Cumartesi, 25 Haziran 2011 (15 yıl 4 ay önce)
Burjuva diktatörlüklere karşı ortaya çıkan halk hareketleri, bölgede neredeyse etkilemedik ülke bırakmadı. Şimdilerde kaynamanın yoğunlaştığı yer Suriye. Yoksulluk ve özgürlük yoksunluğunun tetiklediği isyan, henüz toplumun bütününe yayılmamış olsa da işsiz eğitimli gençlik başta olmak üzere, yoksulluğun kırbacını yiyen ve çoğunlukla geçici/düzensiz olarak, hizmet işlerinde çalışan emekçiler belli başlı kentlerde sokağa çıkıyor.
Çalışma ve yaşam koşullarının biriktirdiği öfke patlayıp alev topuna dönüşüyor. Suriye’de bu yıkıcı öfkenin patlaması, rejimin kanlı bastırma hareketiyle karşılandı. Gerici despotik rejim kitle kıyımı ve devlet terörünün her biçimini devreye sokmuş durumda. Kitle isyanının bastırılması doğrultusunda şiddetin her türlüsünü kullanmakta.
“Halk rejimi yıkmak istiyor”
Bu kendiliğinden kalkışma, doğası gereği “Halk rejimi yıkmak istiyor” şiarında somutlanan bir ufukla sınırlı hareket ediyor. Kitle hareketi kendisini Tunus ve Mısır’dan aldığı ilhamla da “yıkma”ya kodluyor. Hareket içerisinde yoksulluk ve baskının kırbacını yemiş emekçiler Tunus ve Mısır halkının gösterdiği yoldan ilerliyor. Kendiliğinden bilincin sınırlılıkları, bölge üzerindeki nüfuzunu derinleştirmeyi hedefleyen güçlerin manipülasyonuyla da birleşince sınıfsal nedenlere dayanan başkaldırının, sınıfsal bir kurtuluşa ulaşması baskılanmış oluyor.
Gerici Baas rejiminin sendikalarla ilişkisi, onlar üzerindeki tahakkümü Suriye’deki hareketle, Tunus ve Mısır’da yaşananlar arasında belli farklılıklar yaratıyor. Bu özgünlükten kaynaklı işçi sınıfının ana gövdesi sokağa çıkmaktan alıkonuyor. Öyleki, kendisine “sol” diyenler de “rejimle siyasal diyalog halinde krize son vermeyi” esas almaktalar.
Kitle isyanıyla taşların yerinden oynadığı Suriye’de, dalganın üzerine binmeye çalışan ABD-AB emperyalistleri Baas rejiminin uluslararası sisteme entegrasyonunu hızlandırıp bölgenin kontrolünü ellerinde toplamaya oynuyor. Emperyalist-kapitalizmin savaş konsepti içerisinde (Irak müdahalesi, 11 Eylül sonrası) yıkıp yeniden düzenlediği rejimler, sürtünmeli sonuçlar doğurdu. Çatışmalar ve sarsıntılar ardısıra geldi. “Şer ekseni” olarak tanımlanan ulus devletler (İran-Suriye-Kuzey Kore) zayıflatılmak bir yana, emperyalistlerin bölgeye müdahalesinin yarattığı öfkenin anti-amerikancılığı güçlendirmesiyle, bu tanım içine sokulan devletlerin etki alanı genişledi.
“Komşularla sıfır sorun” politikası çöktü
Emperyalistler arası güç mücadelesi ve bölgeyi baştan aşağı kesen serbest sömürü cenneti yaratma sarmalı, kitle isyanının patlattığı Suriye’de inisiyatifi ele geçirme ataklarıyla birleşik yürüyor. Bu konsept içerisinde işbirlikçi Türk devletinin “Osmanlıcılık” oyununda “komşularla sıfır sorun” kartı suya düştü. Türk tekelci burjuvazisinin 1.5 milyar dolarlık yatırımının olduğu Libya’ya NATO’nun harekat başlatmasına karşı çıkma salvosunun boşa düşmesinden, dolayısıyla Erdoğan’ın tükürdüğünü yalamasından da görüldüğü üzere emperyalizme bağımlılık ilişkisinin çizdiği sınır belirleyici olmakta.
Gelinen noktada Türk tekelci burjuvazisinin Suriye’ye yatırımı 2.5 milyar dolar düzeyine ulaşmış durumda. Buna rağmen, Türk devletinin emperyalist-kapitalizmin egemenlik kavgasının ihtiyaçları doğrultusunda Esad’ın gözden çıkarılmasına onay vermeye hazır olduğunun işaretleri verildi.
Kamuoyuna yansıyanlardan çıkan bir başka olgu da, işbirlikçi faşist rejimin sınırlarını zorlayan Kürt sorununun stabilize edilmesinde alacağı uluslararası destek karşılığında Türkiye’nin mevziye sürülmesidir. Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin (GOP) ruhuna uygun biçimde Türkiye’ye taşeron düzeyinde vurucu güç olarak ikinci bir İsrail rolü oynatılmak istenmesidir. Dört parçaya bölünmüş Kürt ulusunun dinamizminin kırılmasıyla birleşik olarak Türkiye’ye biçilen emperyalizmin jandarmalığı rolü daha keskin çizgiler almaya adaydır.
Suriye’de emperyalist-kapitalizmin bölge politikalarının ihtiyaçları temelinde yeni hamlelerin gündeme gelmesi, askeri darbe ya da bir iç savaşın kışkırtılması olasılıkları sürpriz olmayacaktır. Her durumda bu süreç Türkiye’nin kendi etki alanını genişletme çabasıyla birleşik şekillenecektir.
[
Alınteri'nin Haziran 2011 tarihli sayısından alınmıştır]