Ah AB ah!..

“Ulus devlet üstü hegemonya” fantezilerinin balonunu söndürecek 'çözülme' emareleri göstermenin sırası mıydı?..

DÜNYA
Perşembe, 14 Temmuz 2011 (15 yıl 3 ay önce)

Düne kadar, kapitalizmin gücüne ve yeteneklerine iman sahipleri için 'model' bir birlikteliktin.

Kapitalist emperyalizmin doğasından kaynaklanan yapısal kriz senin kapından bile giremezdi. Zaten “sanayi devrimine eşdeğer hatta onu aşan bir yenilenme hamlesi” olarak neoliberal büyük dönüşüm sayesinde bu olasılık, sistemin bütünü açısından da en az 30-40 yıl için ortadan kalkmış, geriye itilmişti. Bırak yeni bir kriz olasılığını, kapitalizmin tarihsel ömrü uzamıştı. Yeni bir krizin patlak verme ihtimali, tıpkı proleter devrim ve sosyalizmin gerçekleşme imkanı gibi uzak ve belirsiz bir geleceğin sorunuydu...

Velhasıl sana -ve aslında neoliberal kapitalizme- duyulan iman o kadar güçlüydü ki, 2007 yazında kriz olasılık olmaktan da çıkıp ABD'de patlak verdiğinde dahi, Bersntein'in ahir zaman takipçileri, hala “kedidir kedi...” havasındaydılar. Neden? Çünkü sen vardın!..

“Bu iş en fazla ABD ile mali sistemi ona çok benzeyen İngiltere'yi biraz sallardı. Ama AB'ye bir şey olmazdı. Çünkü onun hinterlandı genişti...”

Oldu mu şimdi?..

Senin halinle ilgili olarak gazeteler son zamanlarda bak neler yazıyor:

“Euro bölgesi dağılmanın eşiğinde!.. Finans piyasaları uzmanlarına göre bu hâlâ uzak bir ihtimal. Ancak daha önce tabu olan bu konunun artık piyasalarda konuşulmasının krizin derinliğini gösterdiği yorumları yapılıyor...”

“Yunanistan, Portekiz, İrlanda ve İspanya'nın ardından İtalya için de tehlike çanları çalıyor...”

“Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Portekiz'in euroyu terk etmesinin 'trajedi' olabileceğini söyledi...”

“OECD Belçika'yı uyardı...”

“AB İstikrar Paktı tehdit altında! Üye ülkelerin bütçe açıklarının GSYİH'larına oranıyla kamu borçlarının GSYİH’larına oranını belirleyen iki temel kriter, neredeyse bütün üye ülkeler tarafından ziyadesiyle ihlal edilmiş durumda...”

“Almanya tarihinin en yüklü borçlanmasına hazırlanıyor. Fransa’nın açığı GSYH’nin yüzde 7.9’una ulaştı...”

“Merkel 'Euroyu savunmak herkesin ortak görevi' dedi...” Çünkü, "Euro başarısızlığa uğrarsa, Avrupa da başarısızlığa uğrar"dı.

“Ekonomik krizler içinde boğulmak üzere olan Avrupa'ya 'kurtarıcı el' uzandı... Bu sefer 'kurtarıcı' çok uzaklardan, Pasifik ötesinden geliyor. Avrupa ekonomisini kurtararak, yüzyıllar sonra ilk kez küresel güç olmaya soyunan bu ülke Çin...”

Başka bir masalın sonu

Ah AB ah!.. Sebep olduğun tek hayalkırıklığı, ekonomik performansın olsa neyse... Sen siyaseten de yıktın senin üzerine inşa edilen bütün palavraları...

Belirli bir ülkede devrimi örgütlemenin komünistler ve devrimciler açısından her zamanki, ertelenemez, somut yükümlülüklerini yerine getirmekten yan çizmek isteyen bütün kavga kaçakları, “ulus devletlerin artık aşıldığı, sınıf olarak burjuvazinin iktidarının toprağa, yani belirli bir coğrafyaya, yani somut bir ülkeye dayalı olmaktan çıkıp dünyalılaştığı, ulusüstü bir karakter kazanıp bedensizleştiği...” vs. vs. şeklindeki 'iktidarsızlık teorileri'ne seni örnek gösteriyorlardı. Herkesin kendileri gibi her “moda”nın peşine kolayca takılacağını umdukları için, daha doğrusu yeni kuşak devrimci kadroların ML devlet öğretisi ve Leninist emperyalizm tahlili konusundaki cehaletine güvenerek, “Aha da işte AB!..” diyorlardı “ultra emperyalist -pardon- ulusüstü iktidarın günümüzdeki en somut örneği!..”

Lakin çizdigin grafikle sen bu konuda da bir çuval incirin içine ettin!!!

Fantezi meraklısı “akademik solcular”ın 1990'ların ortalarından itibaren her fırsatta sarıldıkları bu ipin çürüklüğünü adeta gözlere soktun.

Bir zamanlar “ulusüstü birlik” modeliydin, şimdi “AB hala birlik mi?” diye soruluyor. “Acaba 10 yıl sonra nasıl bir AB’yi tartışacağız?” spekülasyonları yapılıyor.

Durduk yerde sorulmuyor bu sorular. “AB'yi çekemeyen” fesatlar ya da “ulus devletlerin aşıldığı gerçeğini hala göremeyen” dar görüşlülerin ağzından da çıkmıyor. AB'nin en has savunucuları, bizzat AB yöneticileri dillendiriyorlar bu kaygıları. Alın size bir örnek:

“Kültürel, siyasi, hatta iktisadi bir kurum olarak Avrupa projesinin tehdit altında olduğu fikri giderek güçleniyor gibi görünüyor... Avrupa’ya yönelik daha derin tehdit, kıtanın tam da üstesinden gelmeyi amaçladığı şey: Siyasi birlikte ve ortaklıkta milliyetçilik... dinin geri dönüşüne dair tartışmalar, milliyetçiliğin Avrupa’da tekrar yükseldiği bir dönemde, dikkatlerin yanlış yöne kayması anlamına geliyor” (İngiliz burjuva gazetesi Guardian).

2007'deki “anayasa krizi”, işin içine tehditlerin de girdiği binbir diplomatik atraksiyona başvurularak zor bela çözülmüştü. Ama 2008 sonrası ABD'den başlayarak dünyaya yayılan genel kriz bu imkanı da ortadan kaldırdı.

Zaten, “ulus devletlerin aşıldığı” tezi gibi tekyanlı fantastik kurguya örnek gösterilen AB, “aşılmış”, geride kalmış, uykuya yatmış gibi görünenleri de dahil bütün sınıfsal, siyasal, tarihsel çelişkileri açığa çıkarıp azdıran kriz gibi ciddi bir zorlanmanın testinden daha önce geçmemişti. Ne zaman ki bu sınav somut bir gerçeklik olarak kapıyı çaldı, o çok güvenilen “birlik”in dikişleri de atmaya başladı.

Krize karşı ortak politika belirlemek için 2009'da yapılan Brüksel zirvesi, “öküz öldü, ortaklık bitti”nin ilanı oldu. Almanya Başbakanı Merkel, o zirvede açıkça, "herkes başının çaresine baksın" tehdidini savurdu. Ondan sonra da zaten herkes, krize karşı alınacak ekonomik önlemlerden nükleer enerji politikalarına, Libya ya da Ortadoğu politikalarından salgın hastalıklarla savaş konusuna kadar neredeyse her konuda bildiğini okuma yoluna gitti.

“AB, son beş yılda, kuruluşundan bu yana görülen ‘federal Avrupa’ rüyalarını iyiden iyiye gömdüğü bir süreç yaşadı. ‘Değerler Avrupası’nın, ‘Avrupalılık ruhu’nun giderek gerilemeye geçtiği bir dönem bu... karşımızda, üye ülkelerin dış politika, bütçe ve sosyal politikalarda hassasiyetlerine göre muafiyetler edindiği, zaten tek tek ulus devletler olarak veto haklarını korudukları bir AB var artık...”

Öyle ki, bir virüsle mücadele konusunda bile ortak hareket edemeyen bir “birlik” çıktı ortaya. Fransız burjuva gazetesi Le Figaro, geçen Mayıs sonu Almanya’da ortaya çıkan ve kısa sürede başka ülkelere de sıçrayan EHEC salgınının yol açtığı enfeksiyonları ele alırken şunları yazıyordu:

“...EHEC skandalı, Avrupa’nın birçok konuda görüş birliği içinde olmadığını gösteren bir örnek. Her ülke kendine göre tavır takınıyor. Almanya ölümcül salatalıklar yüzünden İspanya’yı suçluyor. Elbette ulusal bir sorun olan nükleer enerji ve santraller konusunda Berlin tek başına hareket ederek, nükleer enerjiden vazgeçme kararı aldı. Göç konusunda ise İtalya Fransa ile tartışarak, AB kurallarını ihlâl ediyor. Yunanistan’ın borç krizinde çıkan sürtüşme de çabası. AB’nin yöneticileri, (...) muhtelif cephelerdeki çatlakları kapatmaya hiçbir katkıda bulunmadılar...”

AB'nin gerçekte ne ölçüde, nasıl bir “birlik” olduğunu açığa çıkaran ekonomik krizin tetikleyip ağırlaştırdığı siyasal ve sosyal dinamikler de yeni birer dağılma etkeni olarak iş görmeye başladılar. AB genelinde hızla tırmanan ırkçılık bunlara bir örnek.

“...Avrupa’da gözlenenler, yazılanlar, yüksek sesle tartışılanlar, ırkçılığın hızla yükselmekte ve yayılmakta olduğunu, hatta siyaset yapma biçiminin etkin unsurlarından biri haline gelmeye başladığını işaret ediyor. Avrupa'da pekçok göçmen, ırkçılık karşıtı kuruluş ve aklı selime inanan tüm siyasetçiler ve vatandaşlar, 30'lu yılların Avrupa'sını anımsayıp, ürperiyorlar...”

“...ırkçılık ve yabancı düşmanlığı artık Avrupa seçimlerinin önemli bir parçası...Seçmenler korku içinde; işleri, gelirleri, birikimleri, evleri veya çocuklarının geleceği konusunda güvensizler...”

Bu gelecek kaygısı ve güvensizlik, Avrupa halkları içinde AB'ye olan güveni de kemirip tüketiyor:

“...(2009'da yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre -nba) Almanya'da halkın sadece yüzde 35'i 'Daha fazla Avrupa' veya 'Federal bir Avrupa' hedefine destek verdi. Yüzde 30'u 'Avrupa bu haliyle yeterli' dedi, yüzde 28'i 'Daha az Avrupa' istedi, hatta 'Eskiye dönülmesi'ne sıcak baktı. Yani her ulusun, her devletin kendi sınırları içinde yaşamasına. Bir başka deyişle, kabuğuna çekilmesine. Buna karşılık Fransa'da 'Federal Avrupa' fikri, halkın yüzde 46'sından destek buldu, AB'nin bugünkü konumundan öteye gitmemesini savunanlar yüzde 18'de kaldı. Ve nihayet ulus devletlere dönüş yanlıları Almanya'daki orana yaklaştı: Yüzde 26....”



Para (euro) birliğiyle birlikte “birlik”in simgelerinden biri olarak gösterilen Schengen Anlaşması da sağından solundan delinmeye başlandı. AB üyesi ülkeler arasındaki sınırları ortadan kaldıran bu anlaşmayı, güya “AB üyesi” Romanya'nın serbest dolaşım hakkına sahip vatandaşlarını uçaklara doldurup doldurup ülkelerine postalayarak önce Fransa çiğnedi pervasızca. Arkasından yine “göçmen akını” bahanesiyle Fransa ve İtalya birbirlerine girip sınırlarını karşılıklı kapattılar. Sonra Danimarka, Almanya ve İsveç sınırında pasaport kontrollerini yeniden başlatacağını açıkladı.

Teoriden öğrenmeyenin kafasına hayat vurur

Leninist emperyalizm çözümlemesine hala sadık ML'ler için bunların hiçbiri şaşırtıcı gelişmeler değil. Hatta tarihsel bir deja vu hissi uyandırıyor.

Geçen yüzyılın başlarında da Kautsky, bugünkü takipçilerinin fantezilerine benzer, uluslararası tekeller ve emperyalist devletler arasındaki birlik ve kaynaşmalara dayalı “ultra emperyalizm” rüyaları görüyordu. Bugünkü taklitçilerine kıyasla o biraz daha “ihtiyatlı” sayılırdı. “Tekeller arası anlaşma ve birliklere dayalı barışçıl bir emperyalizm ilerde belki mümkün olur” şeklinde bir olasılık havasında gündeme getiriyordu bu oportünist rüyasını.

Lenin, emperyalizmin en karakteristik özelliklerini bir tarafa bırakarak gelişmenin sadece bazı yönleri üzerine inşa edilen onun bu ultra oportünist yaklaşımını, gerek Buharin'in emperyalizm çözümlemesine yazdığı önsözde gerek kendi emperyalizm çözümlemesiyle “Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky” kitabında, döne döne, “kapitalizmin bugünkü evresinin en temel çelişkilerini bütün derinliğiyle ortaya koymak yerine bunları gizlemeye, köreltmeye... varolan çelişkileri bütün derinliğiyle ortaya koymak yerine onlardan kaçmaya, en önemlilerini gözden kaçırmaya... dikkati mevcut çelişkilerin derinliğinden saptırmaya hizmet eden ölü soyutlamalar” olarak yerden yere vurdu.

“Bununla beraber soyut olarak emperyalizm, kapitalizmin yeni bir aşaması, yani ultra emperyalizm aşaması olarak 'düşünülebilir' dense buna itiraz edilebilir mi?” diye sorarak devamını şöyle getirdi: “Hayır. Soyut düzeyde böyle bir aşama düşünülebilir. Bununla beraber, pratikte, gelecekte ortaya çıkabilecek daha az ciddi sorunlar adına günümüzdeki zorlukları inkar eden oportünisttir. Teorik olarak bu, günümüzde karşılaştığımız gelişmelere dayanılacağına, rüyalara dalmaya benzer. Gelişimin, istisnasız tüm işletmeleri ve devletleri içine alacak tek bir dünya tröstünün kurulması yönünde olduğu konusunda şüphe yoktur. Ama bu yöndeki gelişme öylesine stres, tempo, antagonizmalar, çelişkiler ve tepetaklak gelişler -sadece ekonomik değil, fakat aynı zamanda politik, ulusal vs- biçiminde gerçekleşmektedir ki, ulusal finans kapitallerin dünya çapında bir ultra emperyalizm yapısında birleşmesinden önce, emperyalizm kaçınılmaz olarak yok olacak ve kapitalizm kendi karşıtına dönüşecektir” (Buharin'in Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi kitabına önsözden).

Ah AB ah!.. Bersteincı “büyük dönüşüm” çözümlemelerinin neoliberalizmin kriziyle birlikte duvara toslaması yetmezmiş gibi, bugünün gerçekleri ve devrimci görevlerden kaçma bahanesi olarak sarılınan “ulus devlet üstü hegemonya” fantezilerinin balonunu söndürecek 'çözülme' emareleri göstermenin sırası mıydı?..