızına ulaşan herhangi bir bilgisayar var mı emin değilim.

Bulunduğum sürede hem Küba’daki iç işleyişe hem de uluslar arası ilişkilerine dair birçok toplantıya katıldım belgeseller seyrettim. Toplantıda sunumlar gerçekleştirenlerin çoğu çeşitli kademelerden Küba Komünist Partisi üyeleriydi, alt ya da üst kademeden. Böylesi dehşetli bir ambargoya rağmen 50 yıldır buna nasıl direndiklerini ve sosyalizmin binaların modernliğine, son teknoloji kullanımı ile sınırlanamayacak kadar derin bir içeriğe sahip olduğunu bir kere daha
kendi pratikleri ile gösterdikleri için Kübalılar ve Küba Sosyalizmi daha uzun süre dünyadaki sosyalistlerin gururu olmayı sürdürecek sanırım.

Yerel parlamentodaki milletvekillerinden birinin katıldığım bir oturumdaki sözü hala kulaklarımda: “Burası cennet de değil, cehennem de!”. Cennete çevirmek için 50 yıldır savaşıyoruz. Ah bir de 80 mil ötemizdeki zebani ve onların yalakaları olmasa…”

küba

Zenginlik ve fakirlikten bahsetmiştik ya az önce, Küba’da kocaman son sistem teknoloji ile donatılmış yapılar fazlaca değil. Bu tipte olanlar kanımca sosyalist bir ülkede olması gerektiği gibi kamu binaları, özellikle hastaneler. Havana sokaklarında dolaştığınızda özellikle (eski havana olarak tarif edilen kısımda) binaların görüntüsü zaman zaman döküntüyü andırıyor, hatta önümüze birkaç defa para istemek için çıkan insanlarla bile karşılaştığımız oldu. Özellikle Old Havana denilen kısımdaki binaların neden böyle döküntü olarak kaldığını sorduğumuzda verilen cevaplar ilginç ve öğretici. 50 yıldır süren ambargoyu unutmadan ya çocuklarımızın sütünden ve almaları gereken besinlerden kesecektik ya da vitrini olsun diye binaların daha güzel görünmesi için yüklü bir kaynak aktaracaktık. Tercih burada da binalardan yana değil insanlardan yana kullanılıyor. Hemen ardından mihmandarımız Osneris Katrina Kasırgası’nı hatırlattı. Her yıl onun gibi irili ufaklı bir sürü kasırga oluyormuş Küba ve Karayipler’de. Daha geçtiğimiz günlerde yaşanan Gustav ve İke Kasırgaları’nın verdiği zararın 10 milyar doların üzerinde olduğunu hatırlatmakta da fayda var. Malum, Havana da Atlas Okyanusu’nun kıyısında. Amerika’nın New Orleans Eyaleti’nin Katrina Kasırgası ile ne hale geldiğini hepimiz gördük. Bu tip doğal felaketlerin hemen öncesinde Küba’da insanlar günler öncesinden tahliye ediliyorlar. Binalar ve diğer altyapılar bu şiddetli kasırgalardan fazlaca zarar görüyor ve sürekli yeniden onarılmak zorunda kalıyor. Bir toplantıda tüm Küba’daki binaların neredeyse beşte birinin bu tip doğal felaketlerde yıkıldığını söylemişti bir konuşmacı. Bunca fiziki zarara rağmen bu kasırgalardan kaynaklı, insanların burnunun dahi kanamaması yine Küba ve Sosyalizm’in farkı oluyor. Yine Old Havana’nın 1500'lü yıllarda İspanyol kolonyalistleri tarafından kurulduğu göz önüne alındığında bu bina mevzu daha da anlaşılır hale geliyor.

küba

Önemli bir gözlemim de insanların çok politik ve çok neşeli oluşları. Che ve Fidel’in resimleri oldukça sanatsal denebilecek çalışmalarla Küba’da gördüğüm bütün boş duvarları ve arada kaçamak bakışlarla pencerelerinden içeri girdiğim Kübalıların evlerinin salonlarını süslüyor. Yalnız, Fidel’in hiç heykelini görmedim. Che, Jose Marti heykelleri ülkenin gittiğiniz her yerinde karşınızda ve Kübalılar sürekli dans ediyorlar. Herkes, parti yetkilisinden yemekhanede bulaşık yıkayan dostumuza, genç yaşlı çoluk çocuk dansa, salsaya acayip meyilli. Hiç bir dans türünden anlamayan biri olarak Kübalı dostlarım bana bile salsa yaptırdılar. Dedim ki onlara, devrimi yaptınız oynarsınız tabi gece gündüz demeden. Demek ki devrim böyle bir şeymiş! Adama hiç bilmese bile dans etmesini de öğretiyormuş. Zaten dans edemeyeceksek niye devrim yapıyoruz ki?!

küba

Katıldığım toplantılardan bahsetmiştim. Toplantılardaki konularda çok öğretici idi. Küba’nın demokratik sosyalist sistemi, Latin Amerika için Bolivarcı alternatif, Küba Avrupa Birliği ilişkileri ve Obama’nın çıkmazları katıldığım toplantılardan bazıları.

Küba’daki sistemin açıklandığı konferanstaki konuşmalar ve pratikleri sosyalist demokrasi ile özgür dünya! (Free world olarak okuyun siz) arasındaki ayrım çizgilerini gösteriyor. İki yılda bir yapılan ve geri çağırmalı yerel, bizim jargonumuzla söyleyeyim mahalle meclisleri örgütleri ile ulusal meclisin oluşturulduğunu öğrenince Küba’da seçim yapılmıyor masalının yüzüne okkalı bir tokat inmiş oluyor. Bizim gibi kapitalist ülkelerde seçim kampanyalarına harcanan trilyonları göz önüne aldığımızda temsili demokrasinin bir göz boyamadan ibaret olduğu tekrar bilince çıkıyor. Küba ise katılımcı demokrasinin yaşayan en belirgin örneği oluyor. Yine katıldığım bir toplantıda İspanya’dan bir delegenin Küba da bir anti-komünist milletvekili seçilebilirimi diye sorduğunda gülen parti yetkilisi ilk önce mahalledeki komşularını, ardından eyalet parlamentosundaki yoldaşlarını ve en sonunda ulusal düzeyde diğer yoldaşlarını kandırabilirse neden olmasın cevabı toplantıya katılan tüm delegelerin kahkahaya boğulmasına neden oluyor. Bir taraftan bu yorumu ideolojik anlamda kendine güvenin bir ifadesi olarak anlamak da olası tabi.

Canımı sıkan birkaç şey de oldu tabi: tatil bölgesi olan Varadero’ya gittiğimizde marketlerin raflarında gördüğüm Coca Cola, Fanta ve Sprite türü içecekler… He ne kadar bunların Meksika’dan geldiğini söyleseler de Kübalı dostlarım, Coca Cola’nın simgesel anlamda neye karşılık geldiğini söylemeye gerek yok. Bir memlekete sızmak istiyorsa kapitalizm, öncü kuvvet olarak cepheye ilkin bu tip ürünleri sürüyor. Ardından Mc Donalds, Burger King ve bir de bakmışsın ki serbest piyasa, serbest serbest tepinmeye başlamış onca yıllık kazanımların üzerinde.

Bir başka can sıkıcı hususta aynı mala farklı fiyat uygulamasıydı. Bu durumu da bilgim dâhilindeki sosyalist ekonomiye pek uyduramadım. Bir malın fiyatını, ona harcanan emek gücü ile belirliyorsak aynı mala bu farklı fiyat uygulaması neden. Bulunduğum kampta içtiğim kutu kolanın fiyatı 0,40 cuc iken 1 saat mesafede ki bir yerde aynı kolayı 1,20 cuc’a içmeyi pek anlamadım ve hoşlanmadım.

Bir de sürekli bozulan arabalar var. Gerçi Küba da herhangi bir şeye yetişmek için koştur allah canınızın çıkmasına gerek yok. Hatta bozulan bir arabanın tamiri için geçen sürede pek keyifli olabiliyor. Romla yapılmış Mojito-nu-zu yudumlayıp hemen latin ezgileriyle dansa başlayabilirsiniz; lakin bu durum biraz daha az yaşansa pek fena olmayacak gibi.

Kaldığımız kamptaki Avrupa’dan gelen insanlara gelince onlara dair durum da pek iç açıcı değil. Hepsi az çok belli politik organizasyonlarla bağlantılı olmalarına karşın Küba’ya neden geldiklerinin ve Küba’da ne amaçla bulunduklarının çok da farkında değillermiş gibi bir halleri olduğunu gözlemledim. Hele Finlandiyalı bir kızın tarlada çalışırken mihmandarımız Adenay’a sorduğu soru ağzımdan gayri ihtiyari bir oha! çıkmasına neden oldu. Burası sosyalist bir ülke değil mi, sosyalist bir ülkede neden çalışıyoruz? Bir de Almanya’dan gelen bir grubun gecelerce wind of change parçasını terennüm edip durması canımı ziyadesiyle sıktı. Bu arkadaşlar bu parçanın neden yazıldığını bilmemiş olamazlar. Wind of change, rüzgarın değişimi nereye kapitalizme, nereye artan eşitsizliğe, nereye savaşlara, nereye barbarlığa. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra yazılan bu parça kapitalizme methiye düzmekten başka bir anlam taşımıyor. Rosa Lüxemburgun, Karl Liebknecht adını biliyorlar mıdır diye sormak geldi içimden bu arkadaşlara lakin daha büyük bir şoka girmenin korkusuyla kendimi engelleme ihtiyacı hissettim.
Son söz olarak söyleyeceğim şu ki Küba Sosyalizm’i klasik anlamda ya da bizim anladığımız anlamda bir proletarya diktatörlüğü değil. Çok zor iklim ve toprak yapısına sahip bir tarım ülkesi, hala ciddi oranda tarım ürünleri ve tarımsal sanayi ürünleri ile geçimlerini sağlıyorlar sanayi alt yapıları da gelişmiş düzeyde değil. Üzerine bir de elli yıldır devam eden Amerikan ambargosu ki (sadece onunla sınırlı tutulamaz) göz önüne alındığında Küba’nın sosyal adaleti sınıflar arası eşitsizliği büyük ölçüde gidermiş bir ülke olarak bir mucizeye imza attığı söylenebilir. Tek ülkede sosyalizm yaşar mı sorusunun cevabı tam anlamıyla Küba örneği olmasa da hiç de görmezden gelinemeyecek başarılara sahip Küba sosyalizmi. Lakin bundan sonraki devrimlerin temel düsturu mutlak enternasyonalizm olmalı. Bu vakitten sonra ya dünya devrimi ya da hiçbir şey! İki sistem bir arada olmuyor. Eskisi galebe çalıyor. Ve tabi ki çok yaşa Fidel!

*Bir Alınteri okurunun Küba izlenimleri

küba