Kapitalist toplumda burjuva ailenin temeli kadın ve erkeğin karşılıklı çıkarlarıdır
Üç kadın profili… Kuveyt’li kadın politikacı Salwa al Mutairi, ondan “feyz” alan gazeteci müsveddesi Sibel Üresin ve Ulusal Parti’nin desteklediği Balıkesir bağımsız milletvekili adayı Serap Yeşiltuna...
İnsan ikisini de okuduğu zaman sıradan şeyler okuyormuş gibi öyle kolayca geçemiyor -daha da ileri gidersek-, bir kadın olarak okuyunca “Bunlar nasıl kadın olabilir?” tepkisiyle dehşete düşmekten kendini alamıyor. Kapitalizmin çürümüşlüğünü ve insanları da kendisiyle beraber nasıl çürüttüğünü düşününce, çok da şaşırmıyor doğrusu.
Boğaziçi mezunu Serap Yeşiltuna’nın milletvekili olma yolunda “azami bir çaba” gösterirkenki vaadi, “Balıkesir’i PKK’dan kurtarmak, Balıkesir’i Kürt istilasından kurtarmak!” sözleriyle ne demek istiğini açmaya gerek yok. Kendisi kabul etmese de bu tanım faşist, kafatasçı, ırkçı bir söylem. Faşizmden asgari bir demokratlık elbette beklenemez; bizim burada takıldığımız nokta da bu değil zaten.
İkincisi ise savaş esiri ya da tutuklu yabancı kadınların “kocaları” için seks kölesi olarak kullanılmasını ve bunun yasallaştırılmasını öneren Kuveyt’li kadın politikacı. Böylece zina azalır ve tolumsal düzen bozulmaz(mış!!!)
Sibel Üresin ise, başındaki türbanla -bu aslında “Ben dinibütün bir Müslümanım” sinyali-, kadınlara “mutluluğun yollarını!” gösteriyor. Bir erkeğin kadında “arkadaşlık, cinsellik, annelik, evkadınlığı (hizmet davranışları)” aradığını ve bu dört özelliği taşımayan kadınların aldatılmaya mahkum olduğunu, aldatan erkeğin ise gayet haklı bir arayış içerisinde olduğunu ifade ediyor!
Bu yüzden tekeşlilik gibi meselelerle kadınlarımızın kafalarını yormamalarını ve bir erkek için döktükleri/dökecekleri gözyaşlarını “yaradana” dökmelerini salık veriyor. Sibel Üresin, kraldan çok kralcı ve işgüzar tutumuyla, kadının kapitalist sistemde nasıl bir ikiyüzlülükle değerlendirildiğini çok açık anlatıyor. Emek sömürüsü üzerine kurulan kapitalizmde, sömürünün her çeşidi de boy veriyor. Patronun işçi, erkeğin kadın üzerindeki sömürüsüne bir de sistemin en çürümüş tabakasını oluşturan işbirlikçi ideologlarının sosyal, kültürel ve toplumsal olarak işçi sınıfını ve emekçileri de kendi çürümüşlükleriyle lekelemek için ürettikleri pislikler ekleniyor.
Yüzeysel olarak bakıldığı zaman bu üç kadının, politikacı ve kadın olmak dışında çok fazla ortak özellikleri olmadığı sanılabilir. Ama üçünün de çok fazla ortak özelliği var. Üçü de, -biz teoride ne kadar anlatmaya çalışırsak çalışalım asla onların şu söylemleri kadar iyi anlatamayacağımız- çürümüşlüğün, faşizmin ve bundan nasıl beslendiklerinin ete kemiğe bürünmüş hali.
Engels, “Ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni” adlı eserinde, kapitalist toplumda burjuva ailenin temellerini çok güzel açıklar. Burjuva ailenin temeli kadın ve erkeğin karşılıklı çıkarlarıdır. Bu evlilikler, -doğalarından kaynaklı- saf bir sevgiye asla dayanamaz. Çünkü karşılıklı çıkarlar, ilişkinin temel sebebi olmaktan çık(a)maz. Kadının statü, maddi rahatlık, toplumsal konum, iyi yaşam, güvende olmak gibi beklentileri, erkeğin egemenliğini, egemen sınıfın proletarya üzerindeki egemenliğini devam ettirme, aile kurumunu sürdürme ve toplumda sürekli olarak bunu üretme yönündeki çabası, burjuva evliliğin temellerini oluşturur. İşte bu yüzden Engels, gerçek aşkın ve saf sevginin sadece proletarya yani işçi sınıfına ait kadın ve erkekler arasında olabileceğini söyler.
Ve bu yüzden de kadının kurtuluşunun temellerini proleter kadın ve erkekler atar. Bu yüzden bizler “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” demeyiz “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” deriz.
Burjuvazinin egemen olduğu kapitalist toplumda, sermayenin sözcüsü ve temsilcisi hatta kendisi sermaye sahibi kadınlar da, kapitalizmin erkek egemen bir sistem olduğuna yani kendi cinslerinin farklı şekillerde de olsa ezilmişliğine bakmadan bu sistemin sürdürücüsü olurlar. Sınıfsal çıkarları bir cins olarak ezilmişliklerinin önüne geçer. Zenginlik içinde yüzen Arap ülkelerinin prensesleri ve kraliçeleri bunun çarpıcı örnekleridir. Yoksulluk ve sefalet içerisinde debelenen bu ülkelerin petrol zengini krallarının eşlerinin hayatları tam bir tüketim çılgınlığı üzerine kurulmuştur. O derecededir ki, kadın oldukları için yasalar tarafından kullanması engellenen arabalardan 200'ünün sahibi olan bir kraliçe bile vardır. Koskoca bir ömür zenginlik içerisinde ama insana dair her türlü değer, üretim ve güzelliğin, paylaşımın yoksunluğuyla boş olarak geçer. Zenginlik içerisindeki bu kadınlar aslında acınacak durumda bir esirden başka bir şey değillerdir ve esaret üreten bir sistemin devamını, yaşadıkları tüketici ve çürümüş yaşamla sağlarlar. Aynı şey, kadın demeye insanın dilinin varmadığı yukarda adı geçen üç örnek için de fazlasıyla geçerlidir. Ufukları faşizmi herdaim damarında bulunduran kapitalizmin onlara verdiğiyle sınırlıdır ve burada insana dair hiçbir şey barınmamaktadır.
Ezilen sömürülen kadının kurtuluşu emekçi kadınların ve erkeklerin ellerindedir. Eşitlik ve özgürlüğün olduğu bir dünyayı emekçi kadınlar ve erkeklerin elleri kuracaktır.
[Alınteri'nin Haziran 2011 tarihli sayısından alınmıştır]