Sektörün üretim ve ihracat merkezlerinin üç büyük dalga halinde yer değiştirmesinin ardında, işçilerin örgütlenme ve mücadelesi var; bu mücadele ile artık bastırılamaz hale gelip yükselen ücretler, tekellerin bu bölgelerden işgücünün örgütsüz ve çok daha ucuz olduğu bölgelere kaçmalarına neden oluyor.
Sorun: “İhracat artışı süreklilik gösteriyor. Ancak, bu durum ihracatçının karının iyi olduğu anlamına gelmemektedir. İhracat devam edebilsin diye ihracatçı kendi kaynaklarından fedakarlıklarda bulunuyor. Ama bu fedakarlığın da belli bir sınırı vardır. Biz artık kar edemiyoruz. Tekstil ve hazır giyim işletmelerinin kar marjları yüzde 50’lerden yüzde 7’lere düştü.” (Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Oğuz Satıcı)
Gözyaşları: “İnsanların ağladığına şahit olduk. Bu sıkıntılann elbette yerel sebepleri var. Ancak asıl sorun, içinden geçtiğimiz büyük küresel dönüşüm kasırgasıdır.” (İstanbul Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği Başkanı ve TİM Başkan Vekili Süleyman Orakçıoğlu)
Tehdit: “2 milyon tekstil ve hazırgiyim istihdamında da özellikle son 8-10 aylık dönemde yüzde 10 seviyesinde azalma oldu. 150-200 bin kişilik kayıp olduğunu düşünüyoruz. Daha da artmasından korkuyoruz. En büyük çekincemiz sosyal kriz olması. İşini kaybeden insanların çaresizliği bu ülkenin en büyük sorunu olur. Çünkü, biz sosyal barışın ve istihdamın sigortasıyız.” (S. Orakçıoğlu)
Çözüm: “Ücretlerin düşürülmesi, bölgesel asgari ücret uygulamasına geçiş, SSK primleri başta gelmek üzere istihdam vergilerinin indirilmesi; vergilerin, enerji fiyatlarının, KDV’nin düşürülmesi.” (Tekstil kapitalistlerinin raporu)
Tekstil kapitalistleri, daha dün neoliberalizme methiyeler düzüyor, Gümrük Birliği'ne giriş sürecinde 50 milyar dolar yatırım teşvikini kapıp her yerde irili ufaklı fabrikalar kuruyor ve yüzde 50′lik kar marjıyla ihya oluyorlardı. Bugünse, “artık kar elde edemiyor”; zaten vahşi bir sömürü içine kapattıkları tekstil işçilerinin ücretlerinin daha bir bastırılması ve kaldıysa, son sosyal hak kırıntılarının da ortadan kaldırılması için saldırıya geçiyorlar.
Oysa tekstil-konfeksiyonda ücretler, zaten imalat sanayi ortalamasının çok altına düşürülmüş ve çalışma süreleri ise, yine ortalamanın çok üzerine çıkarılmıştı: 2005′in 2. döneminde, imalat sanayi saatlik ücret ortalaması 5.1 YTL iken; bu, tekstilde, 3.3 YTL, konfeksiyonda 3.1 YTL, deride 3 YTL idi. Aynı dönemde imalat sanayinde haftalık çalışma süresi ortalaması 46.3 saat iken; tekstilde 46.8, konfeksiyonda 47.8, deride ise 48.3 saatti! “İstihdam vergileri”nin indirilmesi gelince, sektörde 3.5-4 milyon işçinin çalıştırılıyor ve bunlardan zaten sadece 765 bini kayıtlı/sigortalı!
Sendika ağaları ise, işçilerin en yakıcı taleplerinden bile tümüyle koparak, tekstil kapitalistlerin çıkar ve dayatmalarının savunuculuğuna soyunuyorlar. Sınıfın önünde oluşturdukları barikatı daha fazla tutamayacaklarının bilinciyle, imdat çağrısı yapıyorlar: “Aksi halde bu sıkıntılar ileride çok ciddi sosyal patlamalar yaratabilir” (S. Çelebi); “Aksi halde kırılma noktaları oluşur, sefahat ile sefalet bir anda karşı karşıya kalır. İşsizlik ve yoksulluğun verdiği öfkeye örnek olarak, geçtiğimiz günlerde yaşadığımız Paris olayları gösterilebilir. Türkiye’de 2000′li yıllarda ’sosyal patlama’ beklentisi, 2005′te Paris’te gerçekleşmiştir. Goethe’nin dediği gibi, ‘kaybedecek bir şeyi olmayan insandan korkulur.’” (Hak-İş GB Yrd. ve Öz İplik-İş GB Yusuf Engin)
“Büyük küresel kasırga”
Tekstil sektöründe de kriz, içiçe geçen yıkım ve yeniden yapılanma süreci olarak, neoliberal politikaların buldozerliğiyle yeni emperyalist işbölümünü dayatılarak, sonuna kadar götürülüyor. Emperyalist “küreselleşme”nin derinleşerek, tüm ülke, bölge ve yerelleri kapsamına alması, tüm sektörlerde olduğu gibi tekstilde de üretimi uluslararası taşeronluk ağlarıyla dünya çapında yapılır hale getirdiği gibi; aynı zamanda, tüm bu yerel birim, bölge, ülke ve hatta (Afrika‘nın başına geldiği gibi) kıtaları, bir anda bu ilişkilerin dışına atılma risk ve tehdidiyle karşı karşıya bırakıyor. Yeni emperyalist işbölümü ile tekeller, kriz, emeğin yeniden üretim koşulları ve işçi mücadelelerinin getirdiği her türlü riski, taşeronluk ağlarıyla kendi dışlarına atarak azami karlara el koyma yolunu açarken; el koydukları karların miktarını kendilerinin belirlediği bir kısmını oynadıkları aracılık rolü (artı değeri soğurup aktarma ve vahşi sömürüye tabi kıldığı işçilerin mücadelesini tamponlama) karşılığında yerel sermayedarlara pay olarak veriyorlar.
Üç büyük dalga
Tekstil ve konfeksiyonda Asya kıtasının en büyük merkez haline gelmesi, üç dalga halinde yaşandı.1970′lerdeki ilk dalgada G. Kore, Tayvan, Singapur öne çıktı. 1985-’90 arasında ise, “Asya Kaplanları” katma değeri yüksek mallarda uzmanlaşırken, dokuma ve konfeksiyon Filipinler, Malezya, Tayland ve Endonezya‘da yoğunlaştı. 1990′lardaki üçüncü dalga ile üretim Bangladeş, Sri Lanka, Vietnam ve Pakistan‘a kaydı. Çin de en büyük bir üretim bölgesi olarak başa geçti.
Türkiye, bu dönem içinde1980 seviyesine göre payını10 kat artırarak, 1995′te ilk 20 arasında yer aldı. “Türk giyim sanayi dünya ile entegrasyonunu sağlamış rekabet içinde var olan bir sanayidir” (Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, DPT, 2001).
Sektörün üretim ve ihracat merkezlerinin üç büyük dalga halinde yer değiştirmesinin ardında, işçilerin örgütlenme ve mücadelesi var; bu mücadele ile artık bastırılamaz hale gelip yükselen ücretler, tekellerin bu bölgelerden işgücünün örgütsüz ve çok daha ucuz olduğu bölgelere kaçmalarına neden oluyor.
Ve gümmm…
Üretimin dalgalar halinde belli merkezlerde yoğunlaşması, aşırı üretim ve gümmm… Endonezya’da, 1997 Temmuz’unda 1.44 dolar olan günlük asgari ücret, Asya Krizi sonrası yaşanan devalüasyonla birlikte 1998′de 26 peniye kadar geriledi.
“Her şey kötü gidiyor; ücretlerimizi zamanında ödemiyorlar. Fabrikadan 400 işçiyi çıkardılar. Fazla mesai vermiyorlar, günde 35 peni kazanıyorum. Çocuğa süt yerine su veriyoruz; ara sıra yumurta aldığımız oluyor, ama et, asla.” (Endonezya’da Gap ve Docker markaları için giysi üretilen bir fabrikada çalışan bir işçi)
Aynı dönemde Halit Narin, kriz nedeniyle tekstilde 500 bin işçi çıkarıldığını söyleyerek, TIS’i baskılıyor; işbirlikçi sendikalar da, sınıfın dövüşmeksizin teslim alınmasını sağlıyorlardı; 2001 krizinde ise, çok daha ağırı yaşanacaktı.
Bugünse, son bir kaç yılın (2003-2005) ağır kriz ortamında, yaklaşık 20 bin KOBİ kapandı ve 1 milyon işçi işten atıldı. Kapanan işyerlerinin yüzde 55′inin İstanbul‘da, yüzde 25′inin Bursa‘da, yüzde 5.5′inin Denizli‘de, yüzde 4.5′inin Gaziantep‘te, geri kalanının ise Kahramanmaraş, Adıyaman, Düzce‘de yer alması, tekstil sektörünün Türkiye içinde de kayma doğrultusunu ve fakat, artık “Anadolu Kaplanları”nın da tıknefes olmaya başladığını ortaya koyuyor.
“Belki her şeyden önemlisi tekstil sektörünün yeniden yapılandırılması gerekiyor. Daha ucuz mal üretmek gibi rekabetin en ilkel alanında yarışarak başarı kazanmak mümkün değil. Nasıl Türkiye İtalya’nın elinden tekstili söke söke aldıysa, daha ucuza üreten de bizden onu alır. Biz Denizli olarak havlu bornozu Bursa’nın elinden nasıl aldık? Bizden de alacaklar çıkar. Ama biz İtalya’dan fabrikaları aldık da İtalya’nın, Avrupa’nın elinden tekstilden elde ettiği karı alabildik mi? Hayır. O halde bu şuranın konusu, KDV kaça insin, istihdam üzerindeki yükler azalsın, enerji maliyeti aşağıya çekilsin demenin ötesine geçmelidir. Asıl konu tekstil sektörünün yeniden yapılandırılması olmalıdır.” (Denizli Belediye Başkanı Nihat Zeybekçi)
Son 10 yılda olağanüstü bir yığılma ve yayılma gösteren sektörde, zorla yıkım, yutma, mülksüzleştirme, yeniden yapılanma, sermaye merkezileşmesi ve yoğunlaşması içiçe geçerek, yol düzleniyor. İşbirlikçi tekelci sermaye bu yolla, uluslararası taşeronluk ağlarına bir üst düzeyden eklemlenmeye geçmenin hazırlıklarını yapıyor. Sabancı Holding‘e ait, sektörün en büyüğü Bossa, tekstilde en iri kıyımların bile yatırım yapmadığı, farklı sektörlere yöneldiği bir süreçte büyük yatırımlarla başı çekiyor.
Yıkım ve sınıfın çekeceği acı ne kadar büyük olursa olsun; bizim kavrayıp kilitleneceğimiz nokta; bu acılı sürecin netleştireceği sınıfsal kutuplaşma ve acıların sınıf kini, örgütlülüğü ve mücadelesine dönüştürülmesidir.
Çözüm Kurultayı kararı
“Kurultayımız, …. deri, konfeksiyon, tekstil ve kundura sektörlerinde yaşanan krizin faturasının işçilere ödetilmesine karşı sınıfa karşı sınıf tavrını ortaya koyma, sigorta ve koşulsuz iş güvencesi, ücretlerin insanca yaşanabilecek bir düzeyde olması, zamanında ve tam ödenmesi, 8 saatlik çalışma süresinin keyfi olarak 12-14-16 saate yükseltilmesine son verilmesi ve diğer talepler için ‘Kölece Çalışmaya Kölece Yaşamaya Hayır’ kampanyası bütünlüğü içinde sınıf tavrının yükseltilmesini karar altına aldı.” (Söz Alınterinin Kurultayı Sonuç Bildirgesi’nden)
Söz Alınteri Kurultayı kararı, teslimiyetin ve sınıf işbirlikçiliğinin dayatıldığı yıkım süreci içinde, çıkış hattını ortaya koyuyor. Yıkım süreci, tekstil işçilerinin büyük ölçekte örgütlenmesi ve mücadeleye atılmasının olanağını veriyor. Bu olanağı gerçekliğe çevirmek içinse:
-Sektördeki öncü işçilerin özel olarak hedeflenmesi, yalıtılmış hallerinin sona erdirilerek bir araya getirilmesi ve ekonomik-sendikalist bakış açılarının dönüştürülerek, yıkım sürecinin açığa çıkardığı sınıfsal kutuplaşma, saflaşma zemininde, sosyalizme kazanılmaları belirleyici önemdedir;
-Sendikalarda örgütlü işçilerin, tekstil işçilerinin ana gövdesini oluşturan örgütsüz işçilerden kopukluğunun ve onları dışlamasının ortadan kaldırılması; sendikalarının işbirlikçi, teslimiyetçi tutumlarına karşı mücadeleye çekilmesi;
-“Kölece Çalışmaya, Kölece Yaşamaya Hayır” kampanyasının, sınıfın birliğini sağlayacak, sektörün bütünü kucaklayacak şekilde duyurulması; geniş işçi kesimlerinin kampanyanın yürütücüsü haline getirilmesi;
-Toplam 200 bin fason, taşeron atelyenin öbek öbet yığıldığı bölgelerde, küçük patronlarla ayrım çizgisini çekecek şekilde, bölgesel işçi birlik ve kurullarının oluşturulması; bu kurulların, Kampanya’nın bölge çapında yürütülmesi, işçilerin en yakıcı taleplerinden başlayarak ortak mücadeleye çekilmesi ve taleplerin ilerletilmesi, fiili TIS’lerin örgütlenmesi yönünde geliştirilmesine yüklenmeliyiz.