Sanki hayat neşeli bir mahallenin, bir köy kahvesinin, neşeli bir ailenin fertleri etrafında dönen dünyadan ibaret
Her dönem kendi kültürünü, kendi “sanatını”, kendi algılarını, kendi karakterini ve kendi insanını yaratıyor; ona rengini veriyor. Bizlerse, tablonun kendisine biraz daha uzaktan bakınca resmi daha da net anlayabiliyoruz. 1970′lerin, ‘80′lerin, ‘90′ların ve nihayet bunların toplamının etkileşiminden doğan bugünün şekillenişi daha da netleşiyor.
O dönemlerin toplumsal-siyasal atmosferinin, işçi sınıfı hareketinin ve aslolarak iki karşıt sınıfın mücadelesi arasındaki güç dengelerinin dönem üzerindeki etkilerini anlamak için resmin bazı parçalarına bakmak yeterli de olabiliyor. Belki de buna en bariz örnek, ‘80 askeri faşist darbesinin ardından müzikte yükselen arabesk dalga ve sinemada varlık alanı bulan ve hızla çoğalan porno filmler, ‘90′larda yerini daha “global” bir kültürün ürünü olan ve tüm dünyada yükselişe geçen pop kültüre bırakıyor. Tam da yaratılmak istenen yeni insan tipine uygun. Anında tüketilen çerezler gibi. Hiçbir kalıcılığı, hiçbir değeri yok. Tüketmeye endekslenmiş, bireyci, bencil ve toplumsal hafızası sıfırlanmış bir kuşak yaratmanın en etkili araçlarından biri haline geliveriyor.
Peki o zaman televizyonlar, gazeteler, müzik, sinema vs. araçlarıyla ciddi bir toplumsal şekillenme yaratıldığını biliyorsak bugünü nasıl değerlendirmek gerekiyor?
Bir işçi- emekçi düşünelim… Nasıl bir işte çalıştığı çok da önemli değil, bir fabrika olabilir, bir konfeksiyon atölyesi olabilir, bir büroda sekreter olabilir, bir memur ya da bir muhasebeci olabilir… Yapılan işin ne olduğu bir noktadan sonra önemsizleşiyor; çünkü bir noktadan sonra hayatlarımız aynılaşıyor. Sabahın köründe tıklım tıklım ulaşım araçlarıyla işe uykusuz gözlerle gittikten sonra, mesaiye kalınmayan “şanslı” akşamlarda aynı yorgunlukla eve dönüyoruz çünkü. Ve karnımızı doyurduktan sonra yaptığımız en sosyal ve en dinlendirici hareket “kendimize ait” sandığımız birkaç saati de televizyonun karşısında bize sunulanları izleyerek geçiriyoruz. Sonra uyku, sonra iş, sonra ev, sonra TV… ve sonra gene aynısı. Çoğunluğumuzun hayatında tekrarlanan bu döngüde öğütülen ise bizim yaşamlarımız! Burdan bakınca ne kadar da karanlık gözüküyor…
Sayısını bile bilmediğimiz özel kanallar… Ve her kanala her günün, her akşamı için iki yerli dizi düşüyor. Ve bu diziler, “izleyemeyen” ev kadınları için her gün gündüz saatlerinde tekrarlanıyor. Nasıl ciddi bir bombardıman! Bu bombardımanın en etkili, en yaygın olanları aile temalı diziler ve evlilik programları. Bu diziler kimi zaman gözlerimizi yaşartacak kadar hüzünlü, bazense komik. Sanki hayat neşeli bir mahallenin, neşeli bir köy kahvesinin ve neşeli bir ailenin, neşeli fertleri etrafında dönen dünyadan ibaret. Bazen de bir ailenin sonbaharda dökülen bir ağacın yaprakları gibi yaprak yaprak dökülüşünü izlerken hüzünleniyoruz ve belki de izlediğimiz “trajediden” olsa gerek ailemize ve hayatımızın sakinliğine şükrediyoruz. Çünkü bu dizilerin hikayeleri bazen bizleri de şükrettirecek tarzda “drama” soslu oluyor! Oysa gerçek dünya bu değil! İçine hapsedilmek istendiğimiz bu yalan hikayeler değil!
Tüm bu bombardımana rağmen ise yüz yüze olduğumuz bir gerçek var. 5 yıldır boşanma oranları yüzde 40 artış gösterdi. Ve evlenme oranları da düştü. İlkokul kitaplarında bize öğretilen adıyla “toplumun en küçük birimi” aile kurumu çöküyor. Yavaş yavaş ve sancılı bir biçimde. Aile kurumunun kendisi bu sistemde sarsılıyor. Temeli çürük olan bina sallanıyor. Sermayenin işçi, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin ve en başta da kadın olmak üzere işçi- emekçilerin köleliğini bir nevi sürdürmekte en etkili sistem aracı aile. Aile içerisinde öğretilen şeyler, boyun eğmenin kendisi bile nesilden nesile aktarılan genetik bir kod gibi. “Ailede ne görürse öyle olur” derler ya çocuklar için… aslında yalan da sayılmaz; kadın kendisine bakacak bir erkek, erkekse hizmette kusur etmeyecek bir kadın arıyor. Bu hizmetin karşılığı ise neyle karşılaşılırsa karşılaşılsın (dayak, aldatma…) katlanmak olabiliyor kadın açısından.
Peki bugün ne oluyor da bu sarsılıyor? sermaye tarafından “ucuz”, sömürülmesi, ezilmesi daha kolay olarak görülen kadının çalışmaya başlaması ve bu oranın artması mı? Keza ekonomik bağımlılık azaldıkça, kadını erkeğe bağlayan bağlar da gevşemeye başlıyor. Sistemin kendisi kendi yıkımını da hazırlar! Mezar kazıcılarını üretir. Ve bu mezar kazıcılarını başında da kadın emekçiler ve işçiler geliyor! Fakat Türkiye’de bu oranın artmasının nedeni kadınların daha fazla üretime katılması değil. Tersine son 7 yılda bu oran epey bir düşmüş. Fakat toplumsal dokuda çok ciddi değişimler olduğu kesin. R.T. Erdoğan’ın “3 çocuk yapın” çığlığı ise bu durumun sistemin bekası açısından nasıl da kritik bir noktaya ulaştığını gösteriyor.
[Alınteri'nin Aralık 2010 tarihli sayısından alınmıştır]