İnsanlıktan çıkış!

Kadın cinayetleri yüzde 1400 oranında arttı. 2010 yılının sadece ilk yedi ayında 226 kadın öldürüldü -her güne bir kadın!

KADIN
Perşembe, 25 Kasım 2010 (15 yıl 11 ay önce)

[Kadına karşı şiddet, kadınların hemen her alanda ezilip sömürüldükleri bir ömrün ayrılmaz bileşenlerinden biridir. En acılısı, en yaralayıcı olanı, yaşam boyu en uzun süre taşınanıdır.

Kadın cinayetlerinin son 7 yılda yüzde 1400 oranında arttığını bağıran istatistiklere değinmek bile kadınların nasıl çok boyutlu ezilip sömürüldükleri, hiçleştirildikleri üzerine bir fikir verir. 2010 yılının sadece ilk yedi ayında 226 kadın öldürülmüştür -her güne bir kadın düşüyor! Adına “namus” ve “töre” denilerek adeta anlayış gösterilmesi bile beklenen kadın cinayetleri ya da intiharları, koca dayağı başta olmak üzere fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddetin her türü kadının alnına yazılmıştır.

Aşağıda, 1-3 Eylül 2010 tarihinde Almanya'nın Düsseldorf kentinde yapılan 9. Mücadeleci Kadınlar Konseyi'ne Türkiye'den katılan ÇHD temsilcisi tarafından sunulan “Mademki yaşamın yarısı bizim, kavganın yarısı da bizim olacak” başlıklı seminer konuşmasından bir bölüm yayınlıyoruz]

Kadına karşı şiddet ve tecavüz


Kadın üzerinde sosyo-ekonomik düzlemde kurulan iktidar evde eş, baba ya da kardeş yani yine bir erkek iktidarıyla perçinlenir ve öyle ki bu iktidar kadının kimlik ve bedeni üzerinde tasarrufta bulunma 'hakkı'na sahip olmaya kadar varır. Toplumsal değer yargılarına, kişisel özelliklere, bilinç düzeyine göre farklılık gösteren bu eğilim kadının yaşamını nasıl sürdüreceğine ilişkin karar vermekle başlar yaşamına son vermekle devam eder. Kadınların ne giyeceklerine, nasıl yaşayacaklarına, ne zaman nereye gideceklerine, nerede duracaklarına, ne zaman doğuracaklarına, ne zaman cinsel ilişki yaşayacaklarına, ne kadar gülüp ne kadar konuşabileceklerine, kiminle evleneceklerine, ne kadar yaşayacaklarına ve ne zaman öleceklerine karar verebilme yetkisi gerçek anlamda bir iktidarı ifade etmektedir.

Kadına yönelik şiddet, cinsel taciz ve tecavüz (kapitalizmde buna mobing de eklenmiş, töre cinayetleri ise hala devam etmektedir) feodal dönemle kıyaslanamayacak boyutlara ve yaygınlığa ulaşmıştır. Bu konuda, Türkiye dahil dünya'nın birçok ülkesinde, kapitalizmin hukuk ve yargısı ataerkil, erkek egemen ideolojinin etkilerini taşımakta, siyasal iktidarlar tarafından açıktan ya da sessizce onaylanmaktadır.

B) Kadın bedeninin ve kimliğinin sömürü biçimleri


B.1. Kadına yönelik şiddet

a) Fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddet

4. Dünya Kadın Konferansı Eylem Platformu ve Pekin Deklarasyonu'nda kadına yönelik şiddet, genel bir bakış açısıyla, şöyle sıralanmıştır:

• Dayak dâhil aile içinde meydana gelen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet evdeki kız çocuklarının cinsel istismarı, çeyizle bağlantılı şiddet, evlilikte tecavüz, kadının cinsel organına zarar verme ve diğer geleneksel uygulamalar, nikâhdışı şiddet ve istismarla bağlantılı şiddet;

• Tecavüz, cinsel taciz, işyerinde, eğitim kurumlarında ve başka yerlerde sarkıntılık ve cinsel zorlama dâhil toplum içinde meydana gelen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet, kadınların alınıp satılması ve fahişeliğe zorlanması;

• Nerede olursa olsun, devletin yürüttüğü ve göz yumduğu fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet.

• Kadınlara yönelik şiddetin diğer türleri arasında, silahlı çatışma durumlarında kadınların insan haklarının ihlal edilmesi, özellikle cinayet, sistematik tecavüz, cinsel kölelik ve gebeliğe zorlama vardır.

• Kadınlara yönelik şiddet hareketleri, aynı zamanda zorla kısırlaştırma ve düşüğe zorlama, kontraseptiflerin zorla/baskıyla uygulanması kız bebeklerin öldürülmesi ve doğum öncesi cinsiyet seçimini de kapsamaktadır (ICPD 1994; T.C. Başkanlık 1996). (1)

Türkiye'de kadına yönelik fiziksel şiddetin birçok nedeni bulunmaktadır. Özellikle toplum tarafından ataerkil zihniyetin kadına yüklediği görevlerin yerine getirilmemesi -iyi yemek yapmamak, ev işlerini aksatmak, çocuklara ya da evin yaşlılarına bakmamak, erkeğin sözünden çıkmak, izinsiz bir yerlere gitmek- şiddet uygulama nedeni olabilmektedir. Ancak asıl sorun, kadınların çoğunun kendisine uygulanan şiddeti hak ettiklerini, erkeklerin ise kadınlara şiddet uygulama haklarının bulunduğunu düşünmesi kısacası kadına yönelik fiziksel şiddetin her iki taraf açasından meşru görülmesidir.

Aile içi şiddet üzerinden kadın ve erkeklerin anlatımları şiddet nedenlerinin görülememesi açısından önem taşımaktadır; (2)

"yav mecbur kalabilir yani mecbur kalabilir, şöyle kalır yani hanımı eğer onun dediğini yapmıyorsa, efendime affedersin kötü yoldaysa; aldığını, hanımına verdiğini hep sağa sola harcıyorsa, adam getirdiği yani o erkek görmüyorsa, o erkek de mağdurdur yani, öyle değil mi?" (56 yaşında, evli, beş çocuk sahibi, ilkokul mezunu erkek)

"...Eşim ilk çocuklarıydı. İlk gelin de bendim. Çocuk istemeye başladılar, yapın artık falan diye. Zaman geçtikçe tabi çocuk olmuyo. Daha sonra işte biz doktora başvurduk. Doktor hastaneye yönlendirdi. Birkaç hastanede tedavi gördük. Olmadı. ...'da bi doktorumuz vardı. O da en son işte çocuğun olamayacağını söyledi [...] Eşimden kaynaklandığı için, eşim ve eşimin ailesi bunu hiçbir şekilde kabul etmedi [...] Benim bu karşı çıkışlarımı hiçbir zaman kabullenmediler... şiddet uyguladılar, hani döversek kabullenir. Çünkü şey diyolardı, 'biz büyük bir aileyiz, tanınmış bir aileyiz. Biz bunu akrabalarımıza anlatamayız, oğlumuzdan diyemeyiz...' Ben de hani bir gerçek varsa sonuçta er ya da geç ortaya çıkacak yani bunu saklamanın hiçbir mantıklı bir düşüncesinin olmadığını düşündüm ve hep karşı çıktım. Benim zaten karşı çıkışlarım her seferinde tabi dayakla sonuçlandı. Eşimden çok dayak yedim hakikaten. Kayınpederimden dayak yedim. Tabii en sonda kayınvalidemden şiddet görmek, çünkü bir kadının, beni en iyi anlaması gereken sonuçta bir kadın, ama anlamadı. İşte ondan şiddet görmek tahammül sınırımı hakikaten çok aştı." (26 yaşında, boşanma davası süren, bir çocuk sahibi, ortaokul terk kadın)

"Akrabam değildi düğünde görmüş beni, kaçırdı beni işte, ailem geri almak istedi beni, bu vermedi beni kıskanç, getirirdi ağaca bağlardı döverdi, ağaca bağlar döverdi, az bir şey görse döver beni, şiddet dayak şiddet." (34 yaşında, evli, dört çocuk sahibi, ilkokul mezunu kadın)

"...Ama şu oldu mesela kırmızı ojelerime taktı ben bunları silersem kavga etmeyiz diye hiç düşünmedim. [...] Bundan dolayı mesela tokayı kıstırdı burnuma saçımdan aldı saçımı niye öyle toplamışım diye mesela burnumu kesmişti burnum kanamıştı yani durup dururken." (20 yaşında, evli, bir çocuk sahibi, lise mezunu kadın)

"Ben, evliliğim yirmi üç yıl sürdü, yirmi üç yıldan sonra zaten bu dönemde hep şiddet görüyodum yani cinsel yönden de böyle. İstemediğim zaman, nasıl istemediğim derken; mesela kumar oynuyodu, e parayı kaybettiği zaman gelip beni dövüyodu bu dayaktan sonra da mesela beraber olmak istiyodu itiraz ettiğim zaman yine dayak yiyodum [...] Ters tepki verdiğim zaman mesela istemediğimi söylediğim zaman, hani bi de cinsellik de sonuçta bir paylaşımdır yani karşılıklı olması lazım. En ufak şeyde yani döverdi beni. Hem döverdi hem de amacını gerçekleştirirdi." (46 yaşında, evli/eşinden ayrı yaşıyor, 2 çocuk sahibi, lise mezunu kadın)

“En son nisan ayında gözüme yumruk attı. Sabah beşte gidiyo işe. 10 dakika uyuya kalmışız, niye uyandırmıyorsun diye beni yataktan attı, gözüme yumruk attı. Tekme de attı eşim benim gözüme önceden...” (34 yaşında, evli, iki çocuk sahibi, ilkokul mezunu kadın)

"...yani paran varsa erkeği de boşuyorsun, gidiyosun yaşıyosun da... şu yaşadığımız dünyadaki ekonominin bize yüklediği ağırlıklar üzerinde eziliyoruz. Kimimiz karısını dövüyo, kimimiz de susuyo ve yirmi dört saat çalışıyo." (Odak grup katılımcısı, 25-30 yaş, en fazla beş yıllık evli, lise üstü eğitimli erkek)


Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı’na başvuran dört binin üzerindeki kadının yüzde 45,8’inin balayı döneminin sonunda, yüzde 1,3’ünün ilk çocuklarına hamileyken, yüzde 9,9’unun doğumdan sonra şiddet yaşadıkları saptanmıştır. Kadınların ilk yıllarda eşlerinin değişeceğine inandıkları daha sonra da çevre baskısı, ekonomik nedenler, korku, meslek sahibi olmama gibi gerekçeler yüzünden eşlerini terkedemedikleri, ancak şiddet çocuklarını da kapsadığında yardım aramaya karar verdikleri belirlenmiştir (Gümüşoğlu 1998). Aile Araştırma Kurumu ve Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın araştırmasına göre dayak “terbiye” olarak algılanmaktadır. (3)

2008 yılında yapılan bir araştırmaya göre ülke genelinde kadınların yüzde 39'u yaşamının herhangi bir döneminde aile içi fiziksel şiddete maruz kaldığını belirtmiştir. Başka bir ifade ile her 10 kadından 4'ü eşi veya birlikte olduğu kişi(ler) tarafından yaşamının herhangi bir döneminde fiziksel şiddete maruz kalmıştır. Türkiye'de aile içi fiziksel şiddetin yaşanması açısından bölgeler arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Batı Marmara bölgesinde yaşayan kadınlar arasında fiziksel şiddet yaşama oranı yüzde 25 iken, Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde bu oran yüzde 53'tür.

***
Eğitim düzeyinin artması fiziksel veya cinsel şiddet yaşanma yüzdesini azaltmaktadır. Örneğin, hiç eğitimi olmayan/ilköğretimi bitirmemiş kadınların yüzde 56'sı fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalırken, lise ve üzeri eğitim grubunda bu oran, yüzde 27'ye düşmektedir. Daha yüksek eğitim düzeyinde olmak kadınların şiddetten korunmaları konusunda etkili görünmekle birlikte, lise ve üzeri eğitim düzeyindeki her 10 kadından neredeyse 3'ünün şiddete uğraması da önemli ve düşündürücü bir sonuçtur. Eğitim düzeyi ve yaşanan şiddet arasındaki ilişki, refah düzeyi açısından da benzer bir örüntü sergilemektedir. Refah düzeyi düşük olan hanelerde yaşayan kadınların yarısı yaşamlarının herhangi bir döneminde şiddete maruz kaldıklarını belirtirken, yüksek refah düzeyindeki hanelerde yaşayan kadınların yüzde 29'u şiddete maruz kalmıştır. (4)

Aile içinde yaşanan cinsel şiddet kadınlar tarafından cinselliğin mahrem kabul edilmesi, erkekle ilişkiye girmenin evlilikte kadına yüklenen bir görev olarak algılanması, erkeğin kadını evlilik içinde kendi mülkü olarak görmesi nedeniyle anlatılmamaktadır. Ancak yapılan araştırmaya göre Türkiye genelinde kadınların yüzde 15'i yaşamının herhangi bir döneminde aile içi cinsel şiddete maruz kaldığını göstermektedir. Bu durum yine bölgelere göre farklılık göstermektedir.

Cinsel Şiddetin Yaygınlığı (5)

Kadınlar daha çok yakınları tarafından cinsel şiddet maruz kalmaktadır. Cinsel şiddeti uygulayanın tanıdık kişi olması kadının bu durumu çevresine aktarmamasında etkili olduğu gibi, toplumda varolan ataerkil zihniyet nedeniyle kadının suçlanacağını düşünmesi de bu durumu anlatamamasının ya da yetkili makamlara başvuramamasının en önemli nedenlerindedir.

Aile içi cinsel şiddet noktasında yapılan araştırmada ise kadınların istemedikleri halde ilişkiye girmesinin en önemli nedenleri arasında fiziksel şiddet görme, terkedilme ya da erkeğin başka kadınlara gideceği korkusu sayılabilir. Patriarkal kapitalist toplumda, cinsel ilişkiye girmek kadının evlilik içindeki en temel görevidir. Bu görevi yerine getirmemesi erkeğin başka kadınlara gitmesinin haklı nedeni, hatta son zamanlarda verilen Yargıtay kararına göre kadının öldürülmesinde erkek lehine haksız tahrik indirimi gerekçesidir.

Türkiye genelinde yapılan aynı araştırmaya göre kadınların yüzde 44'ü yaşamın herhangi bir döneminde aile içi duygusal şiddet, yüzde 49'ü ise ekonomik şiddet görmüştür.

Türkiye'de yasada yapılan değişikliğe rağmen kadının çalışması eşin ya da birlikte olunan kişinin oluruna bağlıdır. Bu durum kadını ekonomik olarak erkeğe bağımlı kılmakta, çekilmez hale gelen birlikteliğe devam etmek mecburiyetinde bırakmaktadır. Yasal düzlemde kadına tanınmış olan boşanma hakkı ise yaşama başta ekonomik bağımsızlığın olmaması, boşanmış kadının toplumsal düzlemde iyi karşılanmaması, kadının doğuştan itibaren özgüvensiz yetiştirilmesi nedeniyle mecburi evlilik ya da birliktelikler olarak yansımaktadır.

Türkiye'de kadına yönelik şiddet aile içi şiddet verilerinin dışında da oldukça vahim durumdadır. Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı verilerine göre, 2010 yılının ilk yedi ayında Türkiye'de 226 kadın öldürülmüş; 478 kadın tecavüze, 722 kadın tacize uğramıştır. 6 bin 423 kadın aile içi şiddet nedeniyle hastaneye başvurmuştur. Hürriyet gazetesinden Arda Akın'ın haberine göre, cinayetleri işleyen erkeklerin yüzde 45'i güvenlik güçlerindeki ifadelerinde, "aldatıldıklarını" iddia etmiştir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında son beş yılda yüzde 30 artış meydana gelmiştir. Buna göre 2006'da 528, 2007'de 473, 2008'de 577 ve 2009'da 652 kadın tecavüze uğramıştır. Diğer çarpıcı veri ise mağdur kadınların yüzde 40'nın şikayetçi olmamasıdır. (6) Kadınların şikayetçi olmamasının en büyük nedenlerinden biri, istatistiklere korku olarak geçmektedir.

Kadına yönelik şiddet Türkiye'de oldukça fazla olmasına rağmen konuyla ilgili yürülüğe giren 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun kapsamında yapılan başvurular oldukça sınırlıdır. Bunun en önemli nedeni, aile içinde şiddete maruz kalan kadının durumu çevresindekilerle paylaşmaması, paylaşsa dahi evlilik birliğinin devamı için “kol kırılır yen içinde kalır” bakış açısının dikte edilmesi yatmaktadır. Öyle ki kolluk güçlerine başvuru halinde de şiddete uğrayan kadın polis tarafından bu düzlem üzerinden ikna edilmekte ve evine gönderilmektedir. Burada korkunun nedenlerinin tespiti oldukça önemlidir. Öncelikli kadın kendisine şiddet uygulayandan koktuğu için şikayetçi olmamaktadır. Bunun dışında kadın, özellikle cinsel şiddet durumunda kendisini yalnız hissetmekte ve ataerkil zihniyetin getirisi olan tepkilerle -taciz ya da tecavüz vakasında kadının davranışlarının, giyim tarzının erkeği bu davranışa ittiği algısı- karşılaşmaktan korkmaktadır. Kaldı ki kolluk güçlerinin yapılan şikayetlerde kadını şikayetini geri almaya zorlaması, yargılama sürecinde kadının ruhsal olarak daha fazla yıpratılması ve kadının kendisine şiddet uygulayana karşı korunmaması da kadınları maruz kaldıkları şiddet karşında sessiz kalmaya itmektedir.

Türkiye'de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması'na göre fiziksel ya da cinsel şiddet gören kadınlarda yaralanmalar meydana geldiği tespitinin yanı sıra çarpıcı olan sonuç fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalan kadınların ruhsal sağlıklarının bozulduğudur. Fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalan kadınlardan yüzde 33'ü yaşamına son vermeyi düşünmüş, yüzde 12'si ise yaşamına son vermeyi denemiştir.

Şiddet sonucu resmi kurum ve sivil toplum kuruluşlarına başvuru (7)

Aile içi şiddete maruz kalan kadın, yaşadığı fiziksel ya da cinsel şiddeti çevresindekilerle çok sık paylaşmamaktadır. Bunun en temel nedeni çözüm olmayacağı inancıdır- ki çoğu durumda paylaşılan kişiler tarafından herhangi bir şey yapılmamaktadır- ancak en sorunlu yan aile içi şiddet gören kadınların yüzde 92'si herhangi bir resmi makama ya da kuruma başvurmamaktadır. Resmi kurumlara başvuran kadınlar ise ya çok ağır şiddet görmüş olup bu duruma daha fazla dayanamamadığı ya hukuki destek almak istediği (boşanmak ya da şiddetten korunmaya yönelik) ya da kötü bir şekilde yaralandığı için başvuruda bulunmaktadır. Şiddet gören kadınların son noktaya kadar beklemelerinin en önemli etkenlerden biri ekonomik bağımsızlığının olmamasıyken bir diğer etken de çocuk faktörüdür.

b) Namus ve Namus Kisvesi Altında İşlenilen Cinayetler
Türkiye'de 2010 yılının sadece ilk yedi ayında 226 kadın öldürülmüştür. Erkeklerin öldürme gerekçeleri arasında kadının kendisini aldattığı düşüncesi önemli bir yer tutmakla birlikte diğer bir neden de; erkeğin mülkü olarak görülen kadının 'namusu'nu korumak, 'namusu kirlendiğinde' bunu 'temizleme'nin de erkeğin görevi olduğu algısıdır. Toplanan aile meclisi, yani ailenin erkekleri kadının kirlendiği kanatine varıyor, verilen ceza özellikle yaşı küçük erkeklere -genelikle erkek kardeş- infaz ettiriliyor. Kadının namusu, ailenin namusudur bu nedenle kadının namusunun kirlenmesi aslında ailenin namusunun kirlenmesidir. Erkeğin, bu yolla kadının bedeni ve kimliği üzerinde kurduğu denetim mekanizması içinde kadın erkeğin iffeti, şerefi ve onurudur. Şeref ve onur kavramları Türkiye gibi özel mülkiyetli ataerkil toplumda kadın üzerinde erkeğin şiddet uygulama, öldürme hakkı anlamına gelmektedir.

Türkiye'de hem kadın hem de erkek büyük bir baskı altındadır. Aile meclisi tarafından ölüm cezası kesilen kadının hemcinsi olan annesi ya da kızkardeşi yaşanılacak katliama sesini çıkaramamaktadır. Anne ya da kız kardeş bu düzlemde aynı tehdit altındadır. Bu kadınların infaza karşı çıkmaları demek ölüm cezası kesilen kadının iffetsizliğini, kirlenmişliğini kabul anlamına gelmektedir ki bu da kadının kendi yaşamını tehlikeye atmasına denk düşmektedir. Bunun yanı sıra kadınlar ataerkil zihniyetin hakim olduğu bir kültürle yetiştirilmekten kaynaklı olarak bazen erkeğin rolünü üstlenmektedir. Türkiye'de özellikle mahallelerde kadının şeref ya da namusunun kirlendiği diğer kadınlar arasında dedikodu olarak yayılmakta, kendi cinsi ile konuşmamakta, ya sözle taciz ya da tecrit edilmektedir.

Kadınlar üzerindeki bu baskı erkekler için de farklı bir baskı olarak ortaya çıkmaktadır. Cezanın infazı görevi verilen özellikle yaşı küçük erkek kardeşler, kendi kardeşini katletmek ile kendi bulunduğu toplumdan dışlanmak, tecrit edilmek baskısı arasında sıkışmaktadır.

Türkiye'de yaşanan namus cinayetlerinin nedenleri arasında ataerkil zihniyetin hakim olduğu şu etkenleri sayabiliriz: Aile içinde kadının -aile içi cinsel istismara karşı çıkmak ya da dile getirmek, istenilen kişi ile evlendirmek, kuma istememek, boşanma istemek- itaatsizliği (yüzde 35), iftiraya uğramak (yüzde 17), sevdiği ile evlenebilmek için evden kaçma veya sevdiği ile buluşma (yüzde 20), şiddet ve baskı sonucu evden kaçma (yüzde 10), kırsal kesimde otorite olan ve imam denilen kişilerin fetvası, bekaret kaybı (yüzde 9).

Dicle Üniversitesi (DÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mazhar BAĞLI önderliğinde yapılan araştırmada sekiz kişilik ekip, 47 cezaevinde töre ve namus cinayeti işledikleri için 20-35 yıl hapis cezası almış yüzdoksan kişiyle yüz yüze yapılan görüşmelerden çok çarpıcı sonuçlar elde etmiştir. Araştırmayı yapan ekip antropolog, sosyolog, psikolog ve sosyal hizmet uzmanlarından oluşturulmuştur. “Namus temizlemek” görüşüyle cinayet işleyen mahkumlar, hem cezaevinde hem de dışarıda büyük saygı görüyorlar. Namusu için adam öldürmek toplumda neredeyse saygınlık kazandıran ürkütücü bir gerçek. Mahkumlar öldürdüklerine hırslarının hala geçmediğini söylerken, iyi bir savunma yapılmış olsa bu cezayı almayacağına inananların sayısı da çoğunlukta. Araştırmanın bir diğer şaşırtıcı sonucu ise; töre ve namus cinayetlerinin eğitim, gelir ve statü ile ilgili olmadığı gerçeği. Eşini öldüren kişi bununla da yetinmeyerek, şüpheyi gidermek için çocuklarının gerçekten kendilerine ait olup olmadıklarını anlamak için DNA testi istiyor. Hatta görüşmelerde araştırma ekibinden bu testin nasıl yapıldığını öğrenmek isteyenler oluyor. (8)

Türkiye'de özellikle son yıllarda yaşanan intihar vakalarında bir artış bulunmaktadır. İntihar süsü verilen cinayetlerin dışında kadınları intihara sürükleyen zihniyet ile namus ve namus kisvesi altında cinayet işleyen zihniyetin aynı olduğu açıktır. Kadınlar bekaret kontrolünden kurtulmak, yaşadıkları şiddete son vermek, ailenin ya da çevrenin namuslarını kirlettiği baskısıyla kadında yaratılan dışlanma, eziklik ve psikolojik şiddet nedeniyle utanma duygusuyla yaşamına son vermektedir. Her ne kadar bu durum kadının kendi yaşamına son vermeyi tercih etmesi olarak gösterilse de kadınlar yoğun toplumsal baskı, korku, çaresizlik -devlet tarafından korumasız bırakılmak- nedeniyle aslında ölüme terkedilmekte, sevkedilmekte, öldürülmektedir. Dolayısıyla intiharları da ataerkil sistemin cinayetleri arasında saymak gerekmektedir.

Çarpıcı birkaç örnek;

10 Ekim 2002 tarihinde, Seyhan İlçesi Dumlupınar Mahallesi 70 Sokak içinde meydana gelen olayda, Ayşegül PORSUK, tartıştığı dini nikahlı eşi Aydın Kara tarafından polisin, vatandaşların ve 7 yaşındaki oğlu Ayhan'ın gözleri önünde 54 yerinden bıçaklandı.

Bir başkasıyla evli ve dört çocuk babası Halil Açıl'a âşık olan Şemse ALLAK, kuma gitti. Bunun üzerine Allak'ın toplanan aile mecilisi namuslarına leke getirildiği gerekçesiyle Şemse ve Halil Açıl ölüm kararı aldı. Bir araya gelen aile bireyleri, 21 Kasım 2002'de yollarını kestikleri, Halil Açıl'ı önce bıçakladı, ardından da taş ve sopalarla dövdü. Açıl ölürken, recm (taşlayarak öldürme) girişiminde bulunulan Şemse Allak ağır yaralandı. Zanlılar, Allak'ın öldüğünü sanarak kaçtı. Aile bireyleri daha sonra Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi'ne kaldırılan Şemse Allak'ın ölüp ölmediğinden emin olmak için hastaneyi bastı. 5 aylık hamile olan Allak, 7 Haziran 2003'te, yaşam mücadelesini kaybetti.

Aile meclisi kararıyla, beş aylık hamile 35 yaşındaki Şemse Allak ile kuma gittiği dört çocuk babası 55 yaşındaki Halil Açıl'ı öldürmekten yargılanan 10 sanıktan üçü mahkûm edildi. Ağır tahrik indirimi uygulanan Allak'ın kardeşi Mehmet Emin Allak toplam 20 yıl 8 ay 10 gün, amcasının oğlu Rıdvan Allak toplam 17 yıl 6 ay, Rıdvan'ın kardeşi Emrullah Allak da toplam 12 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesinde 6 çocuk annesi 34 yaşındaki Naciye ATMACA, aile meclisinin verdiği ölüm emri üzerine üç erkek kardeşi tarafından kurşunlandıktan sonra yakıldı.

Güldünya TÖREN, törenin namlusu altında aylar geçirdi. Bitlis'te kuzeninin kocasından hamile kalınca İstanbul'da yakınlarına bırakıldı. Kardeşi Güldünya'yı öldüremeyince kendisini asması için bir odaya kapadı. Odanın penceresinden kaçan Güldünya polise sığındı. Ancak polis durumun farkında olmasına rağmen Güldünya'yı amcası ve kardeşine teslim etti. İnfazdan ilk kurtuluşunda polis, aileden 'öldürülmeyeceği' sözünü almak ve bir güvenilir kişiye teslim etmekle yetindi. Çocuğunu doğurduktan sonra iki kardeşi Güldünya'yı sokak ortasında vurdu. 22 yaşındaki kadın ölmedi. Hastenin polise haber vermesine rağmen polis sadece Güldünya'nın ifadesini almakla yetinip hiçbir görevli bırakmadan hastaneyi terk etti. Yaralı olarak hastaneye kaldırılan Güldünya, yine kardeşleri tarafından kafasına sıkılan tek kurşunla öldürüldü.

İstanbul Avcılar'da yaşayan N.H. sevdiğiyle kaçtıktan kısa bir süre sonra evine döndü. Ama aile meclisi hakkında ölüm kararı vermişti. 5 Nisan 2004 günü N.H.'yi babası boğarak öldürdü.

İstanbul Bayrampaşa’da boşanmak istediği eşi tarafından öldürüldü Aynur KAÇAR.

Kars’ta 6 çocuk annesi 30 yaşındaki Yosma ALTUNBAY isimli kadının burnu, kocası ve kayınbiraderi tarafından kesildi. Jandarmaya sığınan ve şikâyetçi olan kadın, bir de şikâyet için gittiği jandarma karakolunun komutanı tarafından dövüldü.

Yakın zamanda, Siirt’te yaşayan 7 kız çocuğuna, aralarında asker, polis ve öğretmenlerin de bulunduğu 100 kişi tarafından tecavüz edildiği ortaya çıktı.

Sevdiği gençle kaçarak evlendiği için Ağrı’daki evinde, erkek kardeşi tarafından bıçaklanarak öldürüldü Esra.

Bu örnekleri saymakla bitirmek mümkün değil...

Kadına yönelik şiddet ve cinsiyetçi yargı


Kadına yönelik fiziksel şiddet, töre cinayetleri, cinsel saldırı, cinsel istismar, cinsel taciz, reşit olmayanla cinsel ilişki halinde ise yargının cinsiyetçi ve erkek egemen bakış açısı daha da zarar verici boyutlara ulaşmaktadır. Bugün TCK’da da cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar bölümünde; cinsel saldırı, cinsel istismar, cinsel taciz ve reşit olmayanla cinsel ilişki, bağımsız birer suç olarak düzenlenmiş durumdadır. Fakat bugünkü sorun, bu fiillere maruz kalanların cinsiyetçi yargı mekanizması karşısında çaresiz bırakılmaları ve gerek psikolojik/fiziksel sağaltımları gerekse hukuki yollara başvurmak konusunda destek alabilmeleri için mevcut olan bir kurumun/kurumların yokluğunda odaklanmaktadır.

TCK tasarısının hazırlanmasına ilişkin komisyona başkanlık eden Sulhi DÖNMEZER, evlilik içi tecavüzün suç sayılmasıyla ilgili önerilere sıra gelince "Bu sorunlar aile içinde halledilmeli. Özgürlükçüyüz diye evlilik içinde zorla ırza geçmeyi suç sayarsanız iftiraların önü alınamaz. Bu suç sayılırsa karısı uyurken, cinsel şehvetini karısının üzerinde gideren bir erkek de tecavüzcü sayılır. Kadın kalktığında, 'benim rızamı almamıştı' diye mahkemeye koşabilir" diyebilmiştir. Dönmezer’e rağmen evlilik içi tecavüz, kadın örgütlerinin yürüttüğü kampanyalar ve baskılama faaliyeti sayesinde yeni TCK’da suç olarak düzenlendi. Ancak evlilik içi tecavüz suçunun soruşturulması ve kovuşturulması mağdurun şikayetine bağlanmıştır. Evlilik içinde erkeği tatmin etmenin görevi olduğu bilinciyle yetiştirilen kadın, rızası dışında cinsel ilişki halinde bırakın şikayette bulunmayı bunun tecavüz olduğu bilincinde dahi değildir. Kaldı ki, 'kol kırılır yen içinde kalır' ya da 'dört duvar arasında olan orda kalır' bakış açısıyla ya da eşinden duyduğu korkuyla cinsel saldırıya uğrayan kadının şikayeti mümkün değildir.

Cinsel dokunulmazlığa karşı suçların genelde failin ve mağdurun yalnız olduğu mekânlarda işleniyor olması, bu suçların ispatı ve suçun adli makamlara bildirilmesi konusunda büyük sıkıntı yaratmaktadır. Bu sorun özellikle evlilik içi tecavüzlerde iyice su yüzüne çıkmaktadır. Yaşadığı şiddetin etkisiyle psikolojik açıdan sarsılan ve bir travma yaşayan mağdurlar, çoğu zaman kolluğa veya savcılığa başvurmaktansa bir süre yalnız kalmayı ve kimseyle görüşmemeyi tercih etmektedir. Kuşkusuz bu durum, başta delillerin tespiti olmak üzere cinsel saldırı mahsulü gebeliğin önlenmesi, cinsel yollarla bulaşan hastalıklardan (erken müdahale ile mümkünse) korunulması ve mağdurun yaşadığı travmanın sağaltımı için gerekli tedaviye başlanması konularında zaman ve veri kaybına sebep olmaktadır. “Cinsel saldırı sonrası gebelik olasılığı adetler arası dönemin ortalarında yüzde 30” civarındadır. (9) Bu büyük bir olasılıktır ve gerçekleşmesi halinde mağdurun ikinci kez örselenmesine sebep olmaktadır. Oysa bunun önlenmesi ilk 72 saat içinde önlem alınması halinde mümkündür.

Fakat mağdurlardan adli makamlara başvuru yapan bir kısmı da başka sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Soruşturma makamlarının yargılayıcı ve tacizkar tutumuyla başlayan adli süreç, cinsel saldırı suçları ve sonuçları hakkında yeterli donanıma sahip olmayan sağlık personelinin ve/veya taraflı/özensiz Adli Tıp Kurumu personelinin yaptığı salt bedensel muayenelerle sürmektedir. Hemen hemen hiçbir aşamada psikolojik bulgular araştırılmamakta, yalnızca suçun nitelikli halinin oluşup oluşmadığına dair Adli Tıp İhtisas Kurulu incelemesi yapılmaktadır. Dolayısıyla psikolojik bulgular, delil olarak değerlendirilmemekte, başka delillerle işlendiği sabit görülen suçun nitelikli veya basit halini betimlemektedir. Cinsiyetçi bir bakış açısına sahip olduğunu her geçen gün yeniden kanıtlayan yargı mekanizması, mağduru başvuru yaptığına pişman etmeyi çoğu zaman başarmaktadır.

Örneklere bakacak olursak;

14 yaşındaki B.Ç’ye tacizde bulunduğu gerekçesiyle çocuğun cinsel istismarı suçundan Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesinde tutuklu yargılanan Vakit gazetesi yazarı Hüseyin ÜZMEZ, 28 Ekim 2008 tarihinde yapılan duruşmada tahliye edildi. Mahkeme, İstanbul Adli Tıp Kurumu’nca hazırlanan “B.Ç’nin beden ve ruh sağlığının bozulmadığına oy birliği ile karar verilmiştir” ibaresinin yer aldığı rapora dayanarak “suç vasfının değiştiğini” ileri sürdü ve Hüseyin ÜZMEZ'in tahliyesini uygun buldu. ÜZMEZ'in tahliyesinin ardından İstanbul Adli Tıp Kurumu topa tutuldu ama, bu dava aslında tıbbın “normal-anormal”, “aklı başında-akıl hastası” gibi kategorileştirmelerine dayanarak hakikat üretme kapasitesini kullanan hukukun kadın bedeni üzerinde nasıl kırılması zor bir iktidar ağı oluşturduğunu örnekliyor. İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun raporu bilim çevrelerince de eleştirilmiş olsa da iktidarın yasa-uygulama çelişkisinden beslendiği ortada.

Yargıtay 5. Ceza Dairesi mağdurun rızası-tecavüz arasındaki ince çizgide erkek egemen bakış açısıyla yaptığı değerlendirme sonucunda verdiği kararda; “Evinde çocukları bulunan mağdurenin ırza geçme eyleminin gerçekleştirildiği zamanlarda bağırıp çevreden yardım istememiş olması, eylemin birden çok değişik zamanlarda tekrarlanmasına rağmen hiç kimseye anlatmaması ve şikâyetçi olmaması, durgun halinden şüphelenen eşine olaydan yaklaşık iki ay sonra açıklama yapması gözetildiğinde: ırza geçmenin cebir şiddet kullanarak yapıldığına dair iddiasının durumunu çevresine mazur gösterme düşüncesinden kaynaklandığı, ırza geçmenin zorla yapıldığı hususunda mağdurenin anlatımı dışında sanığın cezalandırılması için kesin ve inandırıcı başkaca da delil elde edilemediği, dolayısıyla eylemin rızaya dayalı olarak işlendiğinin kabulü yerine, oluşa uygun düşmeyen gerekçelerle yazılı şekilde hüküm kurulması, yasaya aykırıdır” dedi.

(...)

Dipnotlar:
1) Melike DİŞSİZ, Nevin HOTUN ŞAHİN, “Evrensel Bir Kadın Sağlığı Sorunu: Kadına Yönelik Şiddet”
2) Türkiye'de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması, Ankara, Ocak 2009
3) Melike DİŞSİZ, Nevin HOTUN ŞAHİN, “Evrensel Bir Kadın Sağlığı Sorunu: Kadına Yönelik Şiddet”- Gümüşoğlu F (1998) Sayılarla Kadına Yönelik Şiddet. Geleceğim Elimde: Kadın İncelemeleri Dizisi. 1. Basım, Mor Çatı Sığınma Vakfı- Mor Çatı Yayınları, İstanbul)
4) Türkiye'de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması, Ankara, Ocak 2009
5) Türkiye'de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması, Ankara, Ocak 2009
6) Ankara, BİA Haber Merkezi, http://www.bianet.org/
7) Türkiye'de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması, Ankara, Ocak 2009
8) http://www.anneoluncaanladim.com
9) Şebnem Korur Fincancı, Cinsel Saldırı ve Sonuçları, Amargi Güz 2009 Sayısı, “Cinsel Şiddet” Dosyası, sf.27