Kadının sınırları

“İyi eş”, “iyi anne”, “erkeğin çizdiği sınırlar dışına çıkmayan”, “yoksulluğu mutfakta yönetebilen”, “devlete-millete zeval gelmesin sözünü” düstur edinmiş, eve hapsedilen kadınlar! İnsanın aklına ‘30‘ların Almanyası geliyor

KADIN
Cuma, 17 Aralık 2010 (15 yıl 10 ay önce)

“3 çocuk doğuracağıma, hesapsız alışveriş yapmayacağıma, kocama güzel yemekler hazırlayacağıma, güleryüzlü olacağıma…” şeklinde devam eden yemin eşliğinde yapılan bir nikah töreni yansıdı TV’lere… Görüntüde, salondakiler töreni büyülenmişçesine izliyor, çılgınca alkışlıyorlar… İlle de kadınlar! Burası AKP‘nin elindeki Güngören Belediyesi Nikah Salonu! Yemini ettiren de AKP’li Belediye Başkanı.

İnsan görüntüyü izlerken tarihin bir kesitine gidip geliyor! İçinden; “Tarih tekerrür etmemeli, tarih tekerrür etmemeli!” sözlerini geçirerek, ‘30‘ların Almanyası’na… O dönemi çağrıştıran bir slogan canlanıveriyor kafasında: “Erkek halka, kadın da aileye sahip çıkar”!

Sonra o dönemde yaşananlar hücum ediyor zihnine. Anneliğin Nazi programının temel taşlarından biri olduğunu, evlendikten 5 yıl sonra çocuk sahibi olmayan ailelerin para cezasına çarptırıldığını, 4 ve daha fazla çocuk sahibi olanlarınsa, ödüllendirildiklerini hatırlıyor insan. Tabii aynı zamanda işsizlik oranlarının düşük gösterilmesi için kadınların bir anda üretimin dışına süpürüldüklerini, fakat onların işgücüne yeniden ihtiyaç duyulduğunda (erkek işgücünün sınırlandığı savaş dönemi gibi) ise sigortasız ve güvencesiz koşullarda vahşice sömürüldüklerini…

Bugünün Türkiyesi‘nde Tayyip Erdoğan‘ın başlattığı ve fırsatını bulduğu her yerde “dua” gibi tekrarlayıp durduğu “Üç çocuk yapın!” nakaratının altındaki ideolojik kodları düşünmeden, öylesine söylenmiş sözlermiş gibi izleyebilir miyiz? TV’lere yansıyan o nikah törenini bir belediye başkanının işgüzarlığı olarak yorumlayabilir miyiz?

AKP eliyle vites büyüten neoliberal saldırganlıkta gelinen nokta, doğadan, insana … her şeyin azgınca yağmalanması, sömürülmesi, soğurulmasından oluşan çıplak bir resim gibi duruyor ortada! Tüm bu vahşeti örtecek ideolojik argümanların ne olduğu da giderek açıklık kazanıyor. Siyaset arenasındaki oyuncu, liberallizmle-İslamiyeti aynı potada birleştiren, bu bulamaçtan toplumsal bir model tahayyül eden AKP olunca, o tahayyülün gerçek karşılığının anlaşılması zor olmayacaktır. O nikah andı bile bunun anlaşılması için yeterince veri sunuyor.

“Üç çocuk doğurun!” nakaratı (emri de diyebilirsiniz) işte bu durumda anlam kazanıyor ve bu gerçeğin kodlarını sunuyor: Kapitalist barbarlığın vahşi özüyle dinsel yaşam tarzının, algı ve ölçütlerinin, bir bütün olarak değerler sisteminin içi çe geçtiği bir toplumsal projenin özsel ifadelerinden biridir bu. İnsanın, ailenin ve giderek toplumun bu bütünlüğe göre form kazanacağı; beğenilerden, toplumsal rollere, güdülerden, hazlara, alışkanlıklardan yaşam biçimlerine kadar her şeyin bu bulamaca göre form kazanmasıdır!

“Üç çocuk doğurun!” nakaratı bir nikah töreninde, kadına biçilen rolleri tüm boyutlarıyla deşifre eden bir yemine dönüşüyor: “İyi eş”, “iyi anne”, “erkeğin çizdiği sınırlar dışına çıkmayan”, “yoksulluğu mutfakta yönetebilen”, “devlete-millete zeval gelmesin" sözünü düstur edinmiş, eve hapsedilen kadınlar! Ne yazık ki bu yemini en hararetli halleriyle yine kadınlar alkışlıyor. Tıpkı, Hitler’in en hararetli taraftarlarının kadınlardan oluşması gibi…

Kadın sorununu “türbanlayan” AKP, en başta -ve ne yazık ki- kadınları sürüklüyor. “Türban yasak olmazsa eğitim de yaparız, işe de gireriz, toplumsal yaşamın her alanında söz hakkımız da olur” gibi çarpık bir bilinçle politize edilen bu kadınlar, bu yeminde saklı anlamları düşünür mü bilemeyiz. Ancak AKP’nin kadın sorununu kesen her konuyu türbanlamasının altındaki çıplak gerçeği görmek için her kadının bu yemin üzerinde döne döne düşünmesi ve geleceği kesecek bu projeye karşı mücadele etmesinin bir zorunluluk olduğunu biliyoruz. Gelinen noktada kadın sorununun yeni boyutlar kazandığını da.

“Kadınla erkek eşit değildir” diyen Tayyip Hükümeti döneminde (son 7 yılda) kadın cinayetlerinde, yüzde 1400 oranında artış oldu. Her gün 3 kadın öldürülüyor. Bu cinayetler gazetelerin üçüncü safalarına, “aşk-namus-kıskançlık cinayeti” haberleri olarak düşüyor. Kadınların üretim içindeki oranları giderek düşüyor. Tüm bu olup bitenler kadın sorunuyla dinsel gericilik arasında giderek dolayımsızlaşan bir ilişki olduğunu göstermiyor mu? Sınıfsal özüyle birlikte kadın sorunu giderek girift bir karakter kazanıyor. Kadına kölelik dışında bir şey sunmayan dinsel gericilik, kadının gerçek sorunları temelinde bilinçlenmesiyle aşılabilir. Ama iş işten daha fazla geçmeden…

[Alınteri'nin Aralık 2010 tarihli sayısından alınmıştır]